Juande Vran – Rüya’da gibi

Köstebek soluğu Vran’ın yanında aldı. Vran’ın evinin önüne gelince, kapıyı çalmakta çekindi. Vran ise içeride bira içip kitap okuyordu. Brahms dinliyordu, Bach dinliyordu, Neşet Ertaş dinliyordu ve Bob Marley dinliyordu. Ve tabi ki özel koleksiyonunu da adım adım hazırlıyordu. Köstebek kapıyı üç kez tıklattı. Vran, bunun Köstebek olduğunu hemen anladı. Çünkü üç kere tıklatmak onların bir ara kullandıkları özel şifreydi.

“Geldim, bok adam, geldim” diyerek kapıyı açtı Vran.

Vran’ın yüzünde hiçbir tepki yoktu. Eski dostunu özlediğini saklamayı çok iyi başarmıştı. Tepkisizlik, onun özelliklerinden biriydi. Ve rahatlığı. Ve 6. hissi. Ve kaybetme korkusunun olmaması.

Köstebek, dayanamayıp dostuna sarıldı.

“Vran, dostum, seni nasıl özledim bir bilsen…  Ooo, yine mi içiyorsun Vran?”

“Neden hep heyecanlısın? Sakin olsana azıcık… İçeride Bob Marley çalıyor, senin bu heyecanını görse eminim çok kızardı bize. Hadi geç içeri salak herif.”

“Vran, beni kırıyorsun dostum” diye kedi gibi miyavladı Köstebek.

Vran ise artık dışarıda beklemekten sıkılmış olmalı ki, “Geçecek misin içeri şu .mına koyduğumunun yerinde?” diye bağırdı. Ama tam olarak bağırma sayılmazdı. Onun bağırması bile sakin ve rahattı.

İçeri geçtiler. Ve Köstebek uzun uzun yapacakları işten bahsetti. Vran ise içmeye devam ediyordu. Köstebek, onu dinlemediğini anlayarak susmayı tercih etti. Sonunda. Vran ise “bu işi hallederiz” deyip geçiştirmek istedi.

Kahverengiye çalan siyah renkli bir kapısı vardı Vran’ın. İtalyan model kapısı bir kez daha çaldı.

“Susmayı bilmez misin s.ktiğiminin kapısı?” diye söylendi. Gelen Rüya’ydı. Müthiş giyinmişti Rüya. Ve çok çekici görünüyordu. Vran, kapıyı açarken pişmandı fakat Rüya’yı böyle görünce pişmanlığını unutuverdi. Vran’ın rahatlamaya ihtiyacı vardı. Ve Rüya’da tam bir seksüel obje olarak gözüktü gözüne. Topuklu ayakkabıları kalçalarını ve butlarını ortaya çıkarmaya yetmişti. Kilolu değildi ama kalın bacakları  vardı.

“Eee içeri davet etmeyecek misin böyle güzel bir bayanı?” diyerek, çok seksi bir bakış attı.

Vran’ın bu durum karşısında oldukça sakin olması Rüya’yı sinirlendirmeye yetmişti. Başkası olsa ağzının kenarından salyalar akmaya başlamıştı bile.

“Vay vay vay. Rüya hanım da teşrif etmiş” diye söylenen Köstebek, anlamlı bir bakış attı.

“Ooo Köstebek, yeraltından nasıl çıkabildin?”

“Aynı Rüya, aynı Vran. Sizi yalnız bırakmak istiyorum. Gitmem gerekiyor. “ dedikten sonra Vran’a döndü; “Sende konuştuklarımızı unutma Vran” dedi.

Vran, yine çok sakin bir şekilde kafasını salladı ve onu kapıya kadar geçirdi. Asıl geçirmek istediği ise Rüya’ydı. Vran aklından bunu geçiriyordu. Kapıya kadar değil, sabaha kadar geçirmek. Oldukça odunsu düşüncelere sahipti Vran.

“Sonunda yalnız kalabildik” diye Vran’ı isteyen gözlerle yaklaştı Rüya.

Vran, ona sarılıp kendine çekti. Ve “bu gece çok yorulacaksın” dedi.

Rüya gülümsemekle yetindi. Dile kolay, tam 4 yıldır Vran sevişmiyordu. Ve Rüya bunu az çok tahmin edebiliyordu.

Vran, önce Rüya’nın alt dudağını emmeye başladı. Ardından ateşli şekilde öpüşmeye başladılar. Nefesleri iç içeydi ve Vran resmen çölde kalmış susuz bir gezgin gibiydi. Rüya onun için bir suydu. Elini kalçalarına attı ve Rüya’yı iyice kendine çekti. Yavaş yavaş boynuna indi ve bir yandan da soymaya başladı. Rüya ise uçuyor gibiydi. Vran, Rüya’nın boynuna en sevdiği öpücükten kondurup yavaş yavaş göğüslerine doğru kaydı. Rüya’nın yeterince büyük göğüsleri vardı ve Vran buna bayılırdı. Göğüslerinde çalışmaya başlayan Vran, Rüya’yla birlikte kanepeye doğru bıraktı kendisini. Kanepe, kırmızı ve eski desenlerle kaplı bir kanepeydi.

Rüya da bir yandan Vran’ı soymaya başlamıştı. Yavaşlığı sevmiyordu ikisi de. Ve çok hızlı şekilde sevişiyorlardı. Vran elini iç çamaşırına doğru getirip okşamaya başladı. Rüya’nın inlemeleri başlamıştı. Ve ikisi de birbirini soyduktan sonra bekledikleri an gelmişti. Vran, önce dil ile başladı ve Rüya iyice çıldırmıştı.

“Gel artık salak herif” diyerek Vran’ı kendine çekti Rüya.

Vran ise iyice sertleştikten sonra birden birleştiler. Ve Vran uçuyor gibiydi. Ve Rüya da öyle. İkisi de adeta, yıllardır beklediği bir şeyi yapmışçasına mutluydular. Misyoner pozisyonunda gidip gelmeye başladı Vran. Hızlanmaya ve daha hızlanmaya başladı. Rüya bacaklarını Vran’ın beline doladı. Vran’ı acıtan bir şey vardı.

“Lanet olsun, sanırım ayakkabılarının topukları sırtıma batıyor.”

“Ah, özür dilerim hayatım” diyerek durumu düzeltmeye çalıştı Rüya. Ama gülmeden de yapamadı. Ve Vran’ı sevdiğini bir kez daha anladı.

Vran ise aklına Köstebek ile konuştuklarını getirip geç boşalmasını sağlıyordu. Rüya ise inlemeleriyle ve tırnaklamalarıyla Vran’ı daha da çıldırtıyordu. Kanepenin yanındaki masada ne varsa hepsi aşağıya düşmüştü. Vahşi hayvanlar gibiydi ikisi de.

“Gözlerime bakmasana” dedi Vran. Ona cevap olarak ise Rüya, “Sinirli olmana bayılıyorum” dedi. Çünkü Vran genelde sakindi ve onu sinirli görmek imkansız gibi bir şeydi.

Vran yorulmuştu. Akşamdan beri içiyordu ve pozisyon değiştirip alt tarafa geçti.

Rüya üstüne çıkmıştı ve adeta Vran’ı çıldırtıyordu. Zıplıyor, zıplıyor ve bir daha zıplıyordu. Tıpkı ormanda gezen bir gelincik gibiydi. Ya da kanguru. Tam olarak bilemiyorum, ama bir hayvan olduğu kesindi. Vran bu olağanüstü performans karşısında kendini tutamadı ve nefes nefese söylenmeye başladı:

“Oh Rüya, sanki rüyadayım.”

“Salak herif. Rüya’dasın zaten. Hayatın boyunca göremeyeceğin bir rüyada hem de.”

İkisi de aynı anda boşaldı. Ve Rüya, Vran’ın üstüne uzandı. Vran, yorgun ve mutluydu. Ve artık uyumak istiyordu.

Vran, yıllardır izlediğimiz ve yıllardır okuduğumuz kahramanlar gibi değildi. Hep casusluk, hep savaş, hep plan proje, hep iş içerisinde değildi. Farklı olmak için farklı olmayı istemiyordu. Küfür ediyordu, sevişmeyi seviyordu, içiyordu ve oldukça umursamaz biriydi. Vran, sabah uyanınca Rüya’yı yanında görmemeyi umut ediyordu. Vran’ın Rüya’da en sevdiği özelliği ise yaptıktan sonra pişmanlık duymamasıydı…

Telefon çaldı, arayan yine Köstebek…

bostancıoğlu devran / juande vran denemeleri

Coğrafik bir insanın hikayesi

Rahmetli dedemin mezar taşında “Orsepli” diye yazar. Orsep neresi diye düşünmeye kalkışmayın, buralardan değil. Orsep, Ahıska’da bir köyün adıdır. Biraz genel kültüre ve benim coğrafik insanlığıma inelim, hadi iniyoruz.

Ahıska Türkleri, ya da Meshet Türkleri.. Dede Korkut Kitabı’nda Akesga diye geçer, Gürcüce ise “Yeni Kale” anlamına gelir. Gürcistan’ın Meshetya Bölgesi’nde yaşamış olan halkın adıdır. Önceleri oralar Türklere ve Osmanlı’ya ait olduğu için Ahıska Türkleri gayet mutlu şekilde yaşarmış.

1829′da yapılan Edirne Antlaşması ile Ahıska ve çevresi Ruslara bırakılıyor. Hatta bize Rus Muhaciri bile derler. Hatta bana Rus bile diyen oldu deyip havamı atayım. Neyse, bu SSCB’nin komutanlarından Beriya, Stalin’e mektup yazıyor ve o mektupu onaylıyor Stalin. Gürcistan ve çevresinde yaşayan Ahıska Türklerini göçe zorlamak ve kovmak mektubun ana başlığı. Şimdi burada üstün rusça dilimle detaylara inmeyeyim yani.

Ahıska Türkleri de Erzurum, Kars, Ağrı, Van, Artvin, Ardahan gibi illere ve Kazakistan, Kırgızistan gibi ülkelere göç ediyor. Kalmakta ısrar edenler işkencelere bile maruz kalmış. Ahıska Türkleri’ni sürmelerinin nedeni de kaçakçılık olarak gösterilmiş. Hani, şimdi kaçakçılık yapanları bombalıyor ya devlet, aynı o hesap. Ya gidersiniz, ya ölürsünüz mantığı.

Ahıska Türkleri, öz Türklerdendir. Ve yeni yeni cemiyetleri, dernekleri, kuruluşları kuruluyor. Nüfusu dünyada şu an 630 bin civarıdır. Dini İslam’dır. Ana dili Türkçe’dir. Fakat Azerice’ye oldukça fazla benzer. Hatta ben dedemin falan konuşmasını hatırlıyorum. Azıcık kayıyordu Azerice’ye. Yani şimdilerin Terekeme denilen insanların diline de benziyor. Neyse, Ahıska ve Türkleri hakkında bu kadar bilgi yeter. Zaten ilgisini çeken olursa araştırır bilgilere ulaşır. Üstteki fotoğrafta bayraklarıdır. Filistin bayrağını çağrıştırıyor sanki biraz.

Peki bunlardan bize ne? Bize ne olur mu hiç? Benim dedem Ahıska Türklerindendir. Ve Türkiye’ye göç ediyor. Van veya Ağrı olması lazım, tam hatırlamıyorum. Dedem tam 110 yıl yaşamış koca çınardı. 4 eş filan almış oralara hiç girmeyelim, adamın özeli beyler, karışmayalım. Benim ninem olan Hatice nine, Van’lı Kürt’tür. Dedem Ahıska Türk’üdür. Yani bu öz Türklerden. Babamda İzmir doğumlu, İzmir’de büyümüş. Annem de Muş doğumlu Kürt’tür, İzmir’de büyümüş. Bende İtalyan’ım dermişim. Brezilya dizilerine döndü ama böyle coğrafik bir aileden geliyorum.

Benim olay aslında babamın olayına çok benziyor. Ama işin içine İzmir’de geliyor bende. İzmir’li oluyorum ben. Ama aslında böyle coğrafik bir insanım. Türkiye’yim lan ben. Hatta Meshetya’yım lan ben. Hatta düny…neyse abartmayalım canikom.

Velhasıl-ı kelam; ırklardan bahsedilen bu kritik dönemlerde bunları söylemek istedim. Gördüğümüz gibi işte, hepimiz böyleyiz aslında. İnsan olalım önce, insan.

Daha da velhasıl-ı kelam; şanslı piçin tekiyim ben.

Kısa kısa marjinal düşünceler

  • Merhaba Şakirler, Haydarlar ve niceleri… Bu iki ismin çektiği çileyi kimse çekmemiştir herhalde.  Nerede bir ayıcık, nerede bir yavru köpek, nerede bir oyuncak varsa adı ya Şakir, ya da Haydardır. Çok az ihtimalle Nuri filan da koyuluyor. Cansız varlıklara neden Şakir veya Haydar ismi koyulur ki?  Bir dernek, bir cemaat kuruyorum: “Ayıcıklara ve Hayvanlara Şakir ile Haydar İsmi Konulmasın”
  • Açlık Oyunları’nın filmi olursa  soundtrack’ı kesinlikle “Üşür Ölüm Bile” olmalı… Neden mi? Baksana sözlere:Bir ormanda tutup onu bağladılar ağaca ,yumdu sanki gözlerini uyur gibi usulca..” Katniss, bebeğim, sana gelsin bu şarkı.
  • Tamam, adam gazeteci yazar filan ama “Oral Çalışlar” ismi de çok kötü be abi. Oral çalışılır gibi…
  • Nezih Ünen’in Anadolu’nun Kayıp Şarkıları albümünde ki bazı şarkılar var ya, onlar işte, çok Anadolu kokuyor. Şarkı koklayan adamı deli sanıp dışladılar…
  • Şimdi, ben yeni geldim ya Üsküdar’a filan… Esnaflar filan soruyor. Nerelisin? “İzmir’liyim” diyorum. Ve sonra otomatik olarak “İzmir’in kavakları heeaağ” diyorlar. Ben de “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” diyorum. Böyle alakasız konuşmalarla sevdim işte seni İstanbul…
  • İETT otobüslerinde Michael Jackson’un olduğunu düşünün. Herkes tutunuyor, düşmemek için. “Lan sen niye tutunmuyon piç?” diyorum… “Ben tutunmadan böyle eğilip durabiliyorum oğlum, hadi şimdi veni vici vokke lan!” diyor Maykıl ve o meşhur duruşunu yapıyor.
  •  Orospular açıklama yapmış: “Politikacıların bizim çocuklarımız olmadıkları konusunda ısrarcıyız.”
  • İzmir’de polislerden dayak yiyen kadın daha çok ceza almış… Ulan sen kimsin de, kahraman polislerimizden dayak yersin, al sana cezaaaaaa! Al sana, al sana.
  • Merhaba Nalan bu sen misin, yoksa arkandaki baban mı? Babansa, söyle, kaçayım amına koyim. Boktan yere dayak yemeyelim, vermeden uğraştırıyorsun zaten.
  • Beyler sanata bakın, lütfen, göte bakmayın.

İnadına siyah kulaklık: iBuNeBencillik

Okuyanlar az çok bilir, ama öküz gibi yaşayanlar için açıklamaya gerek var. Subliminal mesaj ve Sembolizm diye bir şey var bu hayatta. ABD’nin ve Masonların günümüzde kullandığı en özel silahlardan birisidir. Yabancı filmler, çizgi filmler, şarkılar, şarkıcılar, TV’ler, gazeteler, medyalar ve reklamlar…

Biz tasarımcıların bilmesi gereken bir teknik vardır reklam işinde. Viral Reklam diye bir şey. Aslında başka bir video ama ürünün reklamını yapıyorsun bilinçaltından. İşte bu da tam ona benzer bir şey. Önce Apple’den girelim konuya…

Apple, bizim Steve amcamızın dünyaya bir armağanı değil mi? Tam bir fenomen oldu teknoloji dünyasında. Farklı olmak isteyen, kendini farklı kılmak isteyen herkes Apple sahibi olmak istedi. Apple, “kaliteliyiz, pahalıyız” mantığıyla ürünlerini iki katı fiyatına satıyor. Bunu beğenerek alan vardır, ona söz yok. Ama sırf özentilik için alıp, reklam yapmak isteyen insanlar vardır, onlara sinir olurum.

Peki, Apple neden çoğu ürünün ismini “iPhone, iPad, iMac, iWork…” gibi yapar? Amaç tekleştirmek ve bencilleştirmektir. Gizli gizli, yavaş yavaş yapılan bir olaydır bu. Şimdi ayFonlarını güle güle kullanan bilinçsiz gençler için hayal dünyasında yaşıyor olabilirim ama hayat sandığınız kadar dokunmatik değil, her şey bir düzen içerisinde yürütülüyor ve sizler de para verip hizmet ediyorsunuz. Kıytırık bir kronometre bile parayla değil mi AppStore’de?

İllüminati diye bir örgüt var ve araştıranlar iyi bilir. Irkçılık, milliyetçilik, tekleştirme, bencilleştirme ve eşcinsellik planlarıyla yavaş yavaş insanları birbirlerinden koparmaya başlar. Apple, bu şekilde destek veriyor. “Benim telefonum: iPhone”, “Benim bilgisayarım: iMac”, benim, benim, benim… Tabi bu Apple için geçerli değil sadece, bir sonraki adıma geçelim:

MyNet, Myspace, Radio Mydonose, MyAol, MyFm, YouTube ve diğer sosyal siteleri… Bir sürü var, bir sürü.” E ama bunlar paylaşım siteleri, ne alaka tekleştirmekle?” diyen öküzler duydum. Onlara not-for-sheeples blogunun sahibi böyle cevap veriyor:

“Egerki Myspace paylasim icin acildiysa, peki o zaman ismi neden “Myspace” (benim yerim)? Ismin aslinda “Ourspace” (Bizim yerimiz) olmasi gerekmezmiydi? Olamaz, cünkü bunlari planlayanlar bencilligin ön plana cikmasi icin ugrasiyorlar. Buna bagli olarak, sitenin gösterilen amaci (paylasim) ile kendisine koyulan isim (paylasmayin) bir anlasmazliga yol aciyor ve birbirlerini iptal ediyorlar. Sonucta birsey olmuyor. Yani paylasimda olmuyor. Bugün Myspace te kayitli milyonlarca kullanici asla “gercek” bir dostluk ve paylasim olusturmamakta. Hepsi sadece yalandan bir siber alem olarak kalmakta ve insanlar arasinda sadece mantiksiz bir halat cekme yarisi olusturmakta.”

Haklı değil mi? Facebook, Youtube gibi bu tür siteleri 20 yaşındaki genç biri açtı ve öyle devam mı etti? Hadi canım… Medya tarafından yönetilen dünyada, gizli şeyleri ortaya döken bu sitelere izin verirler mi sence? Bunları onlar istiyorlar, çünkü bu tür siteler de subliminal mesajlara yardımcı olur.

Peki bu adamlar niye bunlarla uğraşır? Çünkü bu adamlar birlik ve beraberliği sevmez. Ve birlik beraberliğin bozulması için tekleştirme, bencilleştirme gereklidir. Sen karşıt ideolojinden bir kişiyi mi daha çabuk kandırırsın, yoksa birlik ve beraberlik içinde olan bir halkı mı? Cevap basit değil mi?

Benim, Apple ile bir sorunum yok. Onların da benimle yok. Zaten tanışmıyoruz. Ama böyle sırf hava için kullanan tiplere de bunları hatırlatmayı borç bildim.

Bilinçaltı mesajı nasıl veriyor o zaman? Nerede beyaz kulaklık görsek, iPhone, iPad geliyor aklımıza değil mi? İşte olay bu. Binlerce bilinçaltı mesajlar var, sizi paylaşmamaya itecek gibi.

Ve televizyonlar…

Burada bas bas TV karşısında boşa zamanınızı kaybetmeyin diyorum ama dinleyen yok belli. Ama TV’leri sevmiyoruz, TV kanallarını yok etmek istiyoruz ve TV’lerin .mına koyuyoruz. Bütün gazeteler, kanallar ve yayınlar işbirlikçi ve yalaka. Gidin kitap okuyun, gidin bir şeyler araştırın, gidin sevişin ama s.ktiğim TV’sini izlemeyin artık. Acun’u ve sizin beyninizi “eğlence” haline getiren programlarını izlemeyin.

Taptığınız liderlerin itaat ettiği tek nokta var. Ahmedinejad ne adam ama değil mi? Yürekli! Ya siktir git. İyi araştırın. Ya da bizim başbakanımız herkese kafa tutuyor, ne kadar yürekli değil mi? Show ulan bunlar show. Masonlarla, mason örgütleriyle ve neredeyse bütün ABD’yle işbirliği içerisinde sizin oy verdiğiniz başbakan… Ben burada bu konulara ve İllüminati’nin derinlerine inmeyeceğim. Birkaç site var zaten, bunlarla ilgili bilgi deposu olan. İnanmak zorunda değiliz bunlara ama hiç mantıksız gelmiyor değil mi?

*Başlık: "Ay bu ne bencillik"

 

Ne derlerse desinler, ben deli değilim

Dar sokaklardan geçmeyi oldum olası sevmişimdir. Issız ve gizemliydi bana göre dar sokaklar. Ve insanlar gibiydi hepsi, dar ama bitmek bilmeyen.

Ve herkes pencereden kafasını sokup bana bir şeyler söylüyor. Bana herkes bir şeyler söylüyor.

“Sen seveceğin kadar sevdin, bundan sonra eğlenmek için bakıyorsun etrafına” dediler bana. Bende “günaydın, başım ağrıyor” dedim.

Ve “kaybetme korkun, kaybetme kaygın hiç yok mu senin” dediler bana. Bende “korkusuz değilim elbette” dedim.

Hatta “sen de adam mısın be” diyen bile oldu. Bende “müsaadenle olurum” dedim.

Bir keresinde “beni de onun gibi sever misin” diyen oldu. Oysa ki “hiç sevişmedik seninle” dedim. İnsanlar sevişmeden tanınamaz.

Bir rivayete göre “what the fucking is going on” bile diyen olmuş bana. Bende “gel hele, bir çay içek” demişim.

Hele çoğu “sen sevginin yanından bile geçmiyorsun, ‘o’ büyük olmuş ne yazar” diyor. “Olur mu, iş görürüz” diyorum.

Ve dar sokaklar gibiydi insanların dar beyinleri.
Ben küçükken, annemi seven bir adam vardı. Babam o adamla kavga etmişti. Ben sevginin yanında değildim, babamın yanındaydım.

İşte bazen sevginin yanında olamazsın. Bazen sevginin tam karşısında olursun.

Şimdi çürüyen sevginizi alın, sessizce gidin.

Yine

Yine ambulans sesleri
ve ben aç yatıyorum yine.

Aç yattığım zamanlar,
rüya bile göremiyorum anne.

Yine ayak sesleri
ve yine uykudan uyanıyorum anne.

bostancıoğlu devran

Herkes gidiyor, ben ve odam izliyoruz

Herkes gidiyor ve ben arkalarından öylece bakakalıyorum. O da gitti, sen de gideceksin ve bir sonraki de… Artık gitmeler beni sağlamlaştırıyor. Ve ben tek başıma daha güçlü olmayı biliyorum.

Herkes gidiyor ve ben arkalarından artık bakmak istemiyorum. Önce ben gidiyorum… Tekerine sıçtığım otobüsü değil de, önce ben gidiyorum.

Ve boş odama geçiyorum. Işıkları açmıyorum. Önce damacana su şişesine ayağımı vurup acıtıyorum. Ama acısını hissetmiyorum. Acılar benim arkadaşım ve arabesk oluyorum birden.

Ben ve odam… Geriye kalan tek şey.  Herkes gidiyor ve odam benim üzerime kapanıyor. Kimse bana bir şey diyemiyor ve bir şey yapamıyor. Zaten kimse de yok etrafımda.

Odamdan çekip gidesim var uzaklara, mesela yan odaya. Zaten gitme diyen de yok ardımda.

Belki, şu karanlık gecelerden sıyrılıp birileri, gitme diyebilseydi… İşte şimdi bende gitmemiş olacaktım.

Herkes gidiyor ve artık bende gidiyorum. Ve odam kendi yalnızlığında bomboş oluyor yine.

Ve yerdeki dergiler, tarihi geçmiş yiyecekler ve gazeteler.

Şimdi odam da geliyor peşimden ve gitme diyemiyor. Onun da dudaklarından –yani penceresinden- bir çift söz dökülüyor, ışıksız bir şekilde: “Herkes gidiyor…”

bostancıoğlu devran

“Gurur duyuyorum”

“Elemanın tekinin arabasında şöyle bir slogan gördüm;

“Amerikan olmaktan gurur duyuyorum.”

Ve düşündüm ki; “Bu ne demek lan şimdi!?” Amerikan olmaktan gurur duyuyorum. Gördüğünüz gibi, ulusal gurur konusunu hiç anlayamadım. Etnik gururu hiç anlayamadım. Çünkü ben İrlandalıyım ve büyük ebeveynlerimin dördü de İrlanda’da doğduğundan, tam İrlandalıyım. Küçükken Aziz Patrick Günü şenliklerine gittiğimde “İrlandalı olmaktan gurur duyuyorum” yazılı rozetler görürdüm ve bir türlü anlayamazdım, çünkü biliyordum ki aynı adamlar Kolomb Günü’nde “İtalyan olmaktan gurur duyuyorum” rozeti satıyorlardı. Ardından siyahi gururu ya da Porto Rikolu gururu geldi. Bu yüzden ulusal ya da etnik gururu hiç anlayamadım. Çünkü bana göre gurur kendi başına bir şeye ulaşarak ya da başararak kazanılan bir şeydir. “Kazara doğarak” gerçekleşen bir şey değil. İrlandalı olmak. İrlandalı olmak bir “yetenek” değil ki! Sadece boktan bir genetik kaza! “Boyumun 1.80 olmasından gurur duyuyorum” demezsiniz ki. “Kalın bağırsak kanserine yakalanma riskimin yüksek olmasından gurur duyuyorum.” Öyleyse ne sikime İrlandalı, Amerikalı İtalyan ya da diğerlerinden olmaktan gurur duyasın? Ha, bundan mutluysan, ona tamam. Bunu söyle. Arabana “Amerikan olmaktan mutluyum” diye yazdır. Mutlu ol. Gurur duyma. Bu gereksiz bir gurur. Çöküşten önce gurur vardır. Bunu asla unutmayın.”

George Carlin

Haftanın özeti #70

  • Haftanın filmi: İyi Kötü ve Çirkin, Sergio Leone
  • Haftanın kitabı: Açlık Oyunları, Suzanne Collins
  • Haftanın en beğenilen yazısı: Akbille, otostopla, şimdilik İstanbul
  • Haftanın şarkısı: Hep yaşın 19, MFÖ
  • Haftanın blogu: http://fakfukfon.wordpress.com
  • Haftanın sözü: “Elimdeki bira ve buz tutmuş hüzünlerim bile, insanlardan daha değerliydi. Toplumu sevmezdim, çünkü sevilecek hiçbir yanları yoktu, menfaat uğruna domalmış kitlelerdi. Kaçık ve saldırganlar arasında yaşıyorduk, derin bir uykudaydık.” Charles Bukowski
  • Ve bir de geçmişe dair yazılara başladım: Ben henüz masumken...
  • 70.özeti yazıyoruz, vay be.
  • Umursamazlığım ve rahatlığım neden başkalarını sinir eder ki… Gerçekten plan yapmaya üşeniyorum.
  • Yazdığım uzun yazılara, “off çok uzun bu ya” deyip okumayanlara söyleyeyim. Sıkıcı değiller, gerçekten, basit yazılar çünkü. Ben bir Gorki, bir Dostoyevski değilim piçler.
  • Bir de bazı sevgili tipleri vardır, “deme aşkım piç deme, deme öyle” diyen tipler. Ya bi s.ktir git.
  • Rize Üniversitesinin adı Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olacakmış. Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi de, sadece Abdullah Gül üniversitesi olacakmış. Üniversiteyi de kaldırmak istemişler ama izin çıkmamış büyük ihtimal…
  • Vurularak öldürülen Musa Anter’in kitapları toplatılacakmış. Bunu da tarihe not düşelim. 50 yıl öncesine bizi geri döndürdüğünüz için sağ olun  var olun. Kaos ortamına hoş geldiniz.
  • Ve şimdi hiçbir şey düşünemeyen insanlar: “Offf yine siyasetten bahsetmiş yha” diyecek. Oysa ki bunun adı siyaset değil, bunun adı vicdandır. Vicdanlarınız susmayı kabul ediyorsa, diyecek pek bir şey yok.
  • Galatasaray’ın serisi de sona erdi. Ama iyi oldu, nazar değecekti yoksa. En azından mağlubiyet yok 10 haftadır.
  • Mart ayına da pek bir şey kalmadı. Hayır, kediler için söylemiyorum, blogun 3.yılına yaklaşıyoruz da.
  • Yazdığım yazılar yüzünden pek okur kaybediyor muşum, niye az dikkat etmiyormuşum… Ya neyse, ben artık küfür etmek istemiyorum. Ben, günlük 600 okurlardan 200′lere düştüm, ve çizgime devam ettim. Bizi satılmış medya mı sandınız la bebeler?
  • O değil de, 1 ay içinde bir katliam daha olacak. Ve bu sefer haber yapan özgür basın kalmayacak. Kimse bilmeyecek, ya da teröristler öldürüldü denilecek, ve satılmış medya(Milliyet,Hürriyet,NTV,CNNTürk,Habertürk,Sabah) da ballandıra ballandıra yazacak.
  • O değil de ABD’den bir partide başkan adayı olan adam “Türkiye’de İslamcı Teröristler var” dedi, ardından başkanlıktan çekildi. DOKUNAN YANAAAAAĞĞĞRR!
  • “Aslında o işler, öyle işlemiyo işte gardaş” diyen adamlara da dalasım var. İnsanlar öldürülüyor lan, işine sokturtma mal herif.
  • Grafikerler.net’te böyle havasından geçilmeyen tipler var. Ve onların etraflarında ki yalakalar. Hepsi birbirinin götünü yalıyor. Biraz doğruyu konuşan birini görsünler dışlıyorlar ve ne yaparsan yap beğenmiyorlar. Toplumun becerdiği insanlar…
  • Aklından Bir Sayı Tut kitabının sonunda “Tuttun mu? Haa şimdi bırak” diyor.
  • Herkes mutlu ama kimse mutlu değil.
  • Evime yakın bir yerde pilavcı buldum. Adamlar kıyak, güzel insanlar. Hem karnımı doyuruyorum, hem güzel muhabbetler geçiyor. Pilava ketçap sıkılmaz ama ya.
  • Bisiklet alıp İstanbul’u gezeceğim. Ama henüz işleri yoluna koyamadım. İşleri yoluna koyunca, sıra size gelecek hahahahaha. Erol Taş gibi adamım vallahi.
  • Ve Üsküdar’da gezmeyi seviyorum. Kuzenimle gezerken, önden gelen bir abi telefonla konuşuyor ama dalmış… Bağıra bağıra şarkı söylüyor, “de haloooo” diye bağırıyor. Sesi Şivan Perwer sesi. Dur dedim, dur. O kızdım sandı, çok mahçup oldu. Çünkü böyle insanlarda alçak gönüllülük en büyük özelliktir. Dedim kızmadım, sesin harika, Şivan gibi dedim. Estağfurulla dedi utandı gitti. Ama epey güldük yahu.
  • Becks, sanki daha güzel. Ama Miller daha hafif geliyor. Ve yazarken Becks daha iyi sanki.
  • Kulağı serçe parmakla titreterek kaşıma bize özgü bir şey bence. Tadına bakan bir amca gördüm…
  • Akıllı kadın, erkeğinin dediğini yapandır. Aptal kadın ise, başkalarının dediğini yapıp mutsuz olandır.

Ben henüz masumken…

İlkokul zamanlarıydı. Yaşım 12 olabilir, ya da 13. Tam olarak her şeyi yeni keşfettiğim zamanlardı. İlk romanımı, ilk 31 çekişimi (masumdum ve henüz ele gelmeyen bir şeydi) ve ilk kez bir kızı hissedişimi çok iyi hatırlıyorum. İşte tam o zamanlardı. Bob Marley’i henüz bilmiyorum ve kitap okumayı da henüz sevmiyordum.

Kız mevzularını henüz tam anlamıyla bilmiyorum. Saçlarımı dikmiyorum ve sakallarım çıksın diye sürekli tıraş bıçağını yüzüme sürmüyorum. Ama iş bu ya, bir kızın benden hoşlandığını anlar gibi oldum. Kendi kendime böyle bir şeyin olmayacağını, bizim daha çocuk olduğumuzu söyledim.

Ama en yakın arkadaşlarımdan birisi bana, benim hislerimi doğrular nitelikte o kızı işaret etti. Başta bir şey anlamamıştım ve henüz hoşlanmak nasıl olur bilmiyordum. Derslerde ve teneffüslerde pek varlık gösteremeyen kız, her İş Eğitimi derslerinde yanıma gelirdi. İş Eğitimi derslerini bilirsiniz. Rahatsınızdır ve herkes birbirinin yanına gidip bir şeylerle uğraşır. Bu arada kızın adı Yonca’ydı.
Güzel kızdı, beyaz tenliydi ve eteğini kaldırmaya meraklı bir tipti. Yine bir İş Eğitimi dersindeydik. Ve işi eğitiyorduk. Yıllarca bazı derslerin adlarının anlamsız olduğunu düşünmüşümdür. İş Eğitimi ama neyin işini eğitiyoruz? Ya da iş eğitilir miydi, merak konusu bunlar hep.

Yonca’yı görmezlikten gelmem onu çıldırtıyor olmalıydı ki, sinirlendiğini anlıyordum. Ama ben görmezlikten gelmeyi bile bilmiyordum. Utanıyordum sadece. Ve tombul yanaklarım vardı o zamanlar. Kızarıyordum. Ama o çok rahattı ve bir keresinde elini elime attı. Ben geri çekilip işimi eğitmeye devam ettim. Sonra yanımdan gitmişti. Sanırım artık benden hoşlanmıyordu. Sarışın, şimdilerin Kıvanç Tatlıtuğ’unu çağrıştıran arkadaşımdan hoşlanır diye düşünüyordum. İlkokul yıllarımda o arkadaşımın karizmasına hep hasta kalmış ve her sabah saçlarını nasıl diktiğini merak ederdim. Benim için üşengeçlik değildi bu, sadece her sabah zor gelirdi.
Yonca, o arkadaşımdan hoşlanmış olabilirdi ama bunu belli etmedi. Ve yine bir İş Eğitimi dersinde birden önümde bayılıverdi. Onunla konuşmazdım. Onu istemediğimden değil, utandığımdan. Ben sevmek nedir bilmiyordum, hoşlanmak ve bir yerlere çıkmak. Bunlar bana uzak kelimelerdi. Biz teneffüslerde sürekli futbol maçı yapan çocuklardandık. Sınıfın kızına asılmak falan aklımızın ucundan geçmezdi oğlum. Delikanlı çocuktuk sonuçta. Belki futbol topumuz yoktu ama kutu kola şişelerini top haline getirir yinede oynardık.

Neyse, bayıldı demiştim değil mi? Ben gerçek sanmıştım. Oysaki numara yapıyormuş. Benim, onu kurtarmamı ve kucağıma almamı istemişti büyük ihtimal. Ama ben hem kısa boylu hem de güçsüzdüm. Onu kaldıramazdım. Herkes başına üşüşürken ben uzaktan öylece seyretmiştim. Fazla film izlemiş olmalıydı Yonca. Ve fazla meraklı. Onu kaldırdılar ve kendine geldikten sonra herkes yerine geçmişti. Ben hala utanırdım, onun yüzüne pek bakmazdım. Ama o rahattı ve benimle hep dalga geçerdi. Laf söyleyememek o kadar kötü bir duyguydu ki, o hep taşak geçer ben ise hep susardım. O olaydan sonra beni düşünmediğini biliyordum. Ama içinde beni baştan çıkaramadığı için bir ukde kalmıştı ki, defterine adımı yazarken görmüşler. Ben ise “yok lan benim adım değildir o, Devrim yazmıştır belki” demiştim. Nedense o kıza ısınamıyordum. Gerçi o seneler hiçbir kıza ilgim yoktu. Turnuvaları düşünüyordum, acaba beni de kadroya alacaklar mı diye düşünüyordum.

Yıllar sonra Yonca’yı sosyal bir sitede gördüm. Ne kaçırdığımın farkındaydım, konuşmak istedim. Eski konuları açamadan kibirliğini ve havasını sezdim. Sanki o kız, o kız değildi. Ve o sene turnuvada kadroya da alınmamıştım .mına koyayım. Kapitalist sistemin kurbanı olmuştuk. Güzel oynayanlar değil, güçlü ve büyük olanlar oynuyordu turnuvada. Romanımdan da bahsetmek gerekirse, gezmeye çıkan 4 arkadaşı anlatıyordu. Adı da Dördost’tu. Saçmaydı, 60 sayfaydı. Çünkü 60 sayfalık çizgili defter alabilmiştim.

devran bostancıoğlu

Kısa kısa hormonal düşünceler

  • Yukarıya doğru bacakları kalınlaşan kadınlara bayılıyorum. Benim sınırlarımı zorlayan bir yapıları oluyor. Onlara hayır diyemem. Kalın butlar ve kumral bacaklar…
  • Ve topuklu ayakkabılar.. Ne kadar seksi gösterseler de, seslerinden nefret ediyorum. Kızgın bir ordu üstüme üstüme geliyormuş gibi hissediyorum… Ama topuklu ayakkabıları dışlayamam, çünkü onlar dünyanın en güzel şeylerini -kalçaları- meydana çıkarıyorlar.
  • Ve ben geceleri bir yandan yudumlarken, bir yandan kitabımı okurken, evimin önünden gece saat 3 gibi topuklu ayakkabı giymiş kadınların geçmesi sinirlerimi hoplatıyor… Odam biraz fahişe kokuyor ve sonra tekrar çoraplarım kokuyor.
  • Ve kadınlarda kalçalar her şeyden daha önemlidir… Düşünceleri ve sakin görünümleri umurunda bile olmuyor. Ve kaprisleri de.
  • Elbette zekaları da önemlidir. Mesela ses çıkarmalı ve erkeğini çıldırtmalı… Eylem yapmıyoruz ki, sessiz olsun her şey.
  • Galiba, midemi ekşi hissettiğim anlar, orgazm olmak istediğim anlar. Belki de, ne bileyim ben.
  • Ve sevişirken kısıtlanmamalı insan… Kanatların olmadan uçmayı istemez misin?
  • Siz bunları düşünmezsiniz bilirim… Yok canım, hiç öyle şey olur mu? Elbette hepiniz düşünüyorsunuz, sadece bir kısmımız dile getirir, bir kısmımız dile getiremez.
  • Dile getiremeyen de, dili devreye sokar herhalde. Dil, iyidir iyi.
  • Hayatım boyunca insanlardan kaçmayı planladım. Sahte duygulardan ve üstü kapalı fikirlerden. Ama asla kadınlardan kaçamadım. Ben kadınlara bayılmıyorum, sadece böyle bir şey dünyada var iken, istememek aptallık olur diyorum.
  • Hormonal duygularımızın, diğer duygularımızı yenemediği, galip gelemediği bir zaman var mı?
  • Ben, bazı kadınlar karşısında afallayıp kalıyorum. Bir keresinde iş görüşmesine gitmiştim. Kadın, dominant gözüken seksi kadınlardandı. Ve elimde Bukowski’nin Kadınlar kitabı vardı. “Bu kitabı bende okumuştum” dediğinde ve gözlükleriyle takım elbisesini de göz önünde bulundurduğumda Brazzers’ta ki sekreterler aklıma gelmişti. Ve o işe girmek istemiştim.
  • Güzel olmayıp, keskin bakışlı olanları da güzel. Gözler, her şeyi ifade eder ama bakışlar her şeyi alt üst eder.

İstanbul’da ambulanslar

İstanbul’da dikkatimi çeken başka bir unsur ise; iş çıkışlarında ki ambulans bolluğudur. Her gün, abartısız, her gün 3-4 tane ambulans iş çıkışı saatlerinde hemen dibimizde beliriverir  ve yol ister.

En başta hiç şüphelenmemiştim ve yol tutuyordur insanları deyip geçiveriyordum. Hatta “Allah kurtarır inşallah” diyordum. Ama her gün aynı olayların tekrar yaşanması bana gizli bir firmanın, olağanüstü yöntemiymiş gibi geldi. Bilmiyorum, belki de ben çok şüpheci yaklaşıyorum. Ama durumu şöyle tahmin etmeden duramıyorum:

İstanbul’da iş çıkışı saatleri trafiği herkes bilir. 10 dakikalık yolu 1 saatte, 1 saatlik yolu 3 saatte gidersin. Trafik, İstanbul’da bir beladır. Baş belası adeta. Yani, çok param olsa o trafiği çekmemek için elimden geleni yaparım.

İşte konu burada başlıyor. Çok parası olanlar, yani kaba tabirle koca taşaklı adamlar, o yolu, o sıkıntıyı çekmemek için bu gizli firmalara parayı basıyor, ve sireni açtırıp, 1 saatlik yolu 20 dakikaya indiriveriyor. Nasıl güzel fikir değil mi?

Fazla şüpheci gözüktüm gözünüze, bunu farkettim. Ne bileyim işte, bana öyle geldi.

Bir keresinde içine bakayım dedim. Camından içeri az da olsa görünüyordu ve hiçbir hareketlilik yoktu.

Ve birkaçının ismine takılıverdim. Böyle devlet hastanesi de yok, böyle özel hastane de…

Ki kaldı ki, ambulans tahsis etmek o kadar ucuz ve kolay bir işte değil. Yani bir araştırın, öyle her özel hastanenin ambulansı yok.

Olanın da zaten ambulansı parayla gidiyor.

Hayır yani, her gün iş çıkışında olmasa bu olay, hiç takılmazdım vallahi. Gerçekten.

Bir de ambulansın ingilizce ismine takılmadan edemiciiim: Am-bulan-ce. Merhaba ben Ce. Bana ambulanCe derler.

Sevmiyorum Seni

Şimdi benim buzdan bir döşekte
Üç büklüm olmuş zavallı sevdam,
Üşüyorsa ölesiye yalnızlıktan;
Bil ki senin hep böyle güvensiz,
Yaşamdan korkar oluşundan.

İşte bunun için sevmiyorum seni.

Şimdi benim bir han avlusunda
Hiç bitmeyecek umutsuz kavgam,
Soluyorsa başı önde yorgunluktan;
Bil ki senin hep böyle umarsız,
Yarını göze alamayışından.

İşte bunun için sevmiycem seni.

metin altıok
By dvrn Posted in Genel

Adaleti türüttüler

‎”Bir bebekten, bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.”

Rakel Dink

İsmail Türüt diye bir şarkıcı varmış, belki birkaçımız bilir.

O da Serdar Ortaç gibi vatanı koruyormuş.

Onlar olmasa nice olurdu bu ülkenin hali.

Askere gitmemek için çürük raporu çıkartan Serdar Ortaç olmasa ne olurdu bu ülkenin hali?

Ya da sosyal sitelerdeki kahraman evlatlarımız olmasaydı?

Bunları bir kenara bırakalım hadi…

Ne oldu?

Hrant öldürüldü, acımasızca arkasından vuruldu, caddenin ortasına düştü.

Üstü gazetelerle örtüldü. Çocukların görmemesi için.

Vuran kimdi? Bizim yüce adaletimize göre vuran da bir “çocuk”tu.

Türüt diyor ki, iki çocuğun beyni yıkanmış. Yazık, çocuk onlar daha.

Sonra yüce adaletimiz de karar veriyor, “planlı değil, örgütsel değil, kişisel suç, müebbet ceza verdik, diğer adamı da beraat ettirdik, haydi herkes evine” diyor.

Ve şimdi bunu kınamak için, ülkede adaletin doğru işlemesini sağlamak için, yürekli insanlar “hepimiz Hrant’ız” deyince, içeri atılmaktan korkup susan insanlar çıkıp “askerler öldürülünce niye Türk olmuyorsunuz?” diyecek biliyorum.

İşte bende burada diyorum ki, ırk üzerinden konuşmayalım. Herkes insan olmayı becerebilsin önce. Bilmiyorum, belki de bu konulardan anlamıyorum diye böyle düşünüyorum. Ama sevmem böyle şeyi. Bırakın herkes yaşasın. Bırakın kültür zenginliğimiz olsun. Dedim ya, ben bilmiyorum bir şey.

Ama tahmin yapayım bir tane; Yarın bir gün biz “propagandacı” oluruz, ama bu adamlar gazetecileri öldürür kahraman olur.

Emin olun Hrant Dink öldürülmeseydi, bu ülke bölünürdü, buna emin olun(!)

Ülkede adaleti birileri yürütüyor, ama mecazi anlamda.

Ne diyelim dostlar, VATAN SAĞOLSUN!

Bukowski

Blogu az çok okuyan bilir Bukowski hayranlığımı. Bukowski’nin o müthiş belgeseli işte burada. Türkçe altyazı, kendi sesini duyuyorsunuz pis moruğun… Ve röportajda bir cevabı var harika… Aşk nedir sorusuna cevabı:

‎”Aşk, gerçekliğin ilk ışıklarında yok olacak olan bir sistir.”

Röportajın izlenmesi gerekiyor, müthiş karizma, müthiş rahatlık… İşte video burada.

Farelere kıymayın

Bunca yıl dışlanmış tek hayvan faredir herhalde. Eğer denek olarak kullanıldıklarını saymazsak tabi. Fareler, bize göre çok tatlı hayvanlardır. Kedi, köpek, kuş veya geriye kalan tüm sevimli hayvanlardan daha sevimlidir. Ve ayrıca çok yazıklar!

Bir de bunlara ek olarak Sıçan ismini vermezler mi hayvancağıza! Otomatik olarak düşününce, “sıçan bu ya” deyip iğreniliyor. E pezevenk sende sıçansın? Sıçmayan mı var? Neyse, bu konuyu pek irdelemeden fareler hakkında genel özelliklere girelim.

Hızlı kaçarlar ve hızlı ürerler. En güzel özellikleri de sürekli çiftleşmeleri. Neredeyse her yerde varlar, ama onlara hep tuzak kurulur. Fare kapanları ve peynir ile onları tuzağa getirip öldürürler. Yavru kedi ölünce “ay yazık” olur, yavru fare ölünce “oh be kurtulduk pislikten” olur.

Onlar pislik değil, demeyin öyle. Bir hatırlasanıza, Tom ve Jerry’de herkes Jerry’yi severdi. Tom, kapitalist düzene uymak isteyen bir kediydi. Sürekli “kediler fareleri yer” mantığıyla hareket edip onu yakalamaya çalışıyordu. Ama yakalayamıyordu ve Jerry’de ters yatıp ona gülüyordu. Çok tatlıydı, hadi itiraf edin.

Neden öldürülmek isterler? Şimdi efenim, siz fareleri beslemezseniz, o da gelir bizim besinimize ortak olur. Olmalı mı? Tabi ki olmamalı ama aç mı kalsın hayvan? Yavru köpek görünce “ay ne tatlı” olur, yavru fare görünce “ay hilmi öldür şunuuu” olur.

Görünümüne gelirsek, çok tatlılar. Kulakları özellikle müthiş görünüyor. Ve bıyıkları çok karizma.

Denek olarak kullanmayın artık fareleri. Ve sizler de korkmayın onlardan, dışlamayın. Onlar güzeller. Yavru fareleri öldürünce, anne farelerin halini düşün bir de…

Hala okuldan kaçıyorum

Tam 1 ay önce yola çıktığımda da elimde bavulum vardı..

Hava yine soğuktu.. Ve ben yine tek başımaydım..

Tam 1 ay sonra yine elimde bavul, yine yollardaydım..

Az çok okuyan bilir, 1 ay okulda yaşadığımı…

Sabah 6′da yine bavulumla yollardaydım…

İstanbul bana gel diyordu.

Ben şehirlerarası otobüslerde gördüm yalnızlığın soğukluğunu…

Ben yaşadım…ben hissettim..

Hep tektim, geldiğimde bile kimse karşılamadı beni..

Ben alışkınım, dolandırılmış hayatların içinde karşılanmamaya…

Ve beni sizler hep mutlu sandınız.

Ve sizler benim gözyaşlarım yok sandınız.

Yerimde olmak istemezdin, sen de, o da.

Çünkü bende istemezdim, bir daha ki hayatta.

Okulda yaşadım, soğuğu yedim.

Otobüslerde soğuk nefeslerin arasında ısındım.

Yalnızlar şehri İstanbul’da tek başımaydım..

Ve kar yağıyor, romantik değil, üşütüyor.

Ve ben 21 yaşımdayım.

Hala okuldan kaçıyorum; soğuk, öfkeyle yağan yağmurun ıslattığı demirlerin üstünden atlarken.

bostancıoğlu devran

dinlenebilir: http://fizy.com/#s/1ad47y

Haftanın özeti #69

  • Haftanın filmi: Amelie
  • Haftanın şarkısı: Siz yanmayın, Ahmet Kaya
  • Haftanın blogu: http://icmedensarhos.tumblr.com
  • Haftanın sözü: “Benim söylemek için çırpındığım gecelerde siz yoktunuz…” Özdemir Asaf
  • 3 gündür bir şey yazamadım, ev işleriyle uğraştım, bir yazı yazacağım: “21 yaşındayım, hala okuldan kaçıyorum”
  • Bu haftanın blogunun sahibi var ya, o işte güzel şarkı söyler, güzel gitar çalar.
  • Eve çıktım sonunda. Şimdilik odamda, bir yatak, bir kilim, yorgan, battaniye, yastık, 5 litrelik damacana su, bilgisayarım, bir tane sandalye ve olmazsa olmazım kağıt havlu var… Kağıt havlu iyidir iyi…
  • Gardırop, masa alsam yeterli şimdilik.
  • Huriş ve annesi ile Yelit ve annesi sağ olsunlar yardımcı oluyorlar. Bir de Okan ağabey.. Eyvallah…
  • Ha bir de dostlar? Ablalar? Ağabeyler? Akrabalar? Nerede bunlar, yok değ’mi? Olur mu canım, hepsi lafta var, hepsi…
  • Bu Devran’a ailesi yardım etmiyor mu diyen olabilir. Söyleyeyim, elbette yardım ediyorlar, hatta her gün “geri dön” diyorlar, fakat ben yardım istemediğim gibi, geri de dönmeyeceğimi söyledim.
  • Şirkete geldiğimiz belli oldu be… Sitenin yeni tasarımı bu narin ellerimizle oluştu: www.nodeser.com.tr
  • Bu arada Üsküdar’da yaşayacağım. Üsküdar güzel yer, beğendim. Şey bir de, Tayyip başgan da Üsküdar’da oturuyor.
  • Şimdi bir hesaplama yaparsak, kira 250 kayme, bina gideri 10 kayme, elektrik-su 30 kayme, doğal gaz 50 kayme, yol 80 kayme, diğer şeyler(yemek filan) 100 kayme, net bağlarsam o da 50 kayme.. Bakalım kaç yaptı? 400 tl zorunlu verilmesi gereken, 100 tl yemek filan, net gelirse 50 tl, etti mi KIRHH? Devran’ın İstanbul’a gelişinin 1.ayı kutlu olsun.
  • Vay be, 1 ayda iyi başardım sanki. Ev tuttuk, iş bulduk, az eşyam var, düzene girecek sanki.
  • Kuzenimden ayrılınca çok özledim onu yahu… Onun bilgi dolu kafasına hayranım… Bana öyle güzel bir söz söyledi ki, donup kaldım: O otobüse binince aklıma sen geliyorsun, aklımdan çıktığın o birkaç saniyelik aralarda…
  • Bir de onunla beraber “Farelere yapılan haksızlıkları” yazacağız. Yavru kedi görünce “ay ne kadar tatlı”, yavru fare görünce “hilmi öldürür müsün şunu”.. Öyle şey olmaz efendim.
  • Bu hafta Büyük Çamlıca tepesini filan gezdik, güzeldi.
  • Kendimden çok bahsettim, ya bu Galatasaray’ın hali ne olacak? Gelene 4, geçene 5… FB’li bir kızın yorumunu aynen aktarıyorum: “Slk bu Galatasaray yha, offf, hep yeniyo yha”
  • Kırdılar yüreğimi kırdılar azarlarla, sürgünlere yolladılar sabah 5 te yağmurlarda…
  • Kitap kalmadı ya, kitap olaydı iyiydi.
  • Bazen yaptıklarımdan pişman oluyorum. İstediklerimden, beklediklerimden… Seviştikten sonra kendini kötü hisseden ergen kızlar gibi oluyorum…

Bukowski, hep haklı

Charles, haklı çıktığın her anı görünce seni okuduğum için şanslı olduğumu söylüyorum. Seni pis moruk…

“Sadece sıkıcı insanlar sıkılır,
sadece yanlış bayraklar dalgalanır,
size Tanrı olmadıklarını söyleyen insanlar aslında aksini düşünüyor,
düşünürler,
Tanrı başarısızlıkların icadıdır;
tek cehennem bulunduğun yerdir…”

Charles Bukowski, Kaybedenin Önde Gideni kitabından.