Toplum, bizsiz ol!

Bazı insanlar doğuştan yalnız doğar. Kimi dini yüzünden, kimi ırkı yüzünden kimiyse seçimleri yüzünden yalnız kalmaya mahkûmdur. Bende bu insanlardan sadece biriyim. Bizler Jack’in dışlanmışlık hissiyiz.

Toplum, öyle bir yaradır ki, çoğu değerli insanı bu yüzden kaybederiz. Genelde bunun farkına ise yıllar sonra varırız. Toplum, dışlamaya bayılır. Toplum, insanları suçlamaya bayılır. Toplum, çirkindir.

Bizler sırf babamız kızmasın diye onun tuttuğu takımı, onun oy verdiği partiye ve toplumdan dışlanmayalım diye yalan atan insanlar değiliz. Bizler bunun farkındayız, bizler kendi içimizde mutluyuz. Kimse bizim yerimize düşünmüyor, kendimiz düşünüyoruz. Bu yüzden bizleri sevmiyorlar.

Bu ülke, düşünemeyen insanları sever ve sayar.  Biz düşünüyoruz, biz susmuyoruz, biz konuşuyoruz. O yüzden sevilmemeye mahkumuz. Bizler televizyon izleyip, televizyondaki Acun’un programlarına kanıp, mutlu olmaya çalışan gençler değiliz. Bizler herşeyin farkındayız. Toplum, herşeyin farkında olan insanları sevmez.

Bu yüzden bizler yalnız kalmak zorundayız. Bu yüzden bize yaklaşamazlar. Bu yüzden korkaklar, bize dokunmaya korkarlar. ONLAR KORKAK! ONLARA ALDANIP DEĞİŞMEYİN, BİZLER SUSMAYI SEVMEYEN İNSANLARIZ!

Ayrıca hep yalnız kalacağız diye birşey yok. Bir gün bizim gibi biri çıkacak! Ne diyorum sürekli? Tıkanalım, olduğu kadar tıkanalım. Yoksa nefes alamayız. Ve önce hiç olmayı bilelim, daha sonra ne olmak istiyorsak onu oluruz! Bizler toplumun kaldıramadığı insanlarız!

Kitleler bizi çekemediği sürece yalnız kalmaya mahkumuz. Ama sorun yok, insan kendisi gibi yaşayamayacaksa, ölsün daha iyi! Başkalarının ölümlerine sevinenler kendi gözyaşlarında boğulacak, bizler ise herşeyden önce onurumuzu yitirmeyelim.

İstanbul kimse için ağlamıyor…

“Büyütülecek bir şey yok aslında; başkalarının da dediği gibi, geçecek elbet.. Bir şiir yazacağım, birkaç bardak kahve, biraz Türk filmi, biraz arabesk şarkılar.. Hepsi bu.. Çatlayan saksılarımda yeşerecek, vurulan kuşların kanatları.. Seni unutmaya yaklaştıkça bir susamlı şeker atacağım ağzıma. Bir şeker, bir şeker daha. Dilimde eriteceğim sancılarımı. İstanbul kimse için ağlamıyor ve ben hep bu havalarda terk edeceğim yalnızlığı, getirdiğin bütün şehirlerden..”

demiş yazarın birisi… İnternette, yazana dair kesin bilgi yok. Onur Köybaşı diyen olmuş… Emin olmadan ismini yazmak istemedim… Ama çok güzel söylemiş, hakkını vermek lazım…

28 Aralık Uludere Katliamı

29 Aralık 2011 tarihi, AKP hükümetinin bulunduğu dönemde Şırnak Uludere’de 36 sivilin bombalanması üzerine hayatını kaybettiği tarih olarak önemli tarihler arasında yer almıştır. Devlet suçunu kabul etmiştir. Hayatını kaybeden köylüler için çok üzüldüğümü belirtmek isterim. Bunun hesabı verilmesi gerekiyor.

By dvrn Posted in Genel

Juande Vran – Olağan şeyler

“Sigara içmezdin sen?” diyerek şaşkınlığını dile getirdi Rüya.

Vran ise her zamanki sakinliğiyle cevap verdi: “Otobüs beklerken sigara yakarım, yaktığım gibi otobüs gelir, böylelikle beklememiş oluyorum.”

“Hmm zekice dememi bekleme benden, Murphy her zaman haklı çıkmayabiliyor.”

“Seni bunun için çağırmadım”

Bunu söyledikten sonra, ona özgü olan el çırpma hareketini yaptı. Ne kadar salak duruma düştüğünün farkında olmayan Vran, sempatik kahraman olarak ilan edilmişti. Otobüslerle yolculuk yaparak, dikkat çekmek istemeyen Vran o günde her zamanki alışkanlıklarını yerine getirdi. Dökülmeye yüz tutmuş bir evi ve bir ev dolu kitaplığından başka hiçbir şeyi yoktu. Kitaplarından yaptığı koleksiyon ile geleceğe dair planlar yapıyordu. Kulağında ise sürekli Hans Zimmer’in harika müzikleri vardı.

Kadınlar Cemiyeti’nin ona hazırladığı kötü tuzaktan iyi sıyrılmıştı. Otobüs durağına gitmeden önce Rüya’yı arayarak durağa gelmesini söyledi. Otobüs durağında ‘sigara’ muhabbetini konuştuktan sonra eve varmışlardı.

“Bu ne?”

“Hey, sana dokunma iznini kim verdi?”

“Bana küçük bir kızmışım gibi davranma Vran.”

Vran sessiz kaldı.

“Sana bu ne dedim?” diye üsteleyen Rüya’nın cevabı almadan susacağı yoktu. Bunu farkeden Vran sinirli bir şekilde,

“Benim özel koleksiyonum.” dedi.

“Bunlardan sadece benim haberim olacak sanıyordum.” diyen Rüya, üzgün ve şaşkınlık arası bir duruma geldi.

Özel koleksiyonu, Vran’ın bugüne kadar yaptıkları için bir dökümantasyon gibi birşeydi. Senelerini, bu özel koleksiyonu hazırlamak için harcamıştı. Ona göre harcamak değil, bir sanat eseriydi. 10 yaşından beri yanında büyüdüğü hocasına dair izler ve anılar da vardı. Vran, kadınları sadece bir araç olarak görür ve onlara gereken değeri vermezdi. Evinin her yerini süsleyen kitaplar onun en değer verdiği şeylerdi. Rüya ise, ona ve onun yaptıklarına hiçbir zaman kızamayan ve ona aşık olan kadındı. Bilgiliydi ama zeki değildi. Çok kitap okurdu. Kitap okumanın onu zeki yapacağını sanan Rüya’ya gerçeği Vran söylemişti.

“Çok kitap okuyarak zeki olunmadığını bir kez daha gösterdiğin için sağol.”

“Kırıcı olsan da seviyorum seni. Şimdi gitmem gerek, seni çok özleyeceğim.”

“Ya biraz daha kalsana” sözleri Vran’ın alaycı şekilde ağzından dökülüvermişti. Rüya bunun dalga amaçlı olduğunu görse de, buna inanmak istemişti. Vran, yalnız kalıp koleksiyonuna devam etmek için dakikaları sayıyordu.

“Sende beni özle Vran.”

“Ben sadece masum insanları özlerim.”

“Bu ne demek oluyor şimdi?”

Vran yine sessiz kalmayı tercih etti. Ona hiçbir yetişkin insanın günahsız olmadığını anlatmak istedi ama anlamayacağını bildiği için sustu.

“Ben masumum Vran, inanmalısın.”

“Sen mi masumsun? Otobüslerde oluşan kalabalığı bir fırsat bilip, arka kapıdan binip, ‘indiğimde kartı basarım’ deyip basmayan bir kız mı masum?”

Rüya, “Bununla insan günahkâr mı olur?” diyerek kahkaha attı.

“Hayır elbette, ama hiçbirimiz temiz değiliz.”

Rüya, Vran’a öpücük kondurarak gitti. Vran, eski dökülen kapısını kapattıktan sonra yüzünü sildi. Vran, teknolojiye ve modaya ayak uydurmayı sevmezdi. Sensörlü lambalar, sensörlü kapılar ve dokunmatik aletler onun ilgisini çekmiyordu. Tek istediği koleksiyonunu tamamlayıp, insanlara bunu ulaştırmaktı. Yalnız kaldığına çocuklar gibi sevinip, bağıra bağıra şarkı söylemeye başladı. Her seferinde sesinin kötü olduğunu anlar ve susardı. Hemen kitaplarını açtı. Masasını, küçük penceresine vuran ışığa göre ayarladı. Bunu seviyordu…

Rüya ise Vran’ın evde anlattıklarını tekrar tekrar anımsayıp kavramaya çalışıyordu…

juande vran denemeleri

Haftanın özeti #66

  • Haftanın filmi: Babil, A.G Inarritu
  • Haftanın şarkısı: Bahar, Candan Erçetin
  • Haftanın kitabı: Aklından Bir Sayı Tut, John Verdon
  • Haftanın blogu:  http://applesodaa.blogspot.com
  • Haftanın sözü: “Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir.” John Lennon
  • Sonradan pişman olmak istemeyenler plan yaparak yaşarlar. Halbuki, en çok pişman olanlar, yine en çok plan yapanlardır. John Lennon’un da dediği gibi; “Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir.” Sadece yaşayın…
  • Şimdi İstanbul’dayım, yarın başka bir yerde, öbür gün başka bir yerde ve en sonunda İtalya’da… Kim bilir? Hayat sürüklüyor, bende takip ediyorum. Toplumu takip etmekten iyidir.
  • Bence her kitap satana kitapçı denilmez. Ayrıca kitap okumayan ve yazarları tanımayan biri kitap satmasın, limon satsın.
  • Okan Bayülgen, “ulan”a “uleeen” dese de güzel insandır.
  • Başbakan’ın anne-baba kavramlarıyla alıp veremediği ne var merak ediyoruz doğrusu… “Ananı da al git”, “Sen git babana sor” … Yakında “benim babam sizin babanızı döver” derse şaşırmayın, çünkü gerçekten döver.
  • Yakında bomba bir yazı yazacağım, başlığı söyleyeyim, siz tahmin edersiniz: “Ay tesettürün çok seksi!”
  • Neden biz okurlarda “yeni yazar okunur mu ya” düşüncesi mevcuttur, anlamış değilim. E şu an eski olan yazarlar da bir zamanlar yeniydi. Birden eski olamaz ki kimse… Yeni yazarlardan okunulması gereken insanlar var, okunmalı…
  • Bu haftaya dair ortaya bir teori atıyorum: Sadece seks düşünen erkekle, sadece para düşünen kadın aynıdır.
  • Sonra yakınlarda bir yazı daha gelecek… Kariyer, toplum, para ve güç kavramlarından nefret edeceğiz inşallah! Başlığı söyleyeyim, siz gerisini kavrayın: “Kariyer boktan bir icat, biz istemiyoruz!”
  • İlk yarının en başarılı adamı şüphesiz Fatih Terim… Ekibini de unutmamak lazım. Galatasaray gibi fakir ama hiç bir kötü şeyle anılmayan bir takımı tutmak gerçekten gurur verici. Bunu liselilerin söylediği gibi söylemiyorum. Sadece hiç bir kötü kelimeyle anılmaması güzel…
  • Bu arada, Türk kızı, metrobüse bile trip atabilen bir varlıktır; “Slk yha, açılmıyo”..
  • Metrobüs anılarımı okumak isteyen Okan ağabeyime sadece şunu diyeyim yeter; Fordculuğa bugüne kadar karşıydım ama fordçu bir kadın arkamdaydı ve olan oldu. Gidene kadar değdirdi, dizini tabi, şükürler olsun ki sadece dizini değdirebiliyor…
  • Şimdi kadınları daha iyi anlamışsındır diyen ufak beyinler! Siktirin gidin, burada 2 yıl boyunca kadınlara yapılan haksızlıkları yazıp duruyorum. Ben hep anlıyordum, onlar beni anlamıyordu, hala öyle, ama “beni anlamıyorlar” diye ağlamıyorum. Çünkü anlaşılmayı beklemiyorum, sıradanlaşmaktansa anlaşılmak istemem daha iyi.
  • Mesela şununla ilgili bir ara yazı yazmak lazım… Neden her zayıf, abartılı veya değişik bir olayda “Kadın gibi davranma lan” deriz? Daha da ileri gidersek “karı gibisin amk ya” deriz? Bence yanlış, bunu bende yapıyorum ama gerçekten yanlış.
  • Para, kariyer, güç hepsi sizin olsun, bana kitap verin, insanlık verin yeter… E ama hiç bir kız sana bakmaz o zaman? E bakmasın, ben zaten arkalarından bakıyorum… Fedakar olmalı insan, bazen sen bakmalısın…
  • Haftanın özetlerini bekliyoruz, ama taa Salı günü yazıyorsun diyen insan candır. Ama ne yapayım, yeni bir hayata atıldık…
  • Aradıklarım: Bir ev ve bir ev arkadaşı… Ve part-time bir iş, cumartesi-pazar için… Böylelikle hayallerim için daha çabuk para biriktirmiş olurum.
  • Kitapçıları geziyoruz, hiçbirinde Bukowski yok… Bu çok güzel, herkes okumuyor ve bu gerçekten güzel. Facebook ve Twitter bu kadar moda olmasaydı hala Bob Marley’in hastası bir insandım… Hala öyleyim fakat 12 yaşındaki çocuk “No Woman No Cry” diye geziyor… Üstelik anlamını da “kadın yok, ağlamak yok” sanıyor.
  • Bardakta mısır olayını sevmeye başladım, hoşuma gidiyor yemek… Tabi sade bir şekilde…
  • Son olarak, insanlar sosyal sitelerde yazdıklarının ve paylaştıklarının gerçekte tam tersidir. Dini şeyler paylaşan insanları reelde tanıyorum, tanımaz olaydım diyorum..

Android ve güncelleme

Android işletim sistemlerinde Facebook’a erişmek için “Facebook For Android” diye bir uygulama var. Android kullananların pek sevemediği bir uygulama desek doğru olur herhalde. Her kullanıcının yorumlarına bakarak ve kendi düşüncelerimi de katarak Android işletim sistemi geliştirenlerinin güncelleme hakkındaki sorunlarını yazayım:

  • Facebook For Android uygulaması neredeyse 5-6 kez güncellendi. Fakat hala kopyalama sorunu var.
  • Hala “Paylaş” butonu yok.
  • Hala ilk girdiğinde Ana Sayfa’nın gelmesini –abartmadan- “1-2” dakika bekliyorsun.
  • Sürekli arayüz güncelleniyor ama hala donma yapıp kendi kendine kapanıyor. Birden siyah ekran ve telefon titriyor. Kapanmaya zorla, emriniz olur efendim.

Tamam, Android’i çok sever  ve savunurdum, hala da öyle fakat yanlışları da düzeltilmeyince sinirlenirim. Yani her güncelleme sonrası kullanıcıların “yine paylaş butonu yok” demesi onlara garip gelmiyor mu, merak ediyorum doğrusu. Madem kullanıcıyı takmayacaksınız, yorum yapma yeri niye var? Bir dahaki güncelleme sadece arayüzden olmamalı.

Hangimiz istediğimiz hayatı yaşıyoruz ki !?

Buralara gelmeden önce neredeyse her konuştuğum insan “gel hallederiz” modundaydı. Kimseye güvenerek gelmedim tabi. Çünkü birilerine bağımlı kalarak yola çıkarsan, yolun yarısında kalırsın. Bağımlı kaldığın şey, insan olduğu sürece yarı yolda kalırsın.

Tek başıma olmayı ben seçtim. İleride büyük bir adam olursam -sanmıyorum- arkama dönüp baktığımda, şu insan bana gerçekten yardım etti diyebileceğim tek insan yok. Ne kadar garip değil mi?! Oldukça garip. İşimi buldum, ev ve yerleşme sorununu da halledince geriye pek bir şey kalmıyor. Gelişmekten başka tabii.

İnsanların sahte sahte “ne yaptın işine alıştın mı, iyi gidiyor mu” diye soruları da bana samimi gelmiyor. Herkes işine baksın arkadaş. Ben iyi gitmiyor desem bir bok yapamayacağınızı hepimiz biliyoruz. Kimse kimseye şov yapmasın, olur mu? Milletin işi yok, benimle mi uğraşacak? Hayır tabiki. Herkes kendi yolunda. Buraya kadar herşey normal, hayır bir de yardım etmeyeceğini biliyoruz, ne diye nezaketen soruyorsun ki? Ben sevmem öyle şeyleri.

Beni azıcık tanımış olsaydınız, gerçekçiliği ama kötülüğü yeğlerdiğimi bilirdiniz. Yalancı ama iyi, kötü ama gerçekçiden her zaman daha kötüdür. Sorunlar yaşıyorum elbette, mesela çok yoruluyorum sabah 6′da kalktığım için. Ama bunu ben seçtim, isyan etmem, ağlamam.

Ve sonsuza dek yalnız kalacağımı, tek olacağımı da adım gibi biliyorum. Çünkü insanların istekleriyle, benim isteklerim çok farklı. Çünkü ben aradığım huzuru bulmak için yer değiştiriyorum. Oradan oraya atlıyorum, her türlü zorluğa katlanıyorum. Biliyorum hepimizin derdi var, hangimiz istediğimiz hayatı yaşıyoruz ki? O yüzden sızlanmaya gerek yok. Okulun altına yapılmış evde kaldığımı da belirtmekten utanmam. Sonuçta yaşasın okulumuz diye şarkılar söylerdik. Şaka bir yana akrabam, bir işe kalkışmış ve kötü zarara uğramış, bunun sonucunda da İstanbul’da bir ilçede bir okulun altında yaşamaya başlamışlar, akrabamda okulun hademesi olmuş ve bende onlara katılarak onlarla yaşıyorum. (lojman değil)

Zaten onların durumu iyi değil, zaten kalabalıklar ve bir de ben yük olmak istemiyorum. Yükü geçtik, çalıştığım yere çok uzaklar. Bu yüzden eve çıksam güzel olur yada ne bileyim işte. Bir insan tamamen tek kalmışsa güzel günler yakında demektir. Acı yoksa, kazançta yok. Tüm bunlara rağmen yine de gülmeliyim, gülmeliyiz. Şimdi okullu olduk, yaşasın okulumuz…

Evlilik, kazandıktan sonra üzüldüğün tek oyundur.

Hangi oyunu oynarsak oynayalım, sonunda kazanırsak seviniriz. Futbol, basketbol, bilgisayar oyunu, tavla, satranç vs. Ama evlilik diye bir oyun var ki, kazandıktan sonra üzüldüğün tek oyun. Bu benim oluşturduğum bir felsefedir.

Hayatım boyunca sadece bir kere evlenmeyi düşündüm. Yaşın kaç la daha bebe dediniz, duydum. La gardaş, bildiğin gibi değil, yaşım 20, hatta 20 buçuk, evliliği düşündüm işte. Hatta salyalar akıyordu ağzımdan onunla evlenmeyi hayal ettiğim zamanlar. Sonra bir şekilde olmadı ve gözlerim açıldı. Gözlerim açıldı mı diyelim bilmiyorum. O tarzda bir tabir getirin yerine işte.

Evliliğin, düzenli seks olduğunu sadece ben değil artık kadınlar da söylüyor. Evlenip ve mutsuz olan kadınlar, paraya, eşyaya değer vermiyor artık. Ama her kız, evlilik öncesinde gerek yengelerinin gerek ailesinin ve gerekse önceden evlenmiş ablalarının sözleriyle dolduruşa gelip “eşya, ev, araba, para” meraklısı olurlar. Şu notu da düşmeden edemem: Hiçbir akıllı insan dolduruşa gelmez!

Sonra bir şekilde evleniyor insanlar ve sonra hep mutsuzlar. Kiminin cinsellik, kiminin fikir ayrılıkları ve kiminin de boktan sebepler işte. Evlilik üzerine aslında çok şey yazılabilir, fakat yazımın başlığında belirttiğim kadardır evlilik. Uzatmaya gerek yok.

Ben ileride evleneceğimi falan da sanmıyorum. Çünkü ben paraya, eşyaya, arabaya, eve değer vermem hiç bir zaman. İlerde de değişmeyecek bir şey bu. O yüzden bunları istemeyen, bunların hayaliyle büyümeyen kız da tanımıyorum. Yok yani. O yüzden herkes hayallerine gitsin, ben de hayallerime… Şunu da not düşmeden yapamam: Bir insanın hayali ruhen değil de maddi ise o insan için pek bir şey konuşmaya gerek yoktur!

Hayat arkadaşı olmadan da hayat çekilmez be diyen olabilir, haklı da olabilir, ama evlilik şart değil. Ve dediğim gibi zaten; Yalnızlık, bazen güzeldir.

Radyo Voyage, harikasın!

“Dünyanın müziğine yolculuk..” sloganıyla radyoculuğa başlayan Voyage, harika şarkılar çalıyor. Daha doğrusu, tam istediğim gibi. Ve sanki sabah, öğle, akşam sınırlaması varmış gibi, her öğüne ait müzik tempoları…

2 gündür, özellikle çalışırken, müptelası oldum… Salak salak DJ konuşmaları yok, sadece sanat ve müzik… Evrensel müzik…Ve her çalan şarkının adı sitesinde yazıyor, artı özelliği son 12 saat çalan şarkıların isimleri de yazıyor. Saatini seçiyorsun, “evet işte bu şarkıydı” diyebiliyorsun. http://www.radyovoyage.com

By dvrn Posted in Genel

Haftanın özeti #65

  • Haftanın filmi: Sherlock Holmes 2, Guy Ritchie
  • Haftanın şarkısı: Je Veux, Zaz
  • Haftanın kitabı: Kahramanın Yokluğu, Charles Bukowski
  • Haftanın blogu:http://herbokubilenadam.blogspot.com
  • Haftanın sözü: “Tek olan her zaman yenilmeye mahkûmdur.” Yılmaz Güney
  • Buke’nin kitaplarını bitirmeye az kaldı. Buke kitaplığı mı oluştursam ne?
  • Yılmaz Güney’in bu sözünü haftanın sözü yaptık ama yenilsen de tek olmalısın, çünkü insanlar güvenilmez.
  • Artık yazılarımı “dur bakayım bana laf söylemiş mi” diye okumaya gelmeyin. Kimseye laf sokmuyorum artık. Yazılarım, insanlardan daha değerli.
  • İstanbul’da yarın işe başlıyorum bu arada. Yakın zamanda eve de çıkacağım inşallah. Bana “ne yaptın alıştın mı” diye mesaj atmayın, aramayın da, samimi değilsiniz.
  • Sherlock Holmes yine harikaydı, özellikle sonu. Huriş’le gittik izledik.
  • Kuzenime, Into The Wild’i izleteyim derken bende izledim ve tekrar yol hasreti doğdu içimde… Ama yine gideceğim.
  • Galiba zoru seviyorum.

Juande Vran – Başlangıç

“Kadınlar hiçbir zaman her şeyden haberi olan erkeği istemez. Her şeyi bilen, her konu hakkında bir yorumu olan erkeği her kadın över ama sevgili olarak istemezler. Çünkü işlerine gelmez. Ve özellikle kadınlar sizi zeka konusunda yenemediği zaman suçlu olduğunuza inandırmaya çalışır. Siz de suçunuzun olmadığını kanıtlamak isterken ona bağlanırsınız bir şekilde. Kadınların en önemli özelliği budur, bir çoğu inkar eder, ama bir çoğunun inkar etmesi bunun doğru olduğunu kanıtlar zaten. Sizi suçlu olduğunuza inandırır ve sürekli geriye çekilip yalvarmanızı beklerler.”

Bunları söyleyen Juande Vran, çok kısa süre sonra lavaboya gitmek için izin istedi. Masanın etrafına dizilen kadınlar söylenenleri pür dikkat dinledikten sonra beklemeye koyuldular.

Vran, bugün 18.00 sularında vereceği konferans için çok özel bir yere davet edilmişti. Kadınların oluşturduğu bu özel gece için Vran’ın konuşmaları dinlenecekti. Nitekim öyle de olmuştu.

Vran, geleceğe dair görüntüler gördüğünü, şeytanın bir parçası olduğunu söylerdi her gittiği yerde. Bu insanlarda özellikle kadınlarda büyük yankı uyandırmıştı. Kadınlar hakkında doğruları söyleyen Vran’ı Kadınlar Cemiyeti’nin başkanı hiç sevmezdi. Vran doğruları söylerdi fakat sonradan;

“Bunlar doğrular fakat bütün doğrular iyi diye bir şey yoktur. Unutmayınız ki, bazı doğrular iyi değildir ve doğru yerine yanlışın yaşanması gerekir. Örneğin, bir yasak aşk gibi, bir sevişmek gibi.”

Vran, kendisine yapılan tuzağın farkında olmadan lavaboya girdi. İşini hallettikten sonra, ellerini yıkamak için musluğu açtı. Tuvalet, fazla temiz ve parlıyordu. Pisuvarların üstündeki kitap tanıtımlarına bakıp gülen Vran bunların çok mantıksız olduğunu düşündü. Ama reklamın iyisi kötüsü olmaz.

Musluğu açtı, ellerini sıvı sabunla yıkamak için sıvı sabun kutusunun düğmesine tıklayacağı an, kutuda bir farklılık sezdi. Sıvı sabunun içindeki mekanizmayı bir saniye içinde fark etmeseydi, şimdi havaya uçmuş olacaktı. Sıvı sabun kutusu özel yapılmış bir kutuydu. Hemen incelemeye koyuldu. İçerideki insanlara ses gitmesin diye musluğu sonuna kadar açtı. Su sesi onun yaptığı işleri bastırıyordu.

Kutunun üst kapağını açınca içerisindeki özel bomba mekanizmasını gördü. Düğmeye basıldığı an, sıvı sabun yerine bomba patlayacak ve her yere kan akacaktı. İlk İngiltere’de yapılan bu bomba “etki-tepki” sonucunda etkili bir şekilde patlayıp bir saniye içinde sadece 1 metre alanı toz haline getirebiliyordu.

Vran içeriden haberi olmayan bir güvenliği çağırdı. Düğmenin basmadığını ve elini sıvı sabun olmadan yıkayamadığını söyledi. Böyle işlerden pek anlamadığını söyleyen Vran, düğmenin tutukluluk yaptığını söyledi. İçeriye giren güvenlik tam tıklayacaktı ki, Vran dışarıya çıktı. Büyük bir patlama sesi duyuldu. İçerideki kadın cemiyeti bu duruma seviniyordu fakat Vran, bir anda onların arkasında belirdi. Ve sözlerine devam etti:

“Dediğim gibi hanımlar, doğrular her zaman iyi değildir. Görüşmek üzere.” diyerek ellerini sallayarak gitti.

juande vran denemeleri 

Süper kahraman

Burada insanlara yer verince, yol
verince, “buyrun siz geçin” dediğimde
bana süper kahramanmışım gibi
bakıyorlar. Kimse yapmıyor bunlari
galiba.. Hatta birisi “size baba diyebilirmiyim” dedi, dedim “yanlış replik”, “tamam pardon” dedi gitti..

By dvrn Posted in Genel

Akbille, otostopla, şimdilik İstanbul

Yaklaşık 9 saat süren yolculuğumun ardından İstanbul Esenler Otogar’ındaydım. İndiğim gibi etrafıma baktım. Benim gibi yabancı olan bir amca daha yanıma geldi ve sorusunu sordu:

-Oğlum Sefaköy’e servisler nerden kalkıyor?
-Sen mi büyüksün ben mi büyüğüm İstanbul!
-Oğlum duymadın galiba, Sefaköy’e diyorum.
-Sen mi, ben mi İstanbul? Cevap ver baa(şiveyle), cevap.
-Allah Allah deli galiba.
-You? Me? You? Me? Hangimiz İstanbul?
-Kafayı yemiş.

İşin şakası bir tarafa İstanbul’a ayak basar basmaz “Sen mi büyüksün, ben mi İstanbul?” mottosunu söylüyordur herkes. Refleksvari bir durum yani, istem dışı. Ama her haliyle İstanbul büyüktür, hem de çok büyüktür. Bu sorunun sorulması çok saçma bir durumdur yani. İstanbul lan bu, boru mu?!

Beni kimse almaya gelmedi. Bende herhalde İstanbul’da işler böyle işliyor dedim. Sonra otobüs firmasının bir servisini bulup atladım.  Başakşehir’e kadar götüren servise de “eyvallah” çekip bir de oradan Kayaşehir’e gitmem söylendi. Allahtan çok iyi insanlar, en azından gideceğim yeri söylüyorlardı. Neyse, Kayaşehir’e gidecektim fakat çok önemli bir şey yoktu. AKBİL! Evet doğru cevap. Akbilim yok ya la. Karşıdan gelen kadına sorayım bari. Bizim çekik gözlü Türklerden zannettim.

-Ya bir şey sorabilir miyim, akbil nerede satılıyor burada?
-Mokamayaşi takaşanukaşi aarakiku kamaka.
-Şansın böylesi, thank you efendim.

Koca İstanbul’da denk gele gele elin Japon’una denk geliyorsun. Gerçi kimin ‘el’ olduğu soru işareti. Sonra düşündüm ne yapmalıyım. Biraz yürüdüm, etrafta akbil satan yer de yok. Ne olacak, otostop çektim. İstanbul’da ilk otostopumu çektim ve ilk araba durdu. Zabıta idi.

Sonunda Kayaşehir’deydim. Kayaşehir Saat Kulesinin önündeydim. Saat Kulesi ya, ne sandıydınız? Yine şaka bir yana –şakalar kenarda birikti bu arada- sonra kuzenim aldı beni , sonrası “oo hoş geldin, yol nasıldı” gibi klişe laflar. Hayır yani ben “çok kötü geçti” desem, ne yapabilirsiniz ki?

Biraz durduktan sonra arkadaşımla buluşmak için yola koyuldum. Bir şansımı deneyeyim, otostop çekeyim dedim, ilk araba yine durdu. Şanslı günüm olmalı –ki Doğuş Üniversitesi beni iş görüşmesi için aradı. İlk gün hem de! Önce arkadaşımla buluşup, sonra gidecektim.

E-5 yoluna çıkarsam Yenibosna dolmuşlarına binebilirmişim. Arabadan teşekkür ederek indim. Sonra biraz yürüdüm ve bir adama denk geldim:

-Ya ağabey, burası E5 mi?
-Değil.
-Burası E kaç?
-E5 değil burası kardeşim, Allah Allah , çattık.

Ebeşini şey yaptığım evladı, adam gibi bir şey sorduk değil mi? Ebesini değil, ebeşini.

Nihayet, dolmuşların geçtiği yerdeydim. Dolmuşlar geçiyor ama o kadar çok yer yazıyor ki dolmuşların önünde, çok hızlı okumalısın ve ne yazdığını göremiyorsun. Böyle de olacak gibi değildi, durdurdum birisini.
-Ağabey Yenibosna’dan geçer mi?
-Geçmez.
-Bir seferlik geçiversek ya?
-Manyak mısın oğlum, in aşağı hadi, Yenibosna’dan geçmez, önde yazıyor mu öyle bir şey?
-Ağabey önde o kadar çok yer yazıyor ki, üstelik küçük küçük puntolarla yazmışsınız.
-Punto ne lan Cemal, ne diyor bu?
-Punto diyorum, Fiat Punto geçti önünden o yüzden göremedim tam olarak şey edemedim…
-İn lan aşağı hadi, in git.

“Sen var ya İstanbul’da çok dayak yirsinnn(şiveyle) ha” dediğinizi duyar gibiyim.

Ne yapalım arkadaş, bu da bizim kaderimiz. Hep şikayet, hep şikayet der şimdi Huriş ama ben doğarken bile eleştirip doğmuşum. Hani tam çıkarken, doktor ayağımı falan çekiyormuş, “ya çek çek, elini çek, çek ben çıkarım, sen kaç yıl tıp okudun ya? Şu tıpa bak!” deyip kendi odama geçmişim. Bu şakayı da bir yana aldıktan sonra;

Metrobüs denilen İstanbul’a özel olan otobüse bindik. Metrobüs’te dolmuşlarda olan o sıcaklık sadece İstanbul’da değil hiçbir şehirde yok. Dolmuşlarda, karşıdan gelen dolmuş şoförüne selam vermeler, el şakaları yapmalar, “heyt ulan be gözünü sevdiğim” demeler filan var. Arabeski de üstüne caba. Bu arada neden bu dolmuş muhabbetine girdiğimi söyleyeyim, bir dolmuşun arkasında West Ham United spor kulübünün asılıyken, bir diğer dolmuşta da Barcelona bayrağı asılıydı. Hadi Barça neyse de, West Ham çok dikkatimi çekti. Yani Orhan Gencebay’dan Dil Yarası çalarken, West Ham maçını dinlemeyi düşünsenize? Bence harikulade bir olay.

Metrobüse binenlerle, binemeyenler böyle acı acı birbirlerine bakıyorlar ya, işte orada insanın yüreği yanıyor.

İstanbul’da biriyle görüşmek istiyorsan ve senin mesafen daha uzak ise sen o kişinin yanına gitmek zorundasın. Misafir kavramı pek geçmiyor burada. Herhalde bende sonradan böyle olacağım, şimdi “asla ben öyle olmam” demeye gerek yok yani. Ya da bunlar hep benim suçum. Hepsine o güveni vermeseydim ve “ay bulamam ben şimdi kaybolurum” deseydim beni gelip alırlardı.

İki günde iki işyeriyle görüştüm. İkisi de olumlu gibiydi. Birisi NodeSer, diğeri de Doğuş Üniversitesi. Keşke arasalar da görüşsem veya bu iki işten birisi olsa. Hem işe, hem eve ihtiyacım var.  Oturduğumuz yerde şebeke çekmiyor, yani Avea çekmiyor sadece.

- Ben Burhaniye Mahallesine gidecektim, Metrobüse binsem giderim herhalde?

- Hangi Burhaniye?

-Balıkesir Burhaniye desem dayak yer miyim?

-Hayır da, o kadar çok Burhaniye var ki, o yüzden yanlış gitme yeğenim.

Hakikaten ülkemizde ne çok “Burhaniye” var. Daha sonra işlerimi hallettim, birkaç arkadaşımla görüşüp gezdim. Geride kalanların bir kısmına “eyvallah” çekip yoluma devam etmek zorundayım. İstanbul’dan sık sık yazacağım ama rahata kavuşunca tabi. Herkes sevgiyle kalsın, ya da siz sağlıcakla kalın ben Sevgi’yle kalırım. İstanbul mu yoksa İzmir mi diye sorarsanız da Ardavari bir cevap veririm: “İzmir Dünya’nın en güzel şehri ama İstanbul bu dünyadan değil. Çok başka.”

Yolculuk İstanbul’a…

İstanbul’a geçen sene hem Galatasaray maçı için hemde gezmek için gitmiştim. 3 gün kadar kalmıştım. Tabi çok gezemedim. Kısmetse artık bu sefer gezeceğiz. Tabi bu sefer gezmeye değil, çalışmaya gidiyorum. Geleceğim açısından bunu yapmam lazım. Başarabilecek misin? Denemeden bilemeyiz. Bu akşam 10′da çıkıyorum yola…

By dvrn Posted in Genel