Yaklaşık 9 saat süren yolculuğumun ardından İstanbul Esenler Otogar’ındaydım. İndiğim gibi etrafıma baktım. Benim gibi yabancı olan bir amca daha yanıma geldi ve sorusunu sordu:
-Oğlum Sefaköy’e servisler nerden kalkıyor?
-Sen mi büyüksün ben mi büyüğüm İstanbul!
-Oğlum duymadın galiba, Sefaköy’e diyorum.
-Sen mi, ben mi İstanbul? Cevap ver baa(şiveyle), cevap.
-Allah Allah deli galiba.
-You? Me? You? Me? Hangimiz İstanbul?
-Kafayı yemiş.
İşin şakası bir tarafa İstanbul’a ayak basar basmaz “Sen mi büyüksün, ben mi İstanbul?” mottosunu söylüyordur herkes. Refleksvari bir durum yani, istem dışı. Ama her haliyle İstanbul büyüktür, hem de çok büyüktür. Bu sorunun sorulması çok saçma bir durumdur yani. İstanbul lan bu, boru mu?!
Beni kimse almaya gelmedi. Bende herhalde İstanbul’da işler böyle işliyor dedim. Sonra otobüs firmasının bir servisini bulup atladım. Başakşehir’e kadar götüren servise de “eyvallah” çekip bir de oradan Kayaşehir’e gitmem söylendi. Allahtan çok iyi insanlar, en azından gideceğim yeri söylüyorlardı. Neyse, Kayaşehir’e gidecektim fakat çok önemli bir şey yoktu. AKBİL! Evet doğru cevap. Akbilim yok ya la. Karşıdan gelen kadına sorayım bari. Bizim çekik gözlü Türklerden zannettim.
-Ya bir şey sorabilir miyim, akbil nerede satılıyor burada?
-Mokamayaşi takaşanukaşi aarakiku kamaka.
-Şansın böylesi, thank you efendim.
Koca İstanbul’da denk gele gele elin Japon’una denk geliyorsun. Gerçi kimin ‘el’ olduğu soru işareti. Sonra düşündüm ne yapmalıyım. Biraz yürüdüm, etrafta akbil satan yer de yok. Ne olacak, otostop çektim. İstanbul’da ilk otostopumu çektim ve ilk araba durdu. Zabıta idi.
Sonunda Kayaşehir’deydim. Kayaşehir Saat Kulesinin önündeydim. Saat Kulesi ya, ne sandıydınız? Yine şaka bir yana –şakalar kenarda birikti bu arada- sonra kuzenim aldı beni , sonrası “oo hoş geldin, yol nasıldı” gibi klişe laflar. Hayır yani ben “çok kötü geçti” desem, ne yapabilirsiniz ki?
Biraz durduktan sonra arkadaşımla buluşmak için yola koyuldum. Bir şansımı deneyeyim, otostop çekeyim dedim, ilk araba yine durdu. Şanslı günüm olmalı –ki Doğuş Üniversitesi beni iş görüşmesi için aradı. İlk gün hem de! Önce arkadaşımla buluşup, sonra gidecektim.
E-5 yoluna çıkarsam Yenibosna dolmuşlarına binebilirmişim. Arabadan teşekkür ederek indim. Sonra biraz yürüdüm ve bir adama denk geldim:
-Ya ağabey, burası E5 mi?
-Değil.
-Burası E kaç?
-E5 değil burası kardeşim, Allah Allah , çattık.
Ebeşini şey yaptığım evladı, adam gibi bir şey sorduk değil mi? Ebesini değil, ebeşini.
Nihayet, dolmuşların geçtiği yerdeydim. Dolmuşlar geçiyor ama o kadar çok yer yazıyor ki dolmuşların önünde, çok hızlı okumalısın ve ne yazdığını göremiyorsun. Böyle de olacak gibi değildi, durdurdum birisini.
-Ağabey Yenibosna’dan geçer mi?
-Geçmez.
-Bir seferlik geçiversek ya?
-Manyak mısın oğlum, in aşağı hadi, Yenibosna’dan geçmez, önde yazıyor mu öyle bir şey?
-Ağabey önde o kadar çok yer yazıyor ki, üstelik küçük küçük puntolarla yazmışsınız.
-Punto ne lan Cemal, ne diyor bu?
-Punto diyorum, Fiat Punto geçti önünden o yüzden göremedim tam olarak şey edemedim…
-İn lan aşağı hadi, in git.
“Sen var ya İstanbul’da çok dayak yirsinnn(şiveyle) ha” dediğinizi duyar gibiyim.
Ne yapalım arkadaş, bu da bizim kaderimiz. Hep şikayet, hep şikayet der şimdi Huriş ama ben doğarken bile eleştirip doğmuşum. Hani tam çıkarken, doktor ayağımı falan çekiyormuş, “ya çek çek, elini çek, çek ben çıkarım, sen kaç yıl tıp okudun ya? Şu tıpa bak!” deyip kendi odama geçmişim. Bu şakayı da bir yana aldıktan sonra;
Metrobüs denilen İstanbul’a özel olan otobüse bindik. Metrobüs’te dolmuşlarda olan o sıcaklık sadece İstanbul’da değil hiçbir şehirde yok. Dolmuşlarda, karşıdan gelen dolmuş şoförüne selam vermeler, el şakaları yapmalar, “heyt ulan be gözünü sevdiğim” demeler filan var. Arabeski de üstüne caba. Bu arada neden bu dolmuş muhabbetine girdiğimi söyleyeyim, bir dolmuşun arkasında West Ham United spor kulübünün asılıyken, bir diğer dolmuşta da Barcelona bayrağı asılıydı. Hadi Barça neyse de, West Ham çok dikkatimi çekti. Yani Orhan Gencebay’dan Dil Yarası çalarken, West Ham maçını dinlemeyi düşünsenize? Bence harikulade bir olay.
Metrobüse binenlerle, binemeyenler böyle acı acı birbirlerine bakıyorlar ya, işte orada insanın yüreği yanıyor.
İstanbul’da biriyle görüşmek istiyorsan ve senin mesafen daha uzak ise sen o kişinin yanına gitmek zorundasın. Misafir kavramı pek geçmiyor burada. Herhalde bende sonradan böyle olacağım, şimdi “asla ben öyle olmam” demeye gerek yok yani. Ya da bunlar hep benim suçum. Hepsine o güveni vermeseydim ve “ay bulamam ben şimdi kaybolurum” deseydim beni gelip alırlardı.
İki günde iki işyeriyle görüştüm. İkisi de olumlu gibiydi. Birisi NodeSer, diğeri de Doğuş Üniversitesi. Keşke arasalar da görüşsem veya bu iki işten birisi olsa. Hem işe, hem eve ihtiyacım var. Oturduğumuz yerde şebeke çekmiyor, yani Avea çekmiyor sadece.
- Ben Burhaniye Mahallesine gidecektim, Metrobüse binsem giderim herhalde?
- Hangi Burhaniye?
-Balıkesir Burhaniye desem dayak yer miyim?
-Hayır da, o kadar çok Burhaniye var ki, o yüzden yanlış gitme yeğenim.
Hakikaten ülkemizde ne çok “Burhaniye” var. Daha sonra işlerimi hallettim, birkaç arkadaşımla görüşüp gezdim. Geride kalanların bir kısmına “eyvallah” çekip yoluma devam etmek zorundayım. İstanbul’dan sık sık yazacağım ama rahata kavuşunca tabi. Herkes sevgiyle kalsın, ya da siz sağlıcakla kalın ben Sevgi’yle kalırım. İstanbul mu yoksa İzmir mi diye sorarsanız da Ardavari bir cevap veririm: “İzmir Dünya’nın en güzel şehri ama İstanbul bu dünyadan değil. Çok başka.”
0.000000
0.000000
Like this:
One blogger likes this post.