İlkokul zamanlarıydı. Yaşım 12 olabilir, ya da 13. Tam olarak her şeyi yeni keşfettiğim zamanlardı. İlk romanımı, ilk 31 çekişimi (masumdum ve henüz ele gelmeyen bir şeydi) ve ilk kez bir kızı hissedişimi çok iyi hatırlıyorum. İşte tam o zamanlardı. Bob Marley’i henüz bilmiyorum ve kitap okumayı da henüz sevmiyordum.
Kız mevzularını henüz tam anlamıyla bilmiyorum. Saçlarımı dikmiyorum ve sakallarım çıksın diye sürekli tıraş bıçağını yüzüme sürmüyorum. Ama iş bu ya, bir kızın benden hoşlandığını anlar gibi oldum. Kendi kendime böyle bir şeyin olmayacağını, bizim daha çocuk olduğumuzu söyledim.
Ama en yakın arkadaşlarımdan birisi bana, benim hislerimi doğrular nitelikte o kızı işaret etti. Başta bir şey anlamamıştım ve henüz hoşlanmak nasıl olur bilmiyordum. Derslerde ve teneffüslerde pek varlık gösteremeyen kız, her İş Eğitimi derslerinde yanıma gelirdi. İş Eğitimi derslerini bilirsiniz. Rahatsınızdır ve herkes birbirinin yanına gidip bir şeylerle uğraşır. Bu arada kızın adı Yonca’ydı.
Güzel kızdı, beyaz tenliydi ve eteğini kaldırmaya meraklı bir tipti. Yine bir İş Eğitimi dersindeydik. Ve işi eğitiyorduk. Yıllarca bazı derslerin adlarının anlamsız olduğunu düşünmüşümdür. İş Eğitimi ama neyin işini eğitiyoruz? Ya da iş eğitilir miydi, merak konusu bunlar hep.
Yonca’yı görmezlikten gelmem onu çıldırtıyor olmalıydı ki, sinirlendiğini anlıyordum. Ama ben görmezlikten gelmeyi bile bilmiyordum. Utanıyordum sadece. Ve tombul yanaklarım vardı o zamanlar. Kızarıyordum. Ama o çok rahattı ve bir keresinde elini elime attı. Ben geri çekilip işimi eğitmeye devam ettim. Sonra yanımdan gitmişti. Sanırım artık benden hoşlanmıyordu. Sarışın, şimdilerin Kıvanç Tatlıtuğ’unu çağrıştıran arkadaşımdan hoşlanır diye düşünüyordum. İlkokul yıllarımda o arkadaşımın karizmasına hep hasta kalmış ve her sabah saçlarını nasıl diktiğini merak ederdim. Benim için üşengeçlik değildi bu, sadece her sabah zor gelirdi.
Yonca, o arkadaşımdan hoşlanmış olabilirdi ama bunu belli etmedi. Ve yine bir İş Eğitimi dersinde birden önümde bayılıverdi. Onunla konuşmazdım. Onu istemediğimden değil, utandığımdan. Ben sevmek nedir bilmiyordum, hoşlanmak ve bir yerlere çıkmak. Bunlar bana uzak kelimelerdi. Biz teneffüslerde sürekli futbol maçı yapan çocuklardandık. Sınıfın kızına asılmak falan aklımızın ucundan geçmezdi oğlum. Delikanlı çocuktuk sonuçta. Belki futbol topumuz yoktu ama kutu kola şişelerini top haline getirir yinede oynardık.
Neyse, bayıldı demiştim değil mi? Ben gerçek sanmıştım. Oysaki numara yapıyormuş. Benim, onu kurtarmamı ve kucağıma almamı istemişti büyük ihtimal. Ama ben hem kısa boylu hem de güçsüzdüm. Onu kaldıramazdım. Herkes başına üşüşürken ben uzaktan öylece seyretmiştim. Fazla film izlemiş olmalıydı Yonca. Ve fazla meraklı. Onu kaldırdılar ve kendine geldikten sonra herkes yerine geçmişti. Ben hala utanırdım, onun yüzüne pek bakmazdım. Ama o rahattı ve benimle hep dalga geçerdi. Laf söyleyememek o kadar kötü bir duyguydu ki, o hep taşak geçer ben ise hep susardım. O olaydan sonra beni düşünmediğini biliyordum. Ama içinde beni baştan çıkaramadığı için bir ukde kalmıştı ki, defterine adımı yazarken görmüşler. Ben ise “yok lan benim adım değildir o, Devrim yazmıştır belki” demiştim. Nedense o kıza ısınamıyordum. Gerçi o seneler hiçbir kıza ilgim yoktu. Turnuvaları düşünüyordum, acaba beni de kadroya alacaklar mı diye düşünüyordum.
Yıllar sonra Yonca’yı sosyal bir sitede gördüm. Ne kaçırdığımın farkındaydım, konuşmak istedim. Eski konuları açamadan kibirliğini ve havasını sezdim. Sanki o kız, o kız değildi. Ve o sene turnuvada kadroya da alınmamıştım .mına koyayım. Kapitalist sistemin kurbanı olmuştuk. Güzel oynayanlar değil, güçlü ve büyük olanlar oynuyordu turnuvada. Romanımdan da bahsetmek gerekirse, gezmeye çıkan 4 arkadaşı anlatıyordu. Adı da Dördost’tu. Saçmaydı, 60 sayfaydı. Çünkü 60 sayfalık çizgili defter alabilmiştim.