Toplum Mühendisliği

Mühendislik kelimesini duyduğumuzda aklımızda ilk olarak hesaplama, planlama gibi kavramlar belirir. Peki toplum ve mühendislik kelimeleri yan yana gelebilir mi? İlk duyduğunuzda toplumla mühendislik kelimesinin yan yana gelemeyeceği kanısına kapılabiliriz. Kitle iletişim araçlarının teknolojik gelişimi ile on yıllardır bu iki kelime yan yana kullanılıyor “Toplum Mühendisliği”

Baba illa bilimsel tanım isteriz, derseniz Wikipedia’dan aldığım tanımı şakkk diye koyarım ortaya: “Toplum Mühendisliği, toplumun demografisinde, sosyal dokusunda, tarihten gelen yapısında değişiklik yapmak, tepkilerini, nefretlerini, isteklerini, sevgilerini, tutkularını ve kitlesel şekilde ifade ettiklerini duygularını yönlendirebilmek, kontrol altında tutabilmek, paralize edebilmek gibi yetileri içeren iştir. Böyle bir meslek dalı yoktur. Toplum mühendisliği, çeşitli meslek dallarından oluşan bir ekip tarafından, finansal destek, koruma, iletişim ve başka araçlar yardımı ile gerçekleştirilebilir. Daha çok askeri ve istihbarı alanlarda kullanılan bir terimdir.

Evet, tanım biraz uzun ama gayet efektif, kısaca özetlersek; “İnsan topluluklarının benzer düşüncelere sevk etme işi” diyebiliriz. Toplumlar bireylerden oluştuğuna göre acaba bireyler de üzerinde mühendislik yapılabilir mi? Kısmen evet, aslında ebeveynlerimiz, öğretmenlerimiz bilerek veya bilmeyerek üzerimizde mühendislik yapıyorlar.  Mesela babamız bizim doktor olmamızı istiyor ve bu kanala yönlendiriyorsa aslında üzerimizde bir mühendislik var demektir. Tabi ki insan değişkeni çok farklıdır, ne zaman ne yapacağı belli olmaz, duygular hesapları altüst edebilir. Anne-baba ne kadar çocuğu üzerinde uğraşırsa uğraşsın istedikleri sonucu alamayabilirler, çünkü insan duyguları her şeyi bir anda mahvedebilir yada her şeyi bir anda düzeltebilir. Bireyi her türlü koşullandırma tekniği ve psikolojik etmenleri kullanarak yönlendirmeyi hedefleyen bilim adamları, yıllarca yaptıkları deneylerden hep farklı sonuçlar almışlardır.

Fizik ve kimya gibi pozitif bilimlerde deneylerde sürekli aynı sonuçlar alınabilir, çünkü onlar maddedir ve belirli kuralların dışına çıkamazlar. Ama insan madde değildir, onun ruhu kuralların dışına çıkmayı sever.  Neyse ipin ucunu kaçırmadan ana konuya dönelim. Bireyler üzerinde mühendislik yapılamazken toplumlar üzerinde mühendislik yapılabilir mi? Sorunun cevabı büyük oranda evettir, çünkü toplumlar tıpkı atomların oluşturduğu moleküller gibi düzene uymak zorundadır, zaten düzene uymayan bireylerden toplum oluşmaz. Şöyle diyebiliriz, bireyden topluma gidildikçe duygular maddeleşir. Bunun en belirgin örneği zaten anayasalardır. İnsanların belli bir kurala göre yaşamasını ister. İşte toplumlar maddeleştikçe onların üzerinde mühendislik yapmak daha kolay olacaktır.

Buraya kadar işin felsefesinden bahsettik, “baba, bu adam ne diyor lan?” diyenler çıkabilir.  O yüzden konuyu somutlaştırmak iyi olacak. Televizyon, radyo gibi iletişim araçlarını düşünün aynı anda binlerce kişinin beynine nüfuz edebiliyorlar. Diyelim ki bir ülke bir savaşa girişecek, ilk önce halkın ikna edilmesi gerekir, televizyonlarda canlı yayında iki kuleye birkaç tane uçak çarptırırsanız o halk herkese savaş açabilecek kıvama gelir. Hatta tüm dünyaya kendinizi haklı gösterebilirsiniz. Amerika’ya yapılan 11 Eylül saldırılarını düşünün, önce Taliban ve Saddam reklamları yapıldı yıllarca, sonra uçaklar çarptı, evet halkın bir düşmanı vardı artık.

Tabii ki toplum mühendisliğinin kökleri çok eskiye dayanır. 1920’li yıllarda Sovyet rejimi radyo ve gazetelerle toplum üzerinde bir mühendislik yapmayı başardı, her ne kadar uzun yıllar aldı ve kanlı oldu ama sonuçta toplum evirilmişti. Toplum mühendisliğini Naziler, bilimsel tabana oturttular. Sanılanın aksine Naziler zorla değil seçilerek geldiler Almanya’nın başına. Daha sonra Soğuk savaş yıllarında ABD ve Sovyetler birbirlerine karşı kullandılar, kimi zaman ülkelerde rejim değişikliğine kadar götürebildiler işi…

Peki, günümüzde toplum mühendisliği nerede kullanılıyor? Gelişmiş ülkeler toplumu üretim-tüketim döngüsüne sokmak zorundalar. Dolayısı ile insanların bazı işleri farkında olmadan yapmaları gerekmektedir. Günümüzde toplumun düşünmesini önlemek en önemli gayedir. Çünkü düşünemeyen toplumu yönlendirmek daha kolay olacaktır.

Şöyle bir soru akıllara gelebilir; “Türkiye’de toplum mühendisliği yapıldı mı?”, cevap “her zaman ağabey” olacaktır. Bir kere her askeri darbeden önce toplum mühendisliği yapıldı. 60 darbesinden önce ülke elden gidiyor diye halk hazırlandı, 80 darbesinde gençler birbirine katlettirildi, 98 darbesinde irtica yaygaraları, saymakla bitmez. Sivil iktidarlar hiç mühendislik yapmadı, anlatmakla bitmez, bu halk üzerinde neler denendi neler. Rüşvet ve yolsuzluk haberleri yıllarca topluma enjekte edildi, öyle bir gençlik geldi ki, “ben başa geleyim bende çalarım ağabey” dediler açıkça… Toplum mühendisliği hala devam ediyor ülkemizde, 10 yıl öncesine kadar kırmızıçizgi sayılan birçok mevzuya çoktan tecavüz edildi bile. Şu an ülkede baskın medya kimdeyse, o grup ülkeyi istediği gibi yönlendiriyor.

Son bir iki yıldır, hükümet yanlısı bir haber sitesi ne zaman petrole zam gelse sürekli, araçlarda yakıt tasarrufu nasıl yapılır diye haber yapıyor. Dünyanın gerek vergi oranı olarak, gerek fiyat olarak en pahalı benzinini kullanıyor olmamızı maskelemeye çalışıyor. O haber sitesine buradan sesleniyorum; “lan koduğumun yalakaları siz kiiiim? Toplum mühendisliği kim lan? ”… Doğru ya, enflasyon %4, büyüme hızı %10, halkın refahı arttı, her yer güllük gülistanlık, bende emekli olunca Miami’ye yerleşeceğim zaten, falan filan… Bunlar mühendisliği de aştılar, düpedüz dolandırıcılık… Böylece güzel ülkem dünya literatürüne bir başlık daha eklemeyi başardı, başaracak “Toplum Dolandırıcılığı”… Neyse küfrederek elit kişiliğimden uzaklaşacağım şimdi, yazıyı bitireyim en iyisi.

Yazan: ARMARIEL

Ben havalı değilim: Ama havasız da değilim!

Böyle bile çektirmiyorum, hala nasıl havalı soğuk konuşmaz bu bizimle diye düşünürler, anlamam he.

Böyle bile çektirmiyorum, hala nasıl havalı soğuk konuşmaz bu bizimle diye düşünürler, anlamam he.

Bu yazıyı, beni ve benim gibileri,  havalı, sosyete, zengin piçi ve soğuk sananlara armağan ediyorum:

Bakın vallahi billahi ben havalı filan değilim. Soğuk biri de değilim. Benimle yüz yüze görüşenler bunu biliyor da henüz görüşememiş olanlar havalı sanıyor :( Valla anadolu çocuğuyuz oğlum biz. Yani fotoğraflarımdan soğuk, sosyete ve havalı olduğumu çıkarmayın. Pet suyla veya yarım ekmekle veya nargile içerken fotoğraf çektirip koymuyorum diye niye bana “soğuk havalı züppe” diyorsunuz ki?

Kamuoyuna duyurulur: Ben havalı veya sosyete değilim. Entel falan da değilim la. Bakın “la” diyorum. Ama kusura da bakmayın güzel bir arabanın önünde fotoğraf çektirme gibi bir alışkanlığım yok veya bira ile fotoğraf çektirip koymak bana güzel gelmiyor. :(

Türkçe’yi düzgün kullanıyorum diye mi? Felan, mındar gibi yanlış kelimeler kullanmıyorum diye mi?

Halkın beni bağrına basması, halktan biri olarak kabul etmesi için artık sıçar şekilde poz verip öyle fotoğraf çektireceğim. Ben halkın bir parçasıyım, lütfen, tüketici ve sahtekar toplumu sevmiyoruz biz, halkı değil.

Peki sosyal medyada halktan birisi olarak gözükmek için ne yapmalı? Bloga zaman zaman yazılarıyla can veren Armariel bu konuda ne dedi, bir bakalım:

1- Olur olmaz toplumu eleştirme.
2- Kitap oku ama okuduğunu belli etme.
3- Fazla elit yorum yapma, yorumlar biraz sığ olsun.
4- Aynadan veya telefonu yukardan tutarak resimler çek.
5- Resimlerde poz yapmaya çalış, enteresan bakışlar at.
6- Ara sıra küfürlü ve müstehcen yorumlar yaz, özellikle kızların iletilerine.
7- Ara sına ayı esprileri yaz, örnek olarak “sen var yaaa denize düşsen batmazsın çünkü tipin kayık, zuhaaahaaa”.
8- Yapmacık bir şekilde romantik erkek tripleri yaz.
9- Olur olmaz sevgilinle küstüğünü, dertli olduğunu yaz, hatta arabesk şarkılar ekle, yapabiliyorsan.
10- Son olarak biraz milliyetçi takıl..

Evet 10 adımda halktan biri olmak konulu yazımızı bitirdik, inşallah muvaffak olursun. Başarılar…. “ 

Bundan sonra sosyal medya hesaplarımda okuduğum ve beğendiğim kitaplardan alıntı yapmayacağım. Onun yerine “off yhaa o ses türkiye de oğuz kazanmalıydı” yazacağım. Onun yerine “off yhaa Güney’e sinir oluyorum slk” yazacağım.

Artık normal insan gibi fotoğraf çektirmeyeceğim. Bir şeylerle fotoğraf çekileceğim. Maddi bir şeyler. Mesela birayla, nargile içerken, damacanadan su içerken. Sıçar pozisyonda otururken arkamda ki Boğaz köprüsünü gösterirken filan.

Bu benim içime dert olmadı ama eleştirileri dikkate almak lazım. Benimle henüz görüşmemiş olan kişiler beni “sosyete piç havalı züppe” sanıyormuş. Amma şey sanıyorlar yalnız.  Sonra yüz yüze görüşünce aramızda şu muhabbet geçiyor:

-Ya Devran, hiç öyle değilmişsin.
-Ne değilmişim? Nasıl yani?
-Yani hiç havalı değilsin. Kendini beğenmiş falan değilsin. Gayet bizdensin.
-Gayet bizdensin ne demek lan? Allah’ım ya.
-Yani hiç eğlenceli biri değilmişsin gibi görünüyorsun. Ama çok eğlencelisin. İnsan hep ideolojiler üzerine konuşan birisi sanıyor seni. Ne bileyim ya çok soğuk görünüyorsun soşil medyada.
-Ağzına çakıcam şimdi bi tane, soşıl moşıl adam akıllı konuş la.
-Ya tamam bizdensin dedik, sen yumurta topuk kunduraya bağladın.
-Sus la, hepiniz Ermenisiniz hepiniz piçsiniz.
-Allah allah, gitsem iyi olacak.
-BU ÜLKEYİ BÖLEMEZSİNİİİĞĞĞĞZZZZZZ!

Nasıl Armariel? Yavaş yavaş insanların istediği gibi olmaya başladım mı? O değil de bunun şakasını bile yaparken ne boş insan oluyormuşum ya.  Yok ben öyle olamayacağım galiba, ne yapalım, varsın havalı bilsinler artık. Offf yhaa salaqLarr!

Son olarak Kahtalı Mıçe’den “Eşarbını Yan Bağlama” türküsüyle sizleri baş başa bırakıyorum. Yalnız bu türküde büyük anlaşılmalara yol açacak şeyler var: “Zalim anan bana vermez” gibi. Ne vermez? Tövbe tövbe. Onu “Zalim anan seni bana vermez” diye çevirsek daha iyi olmaz mı Mıçe abi? Bir de Kahta nasıl, anlat iyi mi oralar…

Haftanın özeti #75

  • Haftanın kitapları: Düşüş, Albert Camus - Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay, – İş İşten Geçti, Jean-Paul Sartre
  • Haftanın en beğenilen yazısı: Medya yalakalığı
  • Haftanın şarkısı: Yalan, Duman
  • Haftanın blogu: http://hippilazman.blogspot.com
  • Haftanın sözü: “Aslında hiç kaybetmedim; sadece sistemin istedikleri kazandı. Meteliksiz olabilirim ama niteliksiz değilim.” Charles Bukowski
  • BÜTÜN KATLİAMLAR KÖTÜDÜR!
  • Hemen şunu diyeyim: Herkes beni havalı filan sanıyormuş, vallahi değilim lan. Öyle entel görünümlü elitist gözükmeye çalışanlardan da değilim. Vallahi bak, isterseniz beni tanıyanlara sorun. Bak lütfen diyorum. Anadolu çocuğuyuz oğlum biz.
  • Evet, bu 1 buçuk haftalık sürede 3 kitabı okudum. Camus ile tanışmak güzeldi. Ama Sartre’ın yazım tarzını daha çok beğendim. Özellikle birkaç beğendiğim yeri paylaşacağım. Hazır olun.
  • Sıradaki kitaplar mı? Albert Camus’un Yabancı’sı, Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ve Özdemir Asaf’ın Yalnızlık Paylaşılmaz kitapları…
  • Bu hayatta Elmander diye bir gerçek var a dostlar.
  • Bu bazı siteler de “kardeş tost makinesiyle mi çektin, bu nasıl görüntü” diyen insan candır can.
  • Evet bu hafta Okan Bayülgen üstteki yazımı paylaştığı için haftanın hatta blog tarihinin en beğenilen yazılarından birisi oldu.
  • Beyoğlu’nda Cafe İkinci Kat güzel yer, selam olsun.
  • Nasuh Mahruki, şöbiyet tatlısı yerken röbdöşambrına damlattı. Hayatım boyunca bana ilginç gelen üç ismi bir cümle içerisinde kullandım ve ortaya ilginç bir şey çıkmadı. Dağılabiliriz.
  • Literatürde hepimiz insanız.
  • Bugün katilleri katliamı protesto etmek için Taksim’e gittim. Bir de ne göreyim: Kahraman Ogün diye bağırıyorlar inanılması güç. 20 yıl once yapılan bu çirkin katliam için buradaki bir gazeteciyi sorumlu tutuyorlar, cok amaçsızca. Ben Türk doğmuşum bazıları Ermeni. Allah’a karşı gelmek bu yaptıkları. Bozkurt Kahraman Samast diye bağıranla katliamı yapanların farkı yoktur. Kahrolsun bütün katiller, Türk Kürt Ermeni farketmez, katliamcılar, öldürmeyi sevenler kahrolsun. Bir yanda “Çocuklar Ölmesin” pankartları bir yanda “İntikam, Ölüm” sesleri. Bu ikilem, bu trajedi, bunu anlayamıyorum.
  • Adından söz ettiren insanlar, geceleri uyumayan insanlardır.
  • Ne okuduğumu bildikleri halde bana “ne iş yapıyorsun” diye soran tanıdıklarım; Bilgisayar Programcılığı okuyup hosteslik yapıyorum. Rahatlayın artık..
  • Kuzey’in (youtube’de izledim) İETT otobüsüne bir küfür sahnesi var ki, çok hoşuma gitti. Ben etmiş kadar rahatladım.
  • Uykusuz, sen çok güzel bir dergisin. Sami Abi, Fırat, Yiğit Özgür karikatürleri ve Cihan Ceylan karikatürleri hepsi birbirinden harika. Vedat Özdemiroğlu’nun köşesi bambaşka güzellik zaten.
  • “Çocuklar vatana millete hayırlı olmayacaksa yürümeden yok edilsin” diyen Erzurumlu Okul Müdürü’ne epey gönderme vardı. Çocuk yeni doğar ve söyler:
    -Ne Mutlu Türküm Diyene.
    -Alın bunu, bu yararlı olur vatana millete.
  •  Albert Camus’nun kitabını okuduktan sonra Camus Personeli Seçme Sınavı’na girmeyi düşündüm.
  • Kindar gençlik, dindar gençlik, katil gençlik oh yeah seks in the beach.
  • “Bazıları biraz daha eşittir” G. Orwell
  • Dünya kupasında kendi kalesine gol attı diye turnuva sonrası bir bar çıkışı öldürülen bir futbolcu olduğunu biliyor muydunuz? Escobar.
  • Bir de UFO’nun acilen klozet ısıtıcısı yapması lazım, ayağı ısıtmayı falan bırak yani.
  • 3 saat uyuyorum yetiyor, bazen 4.
  • Songül Karlı, Songül Karsız esprisi iyiydi.
  • “İnsanda karakter olmadı mı, onun yerine bir yöntem bulup koyar.” Albert Camus / Düşüş
  • Henüz bir kere bile yoksulluğun üzerinden rant sağlayamadım fotoğraflarımda ama böyle olan fotoğrafları da sevmiyorum değil hani. Şu Fetih 1453, İstanbul 2012 fotoğrafı çok iyiydi.
  • Sosyal mesaj zamanı: Dün GDO’larla ilgili dünyada iki önemli gelişme yaşandı. Çin Hükümeti GDO’lu gıdaları ülke genelinde yasaklarken ülkemizde Danıştay’ın aldığı yürütmeyi durdurma kararı gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı GDO yönetmeliğinde değişiklik yaptı. Bakanlık yaptığı değişiklikle antibiyotik direnç geni içeren GDO’ları yasaklamış gibi gösterirken, gerçekte izne tabi hale getirdi.
  • Sosyal mesaj zamanı: ACTA’ya hala hayır deme zamanımız var. İnternette kitap, film, müzik, bilgi, siyaseti, politika veya başka bir şey yapmak için izlemek için okumak için ACTA’ya hayır deyin. Bloglarınızda bahsedin.
  • Adele’in önceki halini gördünüz mü? Demek ki şişman kızlarımız üzülmüyormuş, ileride hayatın ne göstereceği belli olmuyormuş. Adelelerim ağrıyor :(
  • Arkadaş, bu Beşiktaş’ı niye hep yeniyoruz? Bir de artık şampiyonuz desek yeridir.
  • İzmir’i de özlemedim değil hani. Özledim vallahi.
  • “-Şimdi nereye gideceğim?
    -Nereye istersen. Ölüler özgürdür.” J-P Sartre, İş İşten Geçti
  • Tamam çoğu zengin kapitalist düzene uyuyor ama biz fakirler her zengine de bu yakıştırmayı yapmasak olmuyor sanki. Çok çalışıp, her türlü zorluğu görüp zenginliğe kavuşanlara da mı kapitalist diyeceğiz? İşte zenginin parası, biz züğürtlerin çenesi.
  • Atilla Taş’ın Medya Kralı’nda “Biz ailecek çok fakirık… Baba fakır, mada fakır… ” demesinin üstünden kaç yıl geçti Fırat Budacı?
  • Tık tık tık öcü, güle güle Ankaragücü.
  • Fotoğraflar çektim profesyonel makinemle. Şaka şaka ben o kadar zengin değilim la, bir arkadaşın. Hani boynumda görünce “of ya bende böyle bir makine almak istiyorum” diyorsunuz ya, vallahi bende almak istiyorum hehehe.
  • “İlkin ELİFBA’ydı, sonra ALFABE oldu, derken ABeCe, şimdi de A.B.D.” Can Yücel
  • Tony Curtis, Tuncel Kurtiz’in neyi ola ki?
  • Batsın Bu Dünya şarkısı, adamı katil eder… Ama çok iyi be!
  • “Gündüz uykusundan kalkanlar, ne kadar uyuduklarını niçin kalkar kalkmaz, ısrarla öğrenmek isterler?” V.Özdemiroğlu . Harbiden ne kadar uyumuşum la ben? La söyleyin harbi.
  • Cıvık bir kadından daha kötü bir şey varsa o da cıvık bir erkektir. Toplu taşıma araçlarında içine düşecekmiş gibi davranmakta nedir ? “Noldu ya söyler misin? Söyler misin noldu? Ya Funda lütfen, bakar mısın bi, lütfen ama, ya nolur!” Tiksindim.
  • Uzun bir haftanın özetiyle daha karşı karşıyaydık, çok not almaya başladım, kusura bakmayın.

Denemeler, bazen de denememeler

Gece yine kitabım elimde uyumuşum. J-P. Sartre’ın ‘İş İşten Geçti’ kitabını okuyorum bu aralar. Kitabımı usulca elimden bırakıp uyuya kalıyorum. Sabah her zamanki gibi uyandım. Beş dakika kadar tavana baktım ve ereksiyon halinin geçmesini bekledim. Bu sabahları her erkeğin başına gelen bir şeydi, fazla şaşırmamak gerek.

Kendi kendime homurdanarak kalkıp pencereyi açtım. Hava farklı değildi. Diğer günler de olduğu gibiydi. Güneş görünmüyordu. Her yer binaydı. Her zamanki gibi. Güneşi görmek için can atıyorum bazen. Güneş, bana sarı rengiyle saflığı, beyaz rengiyle ise masumluğu anımsatıyor. Alçakgönüllü olmamı hatırlatıyor. Pencereden aldığım soğuk hava için şükredip bilgisayarıma yöneldim. Vivaldi’nin dört mevsimini açıp bugünkü notlarıma baktım. Şaşırdın mı? Tabiki hayır, ben plan yapmam. Notlarım sadece hissettiğim duygulara karşılık geliyordu.

Vivaldi’nin dört mevsimi gibiyim, bazen kış, bazen yaz, bazen ilkbahar ve baharın sonu yok.

Bir şeyler yiyip, kitabımı elime aldım yine. Sonra kuzenimin geleceği aklıma geldi. O gelene kadar sarı, çürük rengi kaplı not defterimi alıp bir şeyler karaladım. Onu her karaladığımda, o da beni karalıyordu sanki. Kuzenim sonunda geldi ve onunla Kadıköy’e indik. Bana kilo aldıkça çok yakışıklı olduğumu söyledi. Ona teşekkür edip, Kadıköy caddelerinde gezmeye başladık. Kitaplar aldık, fotoğraflar çektik.

Ece Temelkuran, Ada Kitabevi’ne gelmişti ve imza dağıtıyordu. Sadece imza alıp ona merhaba demek için kitabı alan o kadar çok insan vardı ki, bunu ben sevemiyorum. Ece Temelkuran’ın araştırmacı kişiliğini ve duruşunu sevmişimdir. Ama onun kitabını almayı düşünmüyorum. Ece Temelkuran’ın yıllar önce şu aralar yazdıklarının tam tersi yazdıklarını biliyor muydunuz? Para, farklı bir güçtür.

Daha sonra Franz Kafka Cafe’ye gidip oturduk. İkimiz de orayı çok merak ediyorduk. Neden mi? Adını neden böyle koyduğunu, oradaki ortamı, sinerjiyi ve içerideki insanları… Öncelikle içeride beklediğimiz örümcekler yoktu. Her yerde bir Gregor Samsa beklemiştim ben. Böyle üstten düşen örümcekler, masaların üstünde gezen örümcekler falan. Neyse, içerisi karanlık bir ortam. Mum ışıklarıyla ve kitap ışıklarıyla aydınlatılmış sadece. Her şey görünürde farklı ve hoştu. Ama o kadar fazla ses kalabalığı oluyor ki, çıkıp “bir dakika susar mısınız arkadaşlar” diyesin geliyor.

Yazar burada kendisine özeleştiri yapıyor: Starbucks’ta 10 TL verip kahve içenleri eleştiriyorum ama gidip böyle bir kafede 10 TL’ye bir içecek içebiliyorum. Ardından Burger King’e gidip bir şeyler yiyorum. Kendimi kınıyorum. Adi hayvanın tekiyim. Aynı zamanda yalancı.

Cafe güzel fakat ortamı beğenmedim. Fazla ses var, ben sessiz ortamları severim. Dışarı çıktık. Elbette bir yeri, bir şeyleri eleştirmek istiyorsan gidip yerinde görmelisin. Ben Starbucks’a da gitmiştim önceden. Yoksa eleştiremezsin. Okumadığı bir yazarı eleştirmek, eşeklikten başka bir şey değildir. Tezi kuvvetli olan biri seni hayattan soğutabilir. O yüzden yerinde görmeden eleştiri yapamazsın.

Sana çok bakıyorlar dedi kuzenim. Dikkat etmiştim bende. Ama şımarmadığım için utanıyordum. Galiba yakışıklı oluyorsun dedi kuzenim. Ve sonra aramızda şu diyalog geçti:

- Devran, sen hiçbir zaman yazar olamayacaksın.
- Neden?
- Çünkü yakışıklı olmaya başlıyorsun.
- Nasıl yani? Yakışıklı yazar yok mudur? Ayrıca ben kendimi dediğin kadar görmüyorum.
- Çok az vardır, hatta yoktur. Sadece bize çok iyi hissettirirler yazdıklarıyla yazarlar, o yüzden gözümüze güzel gelirler.
- Yani peki niye olamaz?
- Çünkü kadınlardan zaman bulamayacaksın yazmaya.
- Sana geleceği göremiyorsun demişler miydi önceden?
- Görürüz.
- Elbette görürüz.
- Peki, neden kendini dediğim kadar bulmuyorsun?
- Kendine aşık olan adam halk aşığı olamaz!
- Kimin bu?
- Vedat Özdemiroğlu. 

Hayalimdeki ülke İtalya’nın en güzel şehirlerinden birisi olan Venedik’in tablosunu alıyorum. Çizilmiş, fotoğraf değil. Pahalı değil, her yerde görebilirsiniz onları.

-Ne kadar bu?
-Sana 5 olur.
-Benim ne özelliğim var?
-7 TL normalde, istersen 7 ver.
-Hayır, sende mi yakışıklı görüp fiyatı indirdin onu merak ettim. 5 iyidir. 5 candır. 

Bunları neden mi anlattım? İnsanların anılarından herkes farklı bir şey çıkarabilir. Kimisine boş gelir, kimisine anlamlı, kimisine ise öğretici. Bazen boş yazmak gerekir, hep doluluk insanları fazla isteğe yöneltir.

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Bizim başkan, sizin başkan

Yorgun argın işten çıkmışım, İETT otobüsünü beklemişim ve otobüs gelmiş bende binip bir köşeye oturmuşum, açıp kitabımı okuyorum. Arkada 2-3 tane liseli genç (yaşları 18 filan) hararetli bir muhabbete dalmışlar, sanırsınız birinin babasına haksızlık yapılmış, o derece yani. Aynen aktarıyorum:

- Oğlum bizim başkanın sevenini gördün mü, nasıldı ama kalabalık?
- Ne var oğlum, bizim başkanın başına gelse böyle bir şey bizde yaparız.
- Aynen bizim de, niye abartıyorsun ki yani?
- Sen sus lan eziktaşlı, başkanınız daha takıma sahip çıkamıyor TFF’ye aday oldu.
- Harbiden hehehehe.
- Oğlum dediğim gibi bizim başkan böyle işte durduramazlar güçlü adam böyle içeri atarlar ancak.
- Hadi lan, bizim başkan daha zengin adam istediğini alıyor.
- Bizim başkan hebele hübele.
- Sizin başkan bilmem ne.
- …

Ulan aklının derinliklerinde ki tüm hücreleriyle oynadığımının çocukları, neden bir başkana, bir lidere böyle peygamberimizmiş gibi sahip çıkıp, babanız kadar değer verirsiniz? Ulan o adamlar, o mertebelerde her işi çevirsinler, kendi şeylerinin dalgalarına baksınlar, çıkarı olmadan hiçbir iş yapmasınlar, siz gelin burada bu kadar salak muhabbete girin.

Bunu sadece liseliler yapmıyor, bunu burada bazı yetişkinler de yazıyor. Oğlum sizin sorununuz ne lan? Oğlum bir sürü olay oluyorken, ülkede bir sürü GDO’dur, ihtal ettir, bilmem nesidir olurken sizin başkanlar keyfini sürerken neyin kavgasını yapıyorsunuz siz? Açıp kitap okusanız ya, kendinizi ve etrafınızdakileri bilinçlendirseniz ya, olmaz mı e be beyinsizler?

“Ben ne düşüneceğim ya, başkanım benim yerime düşünür” mantığıyla nereye kadar oğlum? Niye bu kadar aptalsınız? O senin başkanın filan değil yavrucuğum uyan artık. Burada herhangi bir takıma veya onun taraftarlarına söylemiyorum, hepsi için geçerli.

Lan şu işlere adı karışıp babanız içeri girse “o artık benim babam değil arkadaşlarım hep dalga geçiyürrr :(” deyip babalıktan red edersiniz lan. Bir başkanı, bir lideri seversin eyvallah ama niye bu kadar abartırsın? Niye resimleriyle veya tişörtüyle uyursun arkadaş? Bu nasıl bir zihniyet gerçekten anlam veremiyorum ben.

Hele dur dur, bir tane kız şey diyor: “Okuldan kaçtım başkanımız için, başkanımız sahipsiz değildir” Ulan hehehehe, ne güldüm ya. Başkanın herhalde sahipsiz değil, ama sen orada çıkıp atkını açtığın için değil güzel kız, o adam zaten Türkiye’de birçok şeyin sahibidir.

Bizim başkan, sizin başkanı dövermiş, te Allah’ım ya…

Seni sen öldürdün

soğuk ve boş odamdayım,
ve kendimin boşluğundayım.
elbette ben de reddedilebilirim,
elbette sen de.
elbette o da.

şimdi canım sadece beni istiyor,
kendimin doruklarındayım.
elbette göremezsin.
elbette göremem.
kimse göremez.

ve bulanık bir hayalin altında eziliyorum,
içimdeki sevincin tozlu rafındayım.
herkes kendi kendini öldürür.
sadece yer ve zaman farklıdır.

kendin tetiği çektin,
ve içimde intihar ettin.

ben mi?
hayır, kurşun beni sıyırdı.

devran bostancıoğlu

Medya yalakalığı

Ben burada 3 yıldır blog yazıyorum. Takip ettiklerim var: 5 yıldır blog yazan, 7-8 yıldır blog yazan var. Yıllardır bu işe emek vermişiz, değil mi?

Okan Bayülgen’in sosyal medya diye lanse edilen Twitter’da bloggerları keşfettiğini biliyorsunuz. Okan Bayülgen’in bloglarını RT etmesi için veya blogunun linkini vermesi için Okan Bayülgen ve programına %100 yalakalık olan yazılar yazmaya başlayan insan çoğaldı. Gidiyorsun bloguna, korkunç bir üslup, noktalama işaretleri berbat kullanılmış, bilgi adına hiçbir şey yok, deneme ise, mizah veya düşünce adına hiçbir şey yok, blog 2012′de açılmış (daha 2 aylık) ve bu blog Okan Bayülgen tarafından tanıtılıyor.

Düşünün. Bir blogunuz var ve referansınız Okan Bayülgen.

İşte bu yalakalar da düşünmüş böyle bir şey. Genelde Okan Bayülgen’in verdiği linklere girin bakın, okuyunca nesini beğeneceksiniz? Sürekli Okan Bayülgen’e övgüler, programa bayılmalar, yok Okan Bayülgen’i çocukluğumdan beri izliyorum, yok Okan Bayülgen benim kahramanım…vs.

Benim Okan Bayülgen’e olan hayranlığımı herkes bilir. Aklını, zekasını ve sosyalliğini sevdiğim bir adam. Ama bugüne kadar blogta, Okan Bayülgen benim linkimi Twitter’da yazsın diye ona övgüler yağdırdığım bir yazı olmadı. Ona ara sıra linklerimi attım. Fakat Okan Bayülgen ile hiçbir alakası olmayan yazılardı. Kendi denemelerim veya başka güncel konular. Ha, kötü yazıyorumdur o yüzden linkimi vermiyordur, eyvallah. Hiç bozulmam. Aksine sevinirim. Kötüyüm, kabul ederim. Ama en azından kendi yazımla, kendi düşüncelerimle karşısına çıkıyorum. Bu medya yalakaları gibi Okan Bayülgen binlerce kişiye RT edecek diye reklam kokan yazılar yazmıyorum.

Düşünün. Blog açıyorsunuz ve reklamınızı Okan Bayülgen yapacak. Bir gün sonra WordPress En Çok Okunan Bloglar’a bir bakıyorum, 15 gündür blog açmış biri en üst sırada. Sebep? Okan Bayülgen hakkında yazmış…

Bunu düşünüyorlar ve reklam kokan yazılar yazıyorlar. Okumalısınız, gerçekten bana hak vereceksiniz. Hayatında belki 3-5 kitap okumuş, dünyadan bihaber, bu tür sorumluluk konularında dünyada bir tek Okan Bayülgen’in olduğunu sanan kızlar veya milliyetçilik adına rant sağlamaya çalışan 3-5 kahraman(!) erkekler…

Yalakadan başka bir şey değilsiniz.

Okan Bayülgen okuyacak veya okumayacak bilmiyorum ama ona şunu söylemek istiyorum: Yaptığın işe sonsuz saygım var, harika işler çıkarttığın kesin bir şey. Medyada birçok şeyin ezberini bozan birisin. Anarşistsin, yol gösterensin, her şeye eyvallah. Fakat sırf senin linkini vereceği bildiği için yazı yazan insanlara neden referans olursun? Kendim için demiyorum. Bende zaten medya hastalığı yok. Ama o kadar güzel, o kadar bilgi dolu, o kadar güncel konularla ilgili bloglar var ki, onlara niye referans olmazsın?

Şahsen bana övgüler yazan, yalakalık yapan bir bloggerı değil de keşfedilmemiş ama müthiş yazılar yazan birine referans olurum ben.

“Anlaşılan zoruna gitmiş” diyenler çıkacak mutlaka. Zoruma gitmek değil bu. Sadece o kadar güzel şeyler yazanlar varken, böyle sırf blogunun linki insanlara ulaşsın diye yalaka yazılar yazanları anlayamıyorum. Birkaç yıl öncesine kadar neredeydi Okan Bayülgen sevginiz? Veya yaptığı programlara övgüler? Okan Bayülgen 15-20 yılı geçkin süredir program yapıyor. Ha? “Ya o zaman blog açmayı bilmiyorduk hebele hübele.” Hadi canım hadi.

Yalakalar sinirlenecek, fakat bu böyledir. Çocukluğundan beri kahramanın Okan Bayülgen ise, sen TV izlemekten başka bir bok yapmamışsın. Kusura bakma, saygılar.

Not: Twitter kullanmayanlar için söyleyeyim: “RT etmek” yani ReTweet etmek. Yani yazdığınız bir şeyi diğer tüm kullanıcılara aynen aktarmak. Yani referans olmak gibi bir şey. 

Siverek, Napoli’nin kazasıdır…

“Bir gün nereli olduğumu sordular.
- Babam Siverek’lidir dedim.
Siverek adına şaştılar, hiç duymamışlar.
- Nerdedir bu Siverek? Dediler.
- Siverek Napoli’nin kazasıdır dedim.
Düşündüler bir süre, birbirlerine bakındılar.
- Biz İtalya’yı çok iyi biliriz. Yanlışınız olmasın. Napoli’nin böyle bir kazası yoktur.

Siverek İtalya’da olsa bileceklerdi. Siverek Urfa’nın bir kazasıydı. Urfa da Türkiye’de bir şehirdi.

Bizim memleketin insanları iyidir, akılları çoktur; İtalya’yı bilirler, Fransa’yı bilirler. Çinistanı, Falanistanı bilirler, lakin kendi yurtlarını bilmezler. Dünyanın öte ucundaki ülkelerin yardımına koşmak için can atarlar. Onlar için şiirler yazar, onlar için ağıt yakarlar. Falanistan köylüsünün acısını anlatan kitaplar kapışılır, benim memleketimin insanlarına sırtları dönüktür, onları görmezler, göremezler.”

Yılmaz GÜNEY

Bir delinin dünyası – Son

okurken dinlenebilir: http://fizy.com/#s/1ahl6b

Nasıl bir gençlik olacağı hala ülkede tartışılıyorken ben deli olmayı seçmiştim. Hem deli gençlik, kindar gençlikten daha iyidir. Aslında deli olmayı da ben seçmedim, bana göre değilim ama bana öyle diyorlar. Bende onlar kırılmasın diye “hayır deli değilim” diyemiyorum.

Yalnızlık ve eskilerden kalan son kırıntılar kafamı bir çocuğun küçük bir teknolojik aleti kurcaladığı gibi kurcalıyordu. Sanki başımın içinde 4 yaşında bir velet ve sürekli sorulan sorular… Okuduğum kitaplardan bir tat, izlediğim filmlerden bir zevk alamaz hatta ve hatta konusuz film izleyemez olmuştum. Her sabah uyandığım gibi uyandım yine. 4 saatlik uyku uyumuştum her zamanki gibi. Ve yine eşofmanlarımı odanın ortasına bırakmıştım, geç kalacağım korkusuyla. Giyimim mi? Pek dikkat çekici bir giyimim yoktur. Giyime önem vermediğim için çoğu insana göre çirkin giyinirim. Ya da hep aynı şeyleri, ya da özensiz şekilde.

Durakta otobüsü beklerken karşıdan gelen güzelliği fark etmiştim. Sanki bir melekti ve yavaş yavaş süzülüyordu… Aslında melek tasvirlerini bugüne kadar hiç doğru bulmamıştım ama melek tasviri yaparken anlatılmak istenen ‘daha önce hiç görülmeyen bir güzellik, ya da süzülerek yürüme, ya da uçma’ olabilir. O masum gözleriyle baktığı her yere iyilik aşılıyormuş gibiydi. Gülümsemesini henüz görememiştim ama cennete yaklaşmak gibiydi ona bakmak. Arabalar durmak bilmiyordu ve işe geç kalmamak için yol vermeyen arabalar.

Bineceği otobüs gelmişti ve o karşıya geçememişti. Otobüse yolcular binmiş ve gitmek üzereyken onun suratını astığını ve çok üzüldüğünü gördüm. Otobüs şoförüne “bir dakika, gelen var” dedim. Ama arabalar hala durmak bilmiyordu ve o gelip otobüsüne binemiyordu. Aklıma dahiyane bir fikir geldi ve birden kendimi yolun ortasında buldum. Tam olarak ortası olmayabilirdi, sonuçta ölçmemiştim. Aşağı yukarı ortasıydı. Arabalara “bir dakika” dercesine elimi havaya kaldırdım. Durdular, sonuçta hiçbiri katil olmak istemiyordu. Sonra yolun karşısındaki güzelliğe döndüm ve “buyurun hanımefendi” dedim. Gülümsedi ve karşıya koşa koşa geçti. Otobüsüne bindi ve gitti. Bunların hepsi 10 saniyede oldu.

Dünyaya döndüğümde arkamda, korna seslerinin içinde uyandım. Ve kızgın şoförler. Hepsi camları açıp bana küfür yağdırıyordu. “Ulan Allah’ın delisine çattık sabah sabah iyi mi” diyordu birisi. Bir insana yardım etmek, bu da beni mutlu eden bir şeydi. Bir teyzeyi de karşıdan karşıya geçirmekte beni mutlu ediyordu. Ben bunu seviyordum, parayı değil. Ardından bir arabayı bana yaklaşır gibi hissettim. Arkamı dönmemle, havaya uçmam bir oldu. En son ayakkabılarımı havada benimle uçarken görüyorum. Havada uçuyorum ve hala gülümsüyorum.

Ani bir hızla -havada 5 saniye kadar bir süre geçirdikten sonra- yere çakılıyorum. Burnumun kırıldığını hissediyorum, sağ kolum ikiye ayrılmış, bir ayağım başka tarafa, diğer ayağım başka tarafa bakıyor. Dünyada kaldığım sürece yaptığım tüm kötülükler, tüm aşklarım, tüm nefretlerim, tüm sevdiklerim gözlerimin önünden bir bir geçiyor. İnsanlar başıma toplanıyor. Mutlaka pantolonumu ve montumu çıkaracaklar… Ah annem, sen boşuna mı söylerdin. “Ne olur ne olmaz temiz çamaşırla gez her zaman” diye. Seni dinledim annem, şimdi deli oğlun ölüyor, hemde temiz çamaşırlarıyla. Ben ölüyorum. Ben ölüyorum ve herkes çığlık atıyor. Gözümün önüne başımdan akan kanlar geliyor, sonra burnuma damlıyor ve ben ölüyorum. Kim için ölüyorum diye düşünmüyorum. Böyle olacağı varmış diye düşünüyorum. Düşünemiyorum. Daha doğrusu artık düşünemiyorum. Ve yazamıyorum. Ve…

devran bostancıoğlu / denemeler

Foto-Söyleşi #12

Her şey insanın kendisinde bitiyor. Aşk, sevgi, iş, başarı veya başka bir şey. Sen acı çekmek istiyorsan çekersin. Sen aşık olmak istiyorsan olursun. Kimse, kimseye acı çektiremez. Sen neyi istiyorsan onu yaşıyorsun. Acı çekmek istemeyen birisi bir süre kendini kötü yapan şarkılardan uzak durur ve görür ki artık acı çekmiyor. İşte her şey böyle. Her şey bizde bitiyor. Hepsi akıl oyunlarından ibaret.

Hepimiz kendimize bir model arıyoruz. Hayalimizdeki insanın boşluğundan sıkılıyoruz ve oraya birilerini koymak istiyoruz. Sonra buna aşk diyoruz. Sonra aşk tatmin etmiyor, buna seks diyoruz. Sonra sekste yetmiyor, buna ayrılık vakti diyoruz. Sonra başka model oluşturuyoruz, sonra başka, daha sonra bambaşka… Kimse, kimse için ölmez ve kimse vazgeçilmez değildir. O halde ne bok yemeye “sensiz yaşayamam” diyoruz? Dedim ya, aklımızla oynadığımız oyunlar işte.

Ve yine, bir zamanlar seviştiğiniz banklar boş kalıyor.

Bir kıza nasıl açılırsın?

Bir kıza açılma taktikleri…

Bodozlama giriş:

-Pardon bakar mısınız?
-Buyurun?
-Ben size aşık oldum.
-Lütfen gider misiniz?
-Dinlemezseniz gitmem.
-Gitmezseniz dinlemem.
-E ne olacak şimdi?
-Bilmiyorum.
-Şu gelen teyzeye soralım bari.
-Teyzeciğim bir dakika bakar mısın?
-Elimdeki poşetleri taşımazsanız bakmam.
-Haydaaaaaaaaaaaa?

Ona hünerlerinden bahset:

-Pardon bakar mısınız?
-Buyurun?
-Ben çok iyi bağlama çalıyom he.
-Gider misiniz?
-Sanata da ilgim var.
-Kardeşim, git başımdan ya.
-Çok iyi giderim, gerçekten.

Ona komik görün:

-Pardon, bakar mısınız?
-Buyurun?
-Ben çok iyi gitar çalıyorum, sizde çok iyi saksafon çalıyor olmalısınız.
-Orospu çocuğu seni adi hayvan pis şerefsiz sapık.
-Espri manasında şey etmiştim, tamam vurmayın, tamam, lütfen. 

Ona sempatik görün:

-Pardon, bir şey sorabilir miyim?
-Buyurun?
-Buradan şu otobüs kalkıyor mu?
-Evet.
-Aslında ben o otobüse binmek istemiyorum. Sizinle konuşmak için sordum. Aslında sizinle tanışmak için yani. Nasıl konuşayım diye sormadığım kimse kalmadı. Hatta “oğlum bu sevdadan vazgeç” diyeni bile oldu…
-O kişiyi dinlemelisiniz.
-Ukala.

Mevlana taktiği: Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol:

-Bi baksana sen bana ya.
-Ne oluyor ya?
-Ne o öyle artist artist hareketler. Hoşlanıyoruz işte. Dikkatini çekmek için daha ne yapayım bilmiyorum.
-Dövseydiniz?
-Ağzını burnunu kırarım.
-Kendin ol dedik, bokunu çıkar demedik.
-Pardon ya.

Ona saf aşık görün: Saçmala:

-Pardon, bu Yunanistan’ın hali ne olacak?
-Anlamadım?
-Bence BMC.
-Ne diyorsunuz?
-Olabilecek en iyi şeyleri diyorum, futbol sadece futbol değildir.
-Karıştırdınız sanırım.
-Sizin karşınızda insan böyle oluyor sanırım.
-Saf olduğunuz kesin de, aşık olduğunuz konusunda hala karar veremedim.
-Sana bir şey söyleyeyim mi?
-Evet?
-Ben bunu yarın yüzüne şaaak diye söylesem, mal gibi kalır hiçbir şey söyleyemezsin. Şov yapma boşuna yani.
-  ?!?!?!?!

Ona çok romantik görün:

-Pardon, bakar mısınız?
-Buyurun?
-Şu an bir melekle konuştuğuma inanamıyorum, beni çimdikler misiniz?
-Tabi.
-Ve şu an bir melek beni çimdikliyor. Rüyada olmalıyım.
-Çok tatlısığğğğnnn.
-Aslında değilim. Sizi tavlamak için bu sözleri söylüyorum. Sizi tavladıktan sonra bu sözleri bir daha nah duyarsınız!

Ona umursamaz görün:

-…
-…?
-Umursamıyorum.
-Tamam.
-Te Allah’ım ya. Ben kimlerle konuştum, seni mi umur sayacağım?
-Sorun yok.
-Sizi umursamıyorum, bu sorun değil mi?
-Hayır.
-Tamam, gideyim ben o zaman?
-İyi olur.

Ona görünme, en iyisi.

devran bostancıoğlu / diyalog denemeleri

Tüketim toplumunun teknik analizi

Son günlerde sıkça duyduğumuz “Tüketim Toplumu” sözcüğü, aslında ilk duyduğumuzda beynimizde oluşan imgelerden daha derin bir konudur ve mutlaka irdelenmesi gerekir. Televizyonda ciddi bir tartışma programında, bu sözcük karşısına çıktığında, duyar duymaz diğer kanallara geçip, dizi izleyen, popüler kültürün esiri olmuş ve maalesef toplumun büyük bir bölümünü oluşturan, evrimini tamamlamamış primatlar için bu yazı aşırı derecede ağır ve uzun olacağından dolayı primatların okumamasını rica ediyorum.

Tüketim toplumu sözcüğünün bilimsel ve teknik tanımını yapacak olursak; “Para kazanmak için hayvan gibi çalışıp daha sonra kazandıkları parayı bilinçli veya bilinçsizce harcayarak tekrar patronlarına veren topluma Tüketim Toplumu denir”. Bu bilimsel tanımı biraz açmak için en yakın örnek olan kendimize bakalım, ortalama bir maaş kazanmak için neler yapıyoruz. Daha sonra onların bitmek bilmeyen süslü reklamları sayesinde bir çırpıda harcıyoruz. Kazandığımız paranın çok büyük bir oranı dev şirketlere tekrar dönüyor.

Yapılan araştırmalara göre ABD’de ve gelişmiş kapitalist toplumlarda harcamaların sadece %20’si civarı zaruri ihtiyaçlara gidiyorken, gereksiz harcamalara 4 katı bir para harcanıyor. Bununla yetinmeyen patronlar kredi kartını icat ederek insanların olmayan paralarını da alarak onları modern köle haline getirmeyi başardılar. İngiltere, ABD, Kore ve benzeri bir çok ülkede insanlar kredi kartlarının limitlerini zorladılar ve sahip oldukları son mallarını da bankalara kaptırmaya başladılar. Ülkemizde de durum bundan farklı değil zaten.  ABD’de üniversiteyi bitiren gençlerin nerdeyse tamamı kredi kartı borçlusu olarak mezun oluyor. Borçlarını ödemek içinde  “Ne iş olsa yaparıhh abi….”  diyerek, okumuş ama ucuz iş gücü oluyorlar. Şimdi aklınıza şöyle bir soru gelebilir “Baba okumuş adamlar kanmasınlar!…” Kanmasınlar demek kolay, günlük hayatınızda karşılaştığınız medyaları bir düşünün, TV, internet, reklam panoları, gazeteler, ve hatta elbiselerinizin üstündeki logolar ve simgeler, hepsi sizin uyumanız için ninni söylüyor. Sistem sorunsuz işliyor çünkü insanların beynine verilen mesajlar onların sürekli uyumasını sağlıyor. Sistemi tasarlayanlar yüzyıllardır bu işi yapıyor, bilgi birikimleri fazla ve teknoloji sayesinde toplum mühendisliğini dibine kadar kullanabiliyorlar. Farkında olup da uyanmaya çalışan insanlar bir şekilde susturuluyor yada primatlar tarafından “deli, antisosyal, gominiss, kafir ve hatta sapık” olarak nitelendiriliyorlar… Şimdi bu kadar serzenişten sonra bakalım tüketim toplumunun mihenk taşları nelermiş:

REKLAMLAR: Bitmek bilmeyen reklamlar artık hayatımızın bir parçası ve Tüketim Toplumunun en önemli motorudur. Çevrenize bir bakın, televizyona, gazeteye, alış veriş merkezlerine, herkes bir şeyler satmak istiyor size. Ürettiği ürünü satmak, hizmeti satmak, sürekli bir şeyler size aldırılmaya çalışılıyor. Hatta ekonomik sistem zora girince reklamlar çıkıyor karşınıza

 “Alın verin, ekonomiye CAN verin” mottolu reklamlar… Ekonominin düzelmesi,  patronların daha fazla köle çalıştırması için sizin alışveriş yapmanız gerekli. Siz yeter ki alın, ekonomi için CANınızı verin.  Her şeyinizi verin…  Reklamlar toplum mühendisliğinin en güzel örnekleridir. İnsan beyni sevindiği, üzüldüğü, kızdığı ve benzeri duygusal anları asla unutmaz. Yayınlanan reklamların çoğu insan duyguları üzerinde provokatif bir etki yaratarak onların bilinçaltına yerleşirler.  Sürekli o ürünün aklına gelmesini sağlarlar. İhtiyaç duyduğunu hissetmesini sağlarlar.

TEKNOLOJİ : Her tür teknolojinin reklam aracı olarak kullanılması bir yana gerekli gereksiz her teknolojinin ihtiyaç gibi lanse edilmesi buna güzel bir örnektir.  Ticaret hacminin artırılmasında önemli bir alandır teknoloji. Özellikle dijital çağın başlamasıyla her türlü bilişim aracının pc, cep telefonu  vb. tüketimi  artmıştır. IT üreten firmalar amansız bir yarışa girmiş ve sürekli yeni ürünleri piyasaya vererek; “ayfon 3’ün hafızası 8 cigabayttı, yenisinin hafızası 16 cigabayt lan, hemen almalıyız” gibi enteresan diyalogları duymamıza sebep olmuştur.

KADINLAR : Kadınlar tüketim toplumu için 2 şekilde kullanılır. Birincisi ürün pazarlama için meta olarak, ikincisi direk tüketici olarak.

Şimdi birinci maddeyi açalım, araba fuarlarını düşünün çıplak bir kadın vücudunu bir mal gibi sergileyerek ürünün satışına yardım eder. Burada kadın bir mal gibi kullanılarak vücudu, ürünün satışı için kullanılır. Erkeğin bilinçaltına da araba ve kadın fantezisi sokulur,  bir taşla iki kuş vurulmuş olur. Kadınlar sadece araba reklamlarında değil her türlü ürünün satışında kullanılan birer meta haline getirilmişlerdir. Televizyonunuzu açın parfüm reklamından, elbise reklamına, gıda ürünlerinden, erkek malzemelerine her türlü reklamda yarı çıplak vaziyette kullanıldığını göreceksiniz.

 İşin garip tarafı buna itiraz edemezsiniz çünkü kadınların vücudunu sergileme hakkı olduğunu savunan panter feministler tarafından ağzınıza sıçılabilir. Ne yapalım kadınlar mutluysa bize bok yemek düşer. Mutlu olmaları da normal, yine araba fuarlarına geri dönelim, “kıroyum ama para bende” felsefesindeki  fuara gelen zevat “arabaya da binerin, karıya da binerim” deyip, gündüz fuarda gördüğü kadınla gece satranç oynar… Gerçekler hikayelerden daha anormaldir…

Kadınların ikinci özelliği ise çok iyi birer tüketim makinesi olmalarıdır.  Bir alışveriş merkezine girdiğinizde sayın bakalım mağazaların kaçı kadınlara yönelik .  Alışveriş esnasında kadınların beyninin sol lobu duruyor. Beynin sol lobunda mantık devreleri bulunur.   Bundan dolayı mantığını kaybeden kadın hunharca alışveriş yapar sistemin çarklarının dönmesini sağlar.

POPÜLER KÜLTÜR : Genç nüfus alışverişin motorudur, dolayısı ile genç nüfusun tüketim toplumuna entegre edilmesi için popüler kültür kullanılır. Nedir popüler kültür? Bilimsel bir tanım yapacak olursak, “Gençliğin düşünmeden yaşamasını, düşünmeden eğlenmesini, düşünmeden sevişmesini , düşünmeden para harcamasını kısacası her şeyi düşünmeden yapmasını sağlayan tüketim kültürüne, Popüler Kültür denir.” Popüler kültür gençlik üzerinde öyle etkili oldu ki maddi kaynakları tükettikleri gibi kendi psikolojilerini de bitirdi. Yeni nesil artık saygıyı, sevgiyi de tüketim objesi olarak görüyor maalesef. Popüler kültür hediye alınmasını zorunlu hale getirdi. Sevgililer günü, kadınlar günü, babalar günü, bilmem ne günü diyerek insanların piyasaya para aktarmasını sağladılar. Sanatçılar gençlerin hayatlarını sınırsızca yaşamlarını, sınırsızca para harcamalarını telkin ettiler. Ahlaki dejenerasyon (yozlaşma) ile onları düşünemeyen, uyuşturulmuş ama para harcayan birer nesil haline getirdiler.

Evet yukarıda tüketim toplumu için en önemli öğeleri anlatmaya çalıştık. Götümüzü yırtsak da bu tip yazıların insanlar üzerinde etkili olmayacağını biliyorum ama ne yapayım yinede yazdım.

Geçen yıl Amerikalılar ülke ekonomisini yöneten %1’in bulunduğu Wall Street’i işgal etmeye çalıştılar, birçok eylemler oldu ama Arap devrimleri kadar gündeme getirilmedi. Şimdi bazı Amerikalılar pasif direnişe geçtiler, arabalarına binmiyorlar, zaruri ihtiyaçları dışında alışveriş yapmıyorlar. Kredi kartlarını kapattılar, bankalardaki paralarını çektiler.

Yazan: ARMARIEL

Haftanın özeti #74

  • Haftanın kitabı: Pis Moruğun Notları, Charles Bukowski
  • Haftanın en beğenilen yazısı: Kitaplar, filmler ve sığırlar
  • Haftanın şarkısı: Zeynebim, Erkan Oğur – İ.H.Demircioğlu
  • Haftanın blogu: http://fildisikule.wordpress.com
  • Haftanın sözü: “Bir kere esrar sanıldığı kadar harikulade bir şey değil. Allah aşkına, esrar içimi serbest bırakılsa içenlerin yarısı bırakır meredi. İçki yasağı yüzünden alkolik olanların sayısı anneannemin siğillerinden fazladır. Sadece yasak şeyleri yapmak ister insan. Kim her akşam karısı ile yatmak ister ki? Ya da haftada bir?” Charles Bukowski
  • Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken adlı kitabı da bitti bitecek.
  • Bu üstteki blog var ya, çok iyi bilgiler veriyor.
  • Fetih 1453′ü izleyeyim diyorum da, sinemaya gidecek kimse yok.
  • Fizy, bir sen bozmamıştın be.
  • İçki masasında verilen sözler tutulmaz.
  • Arif’in Manchester’a attığı golü ararken kendini Songül Karlı’nın göğüslerinde bulan insan gibiyim.
  • Topkapı Sarayı’nda sevişen işçileri yakalayıp kovuyorlar. İşte Muhteşem Yüzyıl. İşte saray fantezileri. Buyurun, izlemeye devam edin.
  • Televizyon, senden nefret ediyorum. Boş beyinli insanlar dolu etraf.
  • O değilde geçen bir forumda “sakal nasıl çıkar” diye bir konu açmışlar. Herkes işte, badem yağı sür, sarımsak sür beklet, yumurta sür, yok sadece tıraşla yazmış.Ve çoğu “şunu yaptım, şimdi sakallarım Ahmet Kaya’nın sakalını geçti” demiş. Birisi 14 yaşında, birisi 15, birisi 13, birisi 18… Ve biri tam da düşündüğüm yorumu yapmış, okuduğumda gülmekten öldüm: “Arkadaşlar ben de 11 yaşındayım, yumurtayı bir güzel pişirip yüzüme sürdüm, beklettikten sonra yüzüme sürdüğüm yumurtayı ekmeğe banıp yedim, şimdi Ahmet Kaya’nın 2 katı sakalım var.”
  • “Ne zaman vaktin var? dedi. Her zaman. Ona bu sözü söylemedim tabii. Her zaman vakti olanlara saygı duyulmaz.” Oğuz Atay / Korkuyu Beklerken
  • “Havaya girdin mi, Galatasaray çakar sana.” Rıdvan Dilmen http://s14.directupload.net/images/120217/bayrvr73.swf
  • İç çamaşırlarımı ve çoraplarımı elde yıkadıktan sonra -makine yok- bloglara bir göz atayım dedim. Düşünce Sandalı diye bir blog gördüm. Sağ menü komple aynı, benim blogun aynısı. S.U der ki; yapmış aynı benim gibi. Ama altına benim dediklerimi yazmış. Ve isim belirtmemiş. Haftanın özeti yapmış, benim özetlerde bir kaç söz alıp paylaşmış, yine isim belirtmemiş. Hepsini kendine mal etmiş. Adama “emek hırsızlığı yapıyorsun” diye mesaj atıyorum güzel bir dille uyarıyorum. Bana “etkilenmiş olabilirim haberim yok” falan diyor. Nihayetinde özür de diliyor tabi. Kızdığım tek nokta şu: Hayır yani, tamam almışsın benim bloğu aynen oraya, etkilenmişsin eyvallah, ama ismi paylaşmazsan altında bu “hırsızlık” olur yani.
  • Güney Afrikalı 28 yaşındaki ünlü kriket oyuncusu Haşim Amla, takımının sponsoru olan alkol firmasının reklamını giydiği formaya yazdırmıyor.. Bunun karşılığında her ay 500 $ ceza ödüyor.
  • Normal bir hattan mesaj geliyor bana: “Tebrikler! Değerli Müşterimiz 4 Büyük Takımın Taraftar Formasını Hediye kazandınız. Hediyenizi almak için hemen arayın: 0216 370 22 **” Ve ben cevap atıyorum bunlara, çünkü normal hat, mesaj gider: “Nereden müşterin oluyorum lan senin? Hem ben Göztepe’liyim, ne yapayım 4 büyüğü. Hadi kaybol.”
  • Patronumun kütüphanesine bayıldım. Oradan 4 kitap aldım, bitirince almaya devam edeceğim. Çok sağ olsun.
  • HTML5 – NetBeans Arayüz Düzenleme – JAVA JSF ve Android Eclipse Arayüz Geliştirme… Çalışmalar devam ediyor…
  • Yazamadığım konusunda herkes hemfikir ise, yazmaya 3-4 sene ara vermeyi düşünüyorum. Bakalım, düşünüyorum şimdilik.
  • Bloga yeni bir yazar transferi yaptım elbette. Onun müthiş yazıları süsleyecek yine buraları.
  • Yoruldum ulan.
  • Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa? Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi. Sabahları dilimizde akşamdan kalmış bir küfür, salonlar, piyasalar ve Kapıağası Durağı.
  • Bir sonraki yazı: Tüketici Toplum

O mahur beste çalar, Camilla ile ben ağlaşırız

Salvador Dali'nin kadın çalışması

Girişi M.A.Birand gibi yapmak istiyorum: “Real Madrid’in mavisinin Cumhuriyetin kırmızısına Galatasaray’ın sarısının İstanbul’un sokaklarına, ıııııhhh, şey, şimdi haberlere geçiyoruz.”

Attila İlhan’ın şiiri olan, Ahmet Kaya’nın söylediği şarkı Mahur’da geçen müjgan (küçük harfle başladım çünkü devamını oku) aslında bir kişi değil, kirpik anlamında kullanılmış. Müjgan’la derken orada kirpiklerle beraber ağlamış aslında şair Attila İlhan. Sonuçta Denizlere yazılan bir şiir, Müjgan nereden çıktı ki? Tabi insan başta Müjgan’ı yüksek ökçeli ayakkabı giymiş, harika bir hatun sanıyor. Ya da harbi bir hatun çünkü, her hatun bir erkekle ağlamaz. Gururu vardır onların, aslan parçaları.

John Fante’nin harika eseri olan Toza Sor adlı kitabını Bukowski, “benim çıkış noktam, yazar olma sebebim” diye açıklıyor. Fante’nin Arturo Bandini kahramanını sevmemek elde değil. Murat Menteş’in romanlarında ki Abidin Dandini kahramanı ile karıştırmamak gerekir tabi. Bandini’nin sevdiği bir kadın var. Camilla… Bandini, onunla oturup ağlarken kendinizi öyle kötü hissediyorsunuz ki, “bunu yapma Bandini” bile diyebiliyorsunuz. “Yenilme şuna” diyebiliyorsunuz. Bandini’yi asla hak etmeyen, sürekli onu döven ona söven Sammy’yi seven ve Bandini’nin yazarlığını kullanan birisi bu Camilla. Zira kadınları bilirsiniz, acı çekmeye ve çektirmeye bayılırlar.

Mutlu olmak onlara göre şöyledir: “Ay çok güldük, başımıza bir iş gelmese bari.”

Yani mutluluğunda bir sınırını çizmişlerdir kendileri. Oysa ki sonsuz bir şeydir mutluluk. Çizilecek tek şey varsa, o da bir kadındır. Bir kadın çizeceksin, saklayıp gömeceksin. Bundan ötesi mi var?

Şimdi işte tam da mahur beste zamanları. Yalnızlığımın en saf zamanlarında bulurum ben şairlerin o vurucu cümlelerini… Ve yine o mahur beste çalar, Müjgan ile ağlaşamıyoruz. Sonuçta müjgan bir kirpik ve Camilla ile ağlaşıyoruz.