Gece yine kitabım elimde uyumuşum. J-P. Sartre’ın ‘İş İşten Geçti’ kitabını okuyorum bu aralar. Kitabımı usulca elimden bırakıp uyuya kalıyorum. Sabah her zamanki gibi uyandım. Beş dakika kadar tavana baktım ve ereksiyon halinin geçmesini bekledim. Bu sabahları her erkeğin başına gelen bir şeydi, fazla şaşırmamak gerek.
Kendi kendime homurdanarak kalkıp pencereyi açtım. Hava farklı değildi. Diğer günler de olduğu gibiydi. Güneş görünmüyordu. Her yer binaydı. Her zamanki gibi. Güneşi görmek için can atıyorum bazen. Güneş, bana sarı rengiyle saflığı, beyaz rengiyle ise masumluğu anımsatıyor. Alçakgönüllü olmamı hatırlatıyor. Pencereden aldığım soğuk hava için şükredip bilgisayarıma yöneldim. Vivaldi’nin dört mevsimini açıp bugünkü notlarıma baktım. Şaşırdın mı? Tabiki hayır, ben plan yapmam. Notlarım sadece hissettiğim duygulara karşılık geliyordu.
Vivaldi’nin dört mevsimi gibiyim, bazen kış, bazen yaz, bazen ilkbahar ve baharın sonu yok.
Bir şeyler yiyip, kitabımı elime aldım yine. Sonra kuzenimin geleceği aklıma geldi. O gelene kadar sarı, çürük rengi kaplı not defterimi alıp bir şeyler karaladım. Onu her karaladığımda, o da beni karalıyordu sanki. Kuzenim sonunda geldi ve onunla Kadıköy’e indik. Bana kilo aldıkça çok yakışıklı olduğumu söyledi. Ona teşekkür edip, Kadıköy caddelerinde gezmeye başladık. Kitaplar aldık, fotoğraflar çektik.
Ece Temelkuran, Ada Kitabevi’ne gelmişti ve imza dağıtıyordu. Sadece imza alıp ona merhaba demek için kitabı alan o kadar çok insan vardı ki, bunu ben sevemiyorum. Ece Temelkuran’ın araştırmacı kişiliğini ve duruşunu sevmişimdir. Ama onun kitabını almayı düşünmüyorum. Ece Temelkuran’ın yıllar önce şu aralar yazdıklarının tam tersi yazdıklarını biliyor muydunuz? Para, farklı bir güçtür.
Daha sonra Franz Kafka Cafe’ye gidip oturduk. İkimiz de orayı çok merak ediyorduk. Neden mi? Adını neden böyle koyduğunu, oradaki ortamı, sinerjiyi ve içerideki insanları… Öncelikle içeride beklediğimiz örümcekler yoktu. Her yerde bir Gregor Samsa beklemiştim ben. Böyle üstten düşen örümcekler, masaların üstünde gezen örümcekler falan. Neyse, içerisi karanlık bir ortam. Mum ışıklarıyla ve kitap ışıklarıyla aydınlatılmış sadece. Her şey görünürde farklı ve hoştu. Ama o kadar fazla ses kalabalığı oluyor ki, çıkıp “bir dakika susar mısınız arkadaşlar” diyesin geliyor.
Yazar burada kendisine özeleştiri yapıyor: Starbucks’ta 10 TL verip kahve içenleri eleştiriyorum ama gidip böyle bir kafede 10 TL’ye bir içecek içebiliyorum. Ardından Burger King’e gidip bir şeyler yiyorum. Kendimi kınıyorum. Adi hayvanın tekiyim. Aynı zamanda yalancı.
Cafe güzel fakat ortamı beğenmedim. Fazla ses var, ben sessiz ortamları severim. Dışarı çıktık. Elbette bir yeri, bir şeyleri eleştirmek istiyorsan gidip yerinde görmelisin. Ben Starbucks’a da gitmiştim önceden. Yoksa eleştiremezsin. Okumadığı bir yazarı eleştirmek, eşeklikten başka bir şey değildir. Tezi kuvvetli olan biri seni hayattan soğutabilir. O yüzden yerinde görmeden eleştiri yapamazsın.
Sana çok bakıyorlar dedi kuzenim. Dikkat etmiştim bende. Ama şımarmadığım için utanıyordum. Galiba yakışıklı oluyorsun dedi kuzenim. Ve sonra aramızda şu diyalog geçti:
- Devran, sen hiçbir zaman yazar olamayacaksın.
- Neden?
- Çünkü yakışıklı olmaya başlıyorsun.
- Nasıl yani? Yakışıklı yazar yok mudur? Ayrıca ben kendimi dediğin kadar görmüyorum.
- Çok az vardır, hatta yoktur. Sadece bize çok iyi hissettirirler yazdıklarıyla yazarlar, o yüzden gözümüze güzel gelirler.
- Yani peki niye olamaz?
- Çünkü kadınlardan zaman bulamayacaksın yazmaya.
- Sana geleceği göremiyorsun demişler miydi önceden?
- Görürüz.
- Elbette görürüz.
- Peki, neden kendini dediğim kadar bulmuyorsun?
- Kendine aşık olan adam halk aşığı olamaz!
- Kimin bu?
- Vedat Özdemiroğlu.
Hayalimdeki ülke İtalya’nın en güzel şehirlerinden birisi olan Venedik’in tablosunu alıyorum. Çizilmiş, fotoğraf değil. Pahalı değil, her yerde görebilirsiniz onları.
-Ne kadar bu?
-Sana 5 olur.
-Benim ne özelliğim var?
-7 TL normalde, istersen 7 ver.
-Hayır, sende mi yakışıklı görüp fiyatı indirdin onu merak ettim. 5 iyidir. 5 candır.
Bunları neden mi anlattım? İnsanların anılarından herkes farklı bir şey çıkarabilir. Kimisine boş gelir, kimisine anlamlı, kimisine ise öğretici. Bazen boş yazmak gerekir, hep doluluk insanları fazla isteğe yöneltir.
devran bostancıoğlu / yazı denemeleri
“Bunları neden mi anlattım? İnsanların anılarından herkes farklı bir şey çıkarabilir. Kimisine boş gelir, kimisine anlamlı, kimisine ise öğretici. Bazen boş yazmak gerekir, hep doluluk insanları fazla isteğe yöneltir.”
fazla güzel olmuş.. :)
teşekkürler :)
bende şurayı çok beğendim:
“Vivaldi’nin dört mevsimi gibiyim, bazen kış, bazen yaz, bazen ilkbahar ve baharın sonu yok.”
yüreğine sağlık.
‘Kendimi kınıyorum. Adi hayvanın tekiyim. Aynı zamanda yalancı.’
bende burayı.
Nedir benimle alıp veremediğiniz?
Ne alaka ya ? Sadece her zaman için özeleştiri hoşuma gider ? Yanlış anlamayın lütfen !
Zaten bu bir denemedir.
Yorumumu silebilirsiniz. Hatta artık anonim olmaya karar verdim hatta hiç yorum yazmamaya. Ama okumamaya değil.
nasıl isterseniz efendim…