İllüminati 10 – Kral Süleyman’ın Hikayesi (The Story of The King Solomon)

“Bazı Kabalistlere göre, Kral Davut ve Kral Süleyman Kabalacı Majikal(büyü) Sanatlar ile harikalar yapabiliyorlardı. Pentagram (beş köşeli yıldız) Süleyman’ın Mührü ve Heksagram(Altı köşeli yıldız) Davut’un kalkanı olarak bilinirdi.”

Sefer Yetzirah, Westcott and Mathers, 1888

Hz. Süleyman, Tapınağın yapımında cinleri kullanıyordu, bu cinler Hiram Usta’nın emrinde çalışıyorlardı ve tapınağın duvarını örüyorlardı, yeteneklileri heykeller, süs eşyaları yapıyor bazıları ise denizin altından inciler çıkarıyorlardı. Tapınağı yapan duvar ustası cinlere Mason deniyordu.  Günümüz masonluğunda ileri derece masonların bazı ileri seviye cinlerden emir aldıkları anlatılmaktadır. Acaba Hz. Süleyman döneminde insanlara hizmet eden Mason cinlerle, şu anki insanlar yer mi değiştirdi?  Veya şu an cinler masonları kullanarak insanlardan intikam mı alıyorlar? İşte bu yazımızda bu konuyu irdelemeye çalışacağız.

Tarih boyunca Orta doğudaki semavi(tek tanrılı) dinlerin peygamberlerine baktığımızda büyük zorluklarla dini yaymaya çalıştıklarını görürüz. Seçilen peygamberlerin çoğu fakirdi ve halkın avam tabakasına hitap ediyorlardı. Güç ve iktidar sahibi olan zenginler ise onlara karşı çıkıyorlardı. İşte bu duruma istisna olarak bilinen tek peygamber Hz. Süleyman’dır.

(Hz. Süleyman’a ilahi bir güç bahşedilmişti)

Hz. Süleyman babası Davut’tan, krallığı devraldığında, sınırlar Fırat nehrinden, Sina çölüne kadar uzanıyordu. Hz. Süleyman’ın diğer peygamberlerden farklı olarak doğa üstü güçlere hakim olduğu biliniyordu. Neydi bu doğa üstü güçler, cinlere hakim olma, rüzgarı kullanma, hayvanları kullanma ve konuşabilme , görkemli binalar inşa etme vb. Süleyman Tapınağını duymayan yoktur, büyük bir mimari estetikle inşa edilmiş saray, o günlerde tebliğ amacı ile kullanılıyordu. Süleyman peygamber zamanında bölgede barış, huzur ve bolluk yaşanmıştır.

Her peygamberin karşılaştığı gibi Hz. Süleyman’da bazı zorluklarla karşılaştı. Bunlardan ilki onun büyü yolu ile bu güce eriştiği idi. İsrail oğulları her zaman olduğu gibi onun büyücü olduğuna dair söylentiler çıkarttılar. Bunun üzerine Süleyman’ın yaptığının büyü olmadığını ispatlamak amacı ile Babil’e Harut ve Marut adında iki melek indirildi, bunlar insanlara kara büyü öğretmeye başladılar. Fakat bu bilgileri öğretmeden önce insanları uyarıyorlardı. Harut ve Marut’un dünyaya indirilme sebebi muhtemelen Süleyman a.s verilen mucizelerle, büyünün farkını ortaya koymaktı. Daha sonra bu iki meleğin öğrettiği büyüler günümüzün modern masonluğunda ve Kabalasında da yerini alacaktı.

(Hz. Süleyman cinleri kendi emrinde çalıştırıyordu)

 Süleyman peygamber’in bir süre iktidarı cinlere kaptırdığı da yine anlatılanlar arasındadır. Konu Tarih-i Taberi de söyle anlatılmaktadır;

Süleyman a.s’ın bir yüzüğü vardı. Bütün insanlar, cinler, yırtıcı hayvanlar, kuşlar ona boyun eğerlerdi. O mührün üstünde İsm-i Azam yazılmıştı. Süleyman a.s ne zaman ayak yoluna çıksa, o yüzüğü Cerrade adındaki hatuna verirdi. O en ulu karısıydı.  Ona güveni vardı. Bir gündü: Yüzüğü yine ona vermişti. Kendisi su yoluna gitti. Devlerden bir Dev vardı. Kaya adında biri, o yüzüğü her zaman hile ile almak kastındaydı. Süleyman a.s ayak yoluna gittiğini görünce kendisini Süleyman a.s’ın şekline benzetti. O yüzüğü ulu hatundan aldı. Parmağına taktı. Ve Süleyman a.s’ın kürsüsüne geçti, oturdu. Bütün halk, devler, periler, kuşlar onu görünce, Süleyman Nebi sandılar. Süleyman a.s ayak yolundan çıktı. Karısı Carade’den yüzüğü istedi. Carade kadın:

-“Sen Devsin!” dedi. Süleyman a.s’ın bu sözle gönlü kırıldı, çok kızdı. Karılarının odalarına girmek istedi. Fakat kendisini hücrelere sokmadılar. Ona:

-“Sen Hz. Süleyman Nebimizin şekline giren bir devsin!” dediler. Her nereye gittiyse:

-“Süleyman a.s işte kendi tahtında oturuyor. Sen devden başka bir şey değilsin!” dediler. Süleyman a.s şaşkınlık içinde, başı dönmüş olarak sarayda çıktı. Anladı ki, Allhü Teala’dan kendisine bir bela erişmişti. Oradan tahtına geldi:

-“Ben Davut oğlu Süleyman’ım. Halkım benim kalbimi kırdı!” dedi ise de, onlar da:

-“Sen cini kavmindensin. Kendini Süleyman a.s şeklinde göstermektesin.” dediler. Bundan sonra Süleyman a.s sokaklara düştü, yürümeğe başladı. Halkın bütün inancı şuydu: Bu kişi bir cinidir, Süleyman Nebi değildir. O da kollarını açtı ve şöyle yakarmaya başladı:

-“Ya ilahi! Nebilerden çok kimseyi belalara uğrattın, Ama kendi  rızkını kendisine haram kılmadın. İşte ben tevbe ettim ve günahımı biliyorum. Artık onun gibi bir günah işlemeyeceğim.”

Şimdi yolda yürürken yerde bir parça kuru ekmek buldu. Yemek istedi kuruluğundan yiyemedi. İlerleyip yürüdü deniz kıyısına geldi. O ekmeği ıslatıp yemek diledi. Elini ekmekle suya uzatmış ve suya sokmuştu ki ansızın bir dalga geldi. Ekmeği elinden aldı götürdü. Yine yakarmaya başladı:

-“Ya İlahi rızık veren sensin. Kaç gündür ki aç açına dolaşıyorum. Bir parça kuru ekmek elime geçmiş oldu, onu da deniz dalgası aldı!” dedi. Yeniden yürümeye başladı. İleride bir insan kalabalığı gördü. Balık avlamaktaydılar. Yürüdü, onların yanına vardı. O avcılardan balık diledi. Balıkçılar ona bir şey vermediler ve onu yanlarından kovdular. Süleyman a.s onlara:

-“ Ey Kavm! Allah inandırsın ki ben Süleyman’ım. Ama bir günah işledim. O günahtan ötürü bu belaya uğradım!” dedi. Bu kavim ona inanmayıp gülüştü. Bu kişilerden biri bu kişinin:

-“Ben Süleyman’ım!” demesine kızıp onu azarladı. Bu azar Süleyman a.s’a çok ağır geldi. O kadar ağladı ki bu kişiler onun ağlamasına acıdılar. Ona her gün iki balık verdiler. Süleyman a.s o balıkları alır, şehre gelirdi. Birisini ekmek almak için verirdi, birisini de kendisi yerdi. Kırk gün ve kırk gece bu hal ile geçti. Kırk gün tamam olunca o bütün dertlilere yetişen, çaresiz kalanlara erişen,zevali olmayan, ebedi ve ezeli olan Allahu Teala hazretleri yine Süleyman a.s’dan hoşnut kaldı. Onun suçunu bağışladı. Yurdunu sarayını ona layık gördü.

Yine suçunun bağışlanacağı o gündü. Kaya cini Süleyman a.s’ın tahtına geçmiş, bağdaş kurmuştu. Hükümler veriyor yalancı hükümetler ediyordu. Ama yaptığı işler hiçte gökten inen Tevrat’a uygun değildi. Bütün din bilginleri de çevresinde oturuyordu. Hiç birisi Süleyman a.s’ın heybetinden söz açmazlardı ve tahtta oturanın yalancı bir dev olduğunu bilmezlerdi. Hatta Süleyman a.s’ın hatunları , cariyeleri bile bunu anlayamamışlardı. Ama Sahte Kaya Dev bunu söyleyemezdi. O da Şundan ötürüydü ki, ansızın tüm gerçeğin ortaya çıkmasından korkardı. Bundan dolayı da Süleyman a.s’ın ne malına ne de eşlerine zara vermemişti. Öteki Devler onun bir cin, bir dev olduğunu bilip anlayınca çok sevindiler, aralarında bayram ettiler. Ama yirmi gün geçince Kaya Dev’in arkadaşları ona:

-“Ey kaya cin! Bu mülk sana kalmaz. Ebedi değildir. Bari elin ermişken iyi bir iş işle de yarın ondan bize bir padişahlık ele geçsin!” dediler. Hemen bütün cinlerin hepsi bir yere toplandılar. Ne kadar Tevrat kitapları varsa sakladılar. İçine büyüler, cadılıklar yazdılar. Süleyman a.s’ın tahtının ayakları ki altındandı, o cadılıklarını orada gizlediler. Tevrat’ı yine önceki gibi düzdüler. Bunu da hiç kimse bilip anlayamadı. Hatta Süleyman a.s’da anlamadı. Süleyman a.s vefat edinceye kadar orada kaldı. Dünya aleminden, ahiret alemine gidince devler o tahtın ayaklarını yardılar. O büyüleri çıkardılar.

Ve halka:

-“Süleyman’a bu kitaplar gökten inmiştir!” dediler. İsrail halkı da bu kitaplardan o cadılıkları öğrendiler. Çok kişi de bu yolda devlere uydular. Fakat Hüdayı Teala cc bu kıssayı kuranı kerim’de zikrederek şöyle buyurdu:

“Halk Süleyman’ın saltanatı aleyhine şeytanların büyüsüne uydular. Süleyman o sihirlere uymadı ve kafir olmadı. Lakin şeytanlar, insanlara sihir ettikleri için kafir oldular” (Bakara 120)

İsrail oğullarının önünde ve elinde bu sihirden öğrendikleri kadarının aslı işte bu uydurma Tevrat’tandır.

Böylece kırk günden sonra halk kaya Dev’in işlerinden bıktı. Vezir Asaf’a vardılar. Olanları bildirdiler. Asaf kalktı Süleyman a.s’ın hanımlarının yanına gitti. Onlara sordu.

Onlar da

-“Şimdi kırk gün oluyor ki Süleyman a.s. bize uğramıyor!” dediler.Vezir Asaf o zaman o hükümleri verenin devlerden biri olduğunu anladı, devleri öldürmek diledi. Asaf Tevrat’ı okuyanları çağırdı. 4.000 kişi ile yalancı hükümdar kaya’nın yanına gitti. Tevrat’ı okudular. Kaya Dev orada durmadı, kaçtı. Halk Süleyman a.s’ı istiyordu. Kaya dev çaldığı yüzüğü gitti denize attı. Yüzüğü bir balık yuttu. Allah cc o balığı bir balıkçının ağına düşürdü. Balıkçılar o balığı çıkardılar. Akşama yakın, onlar Süleyman a.s’a iki balık verdiler. O da birini sattı. Birini de kızartmak için içini yardığına içinde yüzüğü buldu. Onu eline aldı, öptü, parmağına geçirdi. Kalktı şehre girdi. Halk ona koşuştu. Kendisini tahtına oturttular. O da Devlere:

-“O Kaya Dev’i bana getirin!” emrini verdi. Kendisine:

-“O denizin dibine girdi. Artık elimize geçmez!” dediler. Bir bölük peri de:

-Eğer bize biraz ihsanda bulunursan, bize bir şey demezsen, onu sana getiririz!” dediler. Süleyman a.s’da:

-“Demem!” diye söz verdi. “Çalışın, onu bana getirin!” dedi. Bunlar deniz kıyısında yüksek sesle ağlayıp hıçkırmaya başladılar. Kaya Dev denizin dibinden:

-“Size ne oldu?” diye seslendi. Devlerde:

-“Süleyman öldü!” Kaya dev bu habere sevindi. Denizden dışarı çıktı. Onların arasına girdi. Onu hemen yakaladılar. Süleyman a.s.’a getirdiler. O da bir kayayı oydurdu. Kaya Dev’i bağladılar. O kayanın içine koydular. O kayayı o bakır ırmağının içine attılar.

(Kaynak:Tarihi Taberi)

Tarihi Taberi’den anladığımız kadarıyla, Kaya devi ve diğer cinler bazı büyü kitaplarını iktidarı ellerinde bulundururlarken ilerisi için bir plan yapmışlar ve çeşitli büyü kitaplarını Süleyman’ın tahtının altına veya sarayın altına saklamışlar. Hz. Süleyman öldüğünde ise, Süleyman’ın gücü bu büyü kitaplarına bağlıydı deyip halkın, tapınağı yıkmasını sağlamışlardır. Yahudiler Süleyman’ın kafir olduğunu savunmalarının temel sebebi de budur. Kuran’da bu durum şöyle açıklanıyor;

“Halk Süleyman’ın saltanatı aleyhine şeytanların büyüsüne uydular. Süleyman o sihirlere uymadı ve kafir olmadı. Lakin şeytanlar, insanlara sihir ettikleri için kafir oldular” (Bakara 120)

(Kral Süleyman’ın devletinin sınırları çok büyüktü, kuzeyde Hititleri dize getirmişti ama doğudaki Babilleri, Bugün Irak sınırları arasında kalan bölgeyi  neden ele geçiremediği de ayrı bir merak konusudur )

Tapınağın yıkılmasından sonra İsrail oğulları asla Süleyman peygamber zamanındaki güce erişemediler. Babilliler ve Romalılardan çok eziyet çektiler. Hz. Süleyman’ın kuranda peygamber olarak anılmasından zamanın bazı Yahudileri rahatsız oldular ve Peygamber efendimizi ve İslamiyeti buna dayanarak heretic(sapkın, kafir) bir din olarak kabul ederler. Şeytan’ın emrine girdiğini zannettikleri Süleyman’ın, İslamiyet’te peygamber kabul edilmesi Yahudilerin en büyük dayanağıdır.

Süleyman peygamberden sonra tapınak defalarca yağmalanmış ve kazılmıştır. Bunu kazanların amacı diğer büyü kitaplarına ulaşmak ve Süleyman a.s. ‘ın hazinelerini bulmak olmuştur. Başta Yahudilerin kendileri olmak üzere, Babilliler, Romalılar, Yunanlılar, Persler tarafından tapınağın bulunduğu Sion tepesi defalarca kazılmıştır. Müslümanlar burayı işgal ettiğinde özellikle Tahtın bulunduğu  noktaya Hz. Ömer bir mescit yaptırmıştır, bu mescit günümüzde Hz. Ömer mescidi yada Mescidi aksa olarak anılmaktadır. Mescidin buraya yapılma amacı kazıları durdurmaktadır. Daha sonra haçlılar burayı işgal ettiklerinde kurulan “Tapınak Şövalyelerinin” merkez komutanlığı da Mescidi Aksa’dır. Tapınak Şövalyelerinin tam ismi; (Latince: Pauperes commilitones Christi Templique Solomonici / Süleyman Tapınağı ve İsa’nın Fakir Askerleri). Sizce bu isim bir tesadüf mü? Kendilerini Süleyman Tapınağının askerleri olarak tanıtan bir askeri tarikat. Tarikat zamanın Şia mezhebinin bir kolu olan İsmaili’lerden çok etkilenmiştir. Çünkü aynı düşüncelerle ezoterik(içsel) ve gizli bilgilere ulaşmak istiyorlardı, bu bilgilerinde Süleyman tapınağının altında bulunduğuna inanıyorlardı.  Şu an İsrail ile İran arasındaki çatışma acaba tapınağı kimin kazacağı meselesi olabilir mi?

(Günümüzde birçok Süleyman Tapınağı varyasyonu mevcuttur. Sarayın iç kısmının sıvı görünümlü bir madde ile kaplı olduğu ve bahçesinde cinler tarafından yapılmış çeşitli süs eşyalarının olduğu sanılmaktadır.)

İsrailliler daha sonra Babile esir düştüler ve oraya sürüldüler. Orada esir hayatı yaşayan Yahudiler, Harut ve Marut’tan Babil toplumuna kalan büyü sanatlarını öğrendiler. Hz. Musa ve Davut peygamberlerin kitabına ilave kitaplar eklediler. Talmud ve Mişna adlı iki sapık din kitabı bu esaret zamanında gelişti.  Kabala ise sözlü gelenek olarak bu zamanlarda başladı. Hz. Süleyman’ın m.ö. 900 lü yıllarda varsayılırsa, günümüz egemen gücü olan illuminati ve mason teşkilatlarının felsefi altyapısını oluşturan düşünce tarzının bu tarihten sonra geliştiğini görebiliriz.

 Tabiki Hz. Süleyman devrini bu kadar kısa bir yazıya sığdırmak çok zordur.  Kuranda birde ışınlanmaya benzer bir olaydan bahsetmektedir. Sebe melikesi Belkıs’ın Tapınağa taşınması adeta ışınlanma gibi yapılmıştır, konu  İslamiyet.gen.tr adresindeki sitede şöyle anlatılmıştır;

Hz. Süleyman (a.s.) cinlerden ve insanlardan oluşan ordusu ile kurduğu hakimiyeti, muhteşem bir saraydan yönetiyordu. Ve bu saray döneminin en ileri tekniği kullanılarak üstün bir estetik anlayışı ile inşa edilmişti. Sarayında göz alıcı sanat eserleri ve görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar, benzersiz bir estetik anlayışı ile yerleştirilmişti. Elbette Hz. Süleyman’ın bu mekâni, görenlerde büyük hayranlık uyandırıyordu.

İnsanların bu saraydan bu kadar etkilenmelerinin nedeni ise, insan fıtratına en uygun olan estetik anlayışını ve ortamı birden karşılarında görmeleri olmuştur. Zira Hz. Süleyman, yaptırdığı bu görkemli sarayı, imanın nuru ve onun getirdiği üstün bir akıl ile yaptırmıştı. Ve bir Müslümanın hangi çağda veya hangi şartlarda yaşarsa yaşasın Allah’ın kendisine verdiği imkânları en güzel şekilde kullanarak eşsiz bir mekân oluşturabileceğinin en güzel örneğini sergilemişti. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’in Neml Sûresi’nin bir çok ayeti, onunla aynı dönemde yaşayan bir kavmin yöneticisi olan Sebe Melikesi’nin Hz. Süleyman’ın ihtişamlı sarayını gördükten sonra ona biat ettiğinden bahseder. Hz. Süleyman, Sebe Melikesi Belkıs’ın varlığını kendisine haber getiren Hüdhüd sayesinde öğrenmişti:”Derken uzun zaman geçmeden (Hüdhüd) geldi ve dedi ki: “Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi, ben kuşattım ve sana Saba’dan kesin bir haber getirdim. Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona her şeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar.” (Neml Sûresi 22-24)

Bu bilginin üzerine Hz. Süleyman, Allah’ı ilâh olarak kabul etmeyip güneşe secde eden ve şeytanın kendilerine süslü gösterdiği bir sistemi kabul eden Sebe halkını, imana davet etmek için onlara “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” başlayan bir mektup göndermişti. Ve tüm kavmi kendisine teslim olmaya çağırmıştı. “Gerçek şu ki, bu, Süleyman’dandır ve ‘şüphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah’in Adıyla’ (başlamakta)dır. (İçinde de:) “Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana müslüman olarak gelin” diye (yazılmaktadır). (Neml Sûresi 30-31)

Sebe Melikesi o ana kadar hiç karşılaşmadığı kadar kesin bir üslupla tüm hükümdarlığını kendisine katmasını isteyen Hz. Süleyman’ın, bu mektubu karşısında çok şaşırmıştı. Ve kendisini kesin olarak bozguna ugratacağından emin olduğu bu hükümdarı, kararından vazgeçirmek için ona yüklü hediyeler göndermek yolunu seçmişti. Ne var ki Allah’ın rızasını ve rahmetini hiç bir zaman maddî bir menfaate tercih etmeyen tüm peygamberler gibi Hz. Süleyman da, Sebe Melikesi Belkıs’ın hediyelerini geri çevirmiş ve elçileri vasıtasıyla ona ne kadar kararlı, onurlu ve Allah’a bağlı olduğunu gösteren şöyle bir haber göndermişti:”(Elçi hediyelerle) Süleyman’a geldiği zaman: “Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır, siz, hediyenizle sevinip öğünebilirsiniz” dedi. Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları oradan horlanmış aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız.” (Neml Sûresi 36-37)

Hz. Süleyman Sebe Melikesi Belkıs’a Allah’ın adı ile başladığı mektubunda kendi gücünün Yüce Rabbinden geldiğini ve asla yenilmeyecek bir kuvvete sahip olduğunu hissettirmişti. Nitekim Hz. Süleyman cinlerden, insanlardan oluşan, ona büyük bir teslimiyetle ve şevkle bağlı bir orduya sahipti. Öyle ki bu ordunun her üyesi Süleyman Aleyhisselam ın bütün sözlerini büyük bir hoşnutlukla ve tam bir itaatle yerine getirmekteydi. Elbette Hz. Süleyman’ın ordusunun tüm gücü Allah’tan gelmekteydi ve Allah’ın ordusu adetullaha uygun olarak her zaman üstün gelecekti.

Sebe Melikesi Belkıs, onun (Hz. Süleyman’ın) sarayına gittiğinde o güne kadar hiç görmediği büyük bir mülk ve zenginlikle karşılaşmıştı:

“Ona: “Köşke gir” denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: “Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk zemindir.” Dedi ki: “Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” (Neml Sûresi 44)

Kendisi de bir zenginlik ve hâkimiyete sahip olan Sebe Melikesi Belkıs, Hz. Süleyman’ın sarayına girince o güne kadar gördüğünden çok farklı bir estetik ve bir zenginlikle karşılaşmış ve ruhuna hitap eden büyük bir akla şahit olmuştur. Aslında Sebe Melikesi Belkıs’ın duyduğu hayranlık ve şaşkınlık içine girdiği saraya değil, Hz. Süleyman’ın aklınadır. Çünkü Belkıs’ın karşılaştığı manzara, o dönemin şartlarında yapılabilecek en mükemmel eser olarak tarif edilebilecek en güzel yerdir.

Âyette de ifade edildiği gibi camdan olan köşk zemini öylesine gerçekti ki, Sebe Melikesi Belkıs, ıslanmaması için eteklerini toplayarak ilerlemesi gerektiğini düşünmüştü. Sarayın muhteşemliği ve görkemi, Müslümanların ruhlarında yaşadığı zenginliği yansıtıyordu.

Belkısın başka bir ülkenin hükümdarı olmasına ve bu ülkenin en büyük servetine sahip olmasına rağmen Hz. Süleyman’ın yaşadığı mekândan ve onun zenginliğinden etkilenme sebebi de budur. Teknik anlamda büyük servetler harcanan mekânlarda yaşamasına rağmen, pek çok kişi insan fitratının hoşlanacağı estetiği sağlayamayabilir. Oysa Hz. Süleyman’ın sarayının her köşesinde görülen zevk, akıl ve mükemmellik sadece servetle elde edilebilecek bir görünüm değildir. İşte aradaki bu farkı daha sarayın girişini görür görmez anlayan Belkıs, böyle bir yeri meydana getiren akla ve o aklın üstünlüğüne hemen teslim olmuştur. Sebe melikesi Süleyman Âleyhisselamın aklının sahibi olan Cenâb-ı Allah’a iman ettiğini söylemiş ve müslümanlardan olmayı kabul etmiştir.

Ek Bilgiler;

Süleyman’ın mührü 5 köşeli yıldız mıydı? Yoksa Altı köşeli  yıldız mıydı?

Bu konuda çeşitli görüşler yüzyıllardır kutsal dinler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Kabala kültürüne inanan Yahudiler onun simgesinin ters dönmüş 5 köşeli yıldız olduğunu savunuyorlar fakat genel görüş Süleyman’ın babasının arması olan 6 köşeli yıldızı kullandığını varsaymaktadır.

(Ters 5 köşeli yıldız olan bir Müslüman mezarı)

(Altı köşeli yıldız kullanılmış bir Müslüman mezarı)

Tapınağın altı yüzyıllardır kazılmasına rağmen bir şey bulunabildi mi?

Tahminen Süleyman’dan sonraki erken dönemde bulunabilecek bütün sırlar bulundu, Tapınak şövalyelerinin son kalan eserleri ve hazineleri bularak Avrupa’ya taşıdıkları zannedilmektedir.  Bu gün İsrail devleti hala tapınağın altını kazmaktadır. Tapınağın kilit noktası Mescidi Aksa’dır, buranın altında havada asılı kaldığı öne sürülen bir kayanın olduğu rivayetler arasındadır. Bugün gerçek Mescidi Aksa ve Kubbetus Sahra birbirine karıştırılarak, dünya Müslümanlarına dezenfermasyon yapılmaktadır.

(Kubbetus Sahra, Mescidi Aksaymış gibi, tüm dünya basını tarafından, Müslümanlara yutturulmaktadır. Gerçek mescidi aksa tapınağın Taht tarafının üstündedir)

Süleyman Tapınağını cinler mi inşa etti?

Bir dul kadının oğlu olarak anlatılan Hiram Usta’nın önderliğinde cinler tarafından yapıldığı tahmin edilmektedir. Bugün mason localarının üyelerini de “Dul kadının oğulları” diye hitap edilmektedir. Tapınağın alt kısmındaki taşlar çok büyük boyuttadır o günün şartlarında o bölgeye nasıl taşındıkları hala muammadır. Eski çağlarda sihir ve büyü yoluyla cinlerin inşaatlarda kullanıldığını savunan tarihçilerden biri de Zachariah Sitchin’dir. Ona göre Lübnanda bulunan Baalbek tapınağının tarihi çok daha eskidir ve temelde bulunan taşların boyutu inanılmaz büyüklüktedir.

(Tapınak duvarının alt kısmındaki ve toprağın altında kalan taşlar devasa boyutlardadır. Nasıl taşındıkları bir bilmecedir. Taşların nasıl bu kadar düzgün kesildikleri de ayrı bir bilinmeyendir)

(Lübnan da bulunan Baalbek Tapınağının alt kısmında bulunan taşların tarihi Süleyman Tapınağına göre çok daha eski tarihlere uzandığı bilinmektedir. Sorun ise bu kadar büyük taşların bu bölgeye nereden ve nasıl taşındığıdır. Tahminen eski medeniyetlerin teknoloji anlayışları büyü ve sihre dayalıydı ve inşaat işlerinde cinleri kullanıyorlardı)

Mason localarında kullanılan sütunların Tapınakla ilişkisi var mı?

Masonlar çeşitli ritüellerin(kutsal tören) daha kolay gerçekleşmesi için Süleyman Tapınağının küçük bir kopyasını kullanırlar. Bura da amaç inşaat ustası Hiram’ı anmak ve ritüellerin görselliğini Süleyman’a dayandırmaktır.

(Girişte iki sütun vardır, bu sütunlardan birisi iyiliği birisi kötülüğü temsil eder. Kabalanın sefirotlarını ayıran iyilik ve kötülük çizgileri olarak ta kabul edilirler. Yerlerde bulunan damalı zemin yada diğer adıyla Checker, yüzeyde görünen varlıkları ayırt etmek için olduğu tezi yaygındır. Diğer bir görüş ise Tapınağın zemininin suya benzer bir yapısı olduğu ve bunun taklit edilemez olduğudur.)

Hz. Süleyman büyücü kral mıydı?

Bu görüş Yahudilere ve kabalacılara ait yaygın bir görüştür.  Şu an popüler kültüre de etki etmiş bir olgudur aslında, Hz. Süleyman, Witch King(büyücü kral) olarak anılır. Yüzüklerin Efendisi kitabında Nazgul’ lerin lideri Witch King’dir. Witch King siyah bir ejderha üzerinde olarak anlatılır ki Kabala da tasvir edilen Süleyman portresinin aynısıdır. Witch King Numenor’lu 3 kralın lideridir, Bunlar Yahudi tarihindeki  krallar olan Saul, David ve Solomon’dur. Diğer altı Nazgulların üçü ise kuzeyde Kurulan Kingdom of İsrael devleti ve güneyde kurulan Kingdom of Judah devletinin krallarıdır. Bunlar bir varsayım fakat J.R.R. Tolkien Yüzüklerin efendisi kitabını yazmadan önce kabala okuduğu çok açıktır. Kitabın tamamında iyi ve kötünün savaşı tarihler ve olaylar kadim(antik) kabala geleneğinden gelmedir. Yüzüklerin Efendisindeki karakterlere ve bunların Kabala ve Masonik kökenlerine ayrıntılı bir şekilde değineceğiz.

(Yüzüklerin efendisindeki Witch King)

(Siyah Ejderha üzerinde Witch King)

(Witch King oyununda da oldukça fazla malzeme bulunmaktadır. İlerleyen yazılarımızda bu konuya detaylarıyla değineceğiz. Yüzüklerin Efendisi hakkında ayrı bir yazı yazacağız)

Solomon Kitabı Nedir?

Solomon kitabı ortaçağda Avrupalı Yahudiler tarafından derlenen bir kitaptır. Kaynağının Süleyman peygambere ait olduğunu öne sürerler. Çeşitli büyü ve tılsımların yapılışı Kabalistik geleneğe göre anlatılmaktadır.

İnternette bulunan bir kaynak şöyle bir açıklamada bulunmuştur;

Kitabın adı “Süleyman’ın Anahtarı”… Kral Süleyman’a atfedilen kitabın kaynağı meçhul… Şu anda İngiliz müzesinde bulunan kitap, tarihteki en ünlü büyü kitaplarından biri olarak gösteriliyor.

Kitapta Süleyman, takipçilerine, ruhsal güçleri toplamayı ve kontrol altına almayı, ruhlar aleminden gizli sorulara cevap bulmayı, aşk, para gibi özel istekleri elde etmek için yapılması gerekenleri ayrıntılı olarak tarif ediyor.

Kitaptaki bilgiler, yüzyıllardır bilinmesine rağmen, uygulamasının zorluğu sebebiyle pek rağbet görmüyor. Kitabın yeniden gündeme gelmesinin nedeni ise Amerikalı ünlü yazar Dan Brown’un merakla beklenen son kitabı ile aynı ismi taşıyor olması…

Hz. Süleyman tarafından yazıldığı iddia edilen kitapta Yahudi ve Müslüman gizemcilerin etkileri görülüyor. Kitapta okuyan kişinin dilediğini yaptırması için gerekli olan ruhların isimleri ve onları nasıl uyandırıp yöneteceği anlatılıyor.

SAKIN DENEMEYİN!

Kitaptaki büyülerden biri şöyle;
İyilik ve sevgi elde etmek için şu kelimelerin yazılması gerekiyor:(ibranice)

“Sator, Arepo, Tenet, Opera, Rotas, Iah, Iah, Iah, Enam, Iah, Iah, Iah, Kether, Chokmah, Bınah, Gedulah, Geburah, Tıphereth, Netzach, Hod, Yesod, Malkuth, Abraham, Isaac, Jacob, Shadrach, Meshach, Abednego heqpiniz bana isteğimi elde etmem için yardım edin.”

“Süleyman’ın Anahtarı” adlı kitabındaki büyülerin etkili olması için anlatılanların doğru zaman, doğru yer ve doğru gün ile saatte yapılması gerektiği vurgulanıyor.

Kitapta, çalınmış eşyaları bulmak, istenen kişiyi kendine aşık etmek, aşık olunan kişinin rüyasına girmek, saygı ve itibar görmek, kişilerin birbirinden nefret etmesini sağlamak, her türlü soruya cevap bulmak amacıyla yapılan çok sayıda büyü yer alıyor. (kaynağın linki : http://www.mishakal.com/hz-sueleymanin-bueyue-t6340.html?s=3437d240f95924663c9fa3d0767c0856&)

Arkadaşlar hepinizden özür diliyorum, yazı biraz uzun oldu fakat Hz. Süleyman dönemi ve yaşananlar açıklamaya çalıştığımız konu için ayrı bir öneme sahip. Harut ve Marut adlı melekler hakkında fazla bilgi veremedim ama onları bir sonraki yazımda inşallah daha detaylı açıklayacağım. Allah’ı gerçekten anlayarak sevmeniz dileğiyle…

Yazan: ARMARIEL

İllüminati 9 – Kral Davut’un Hikayesi (The Story of the King David)

“Davut’un dev Calut’u yendiği meydanda (ayn-Calut) , Tatarlar(Moğollar) ve Müslümanlar(Memlüklüler) karşı karşıya geldi. Her iki orduda Guzlar(Oğuz Türkleri) vardı ve savaşın kaderini belirleyecek olan onlardı. Tatarların arasındaki Guzlar henüz iman etmemişlerdi, acıktıklarında bindikleri atın boynuna küçük bir çizik atıyorlar ve akan kanı koyun bağırsağına doldurup içiyorlardı. Hiç savaş kaybetmemiş bu orduyu yenmek imkansız gibi görünüyordu. Müslüman Araplar korku içinde dua ederken, Müslüman Guzlar kılıçlarını bileyerek, Hz. Davut’u anıyorlardı, çünkü burada Hz. Davut, Calut’u öldürmüştü.”

(3 Ekim 1260, Memlük komutanı Baybars’ın savaş öncesindeki değerlendirmesi, Al-Maqrizi’nin “Mawaiz wa al-’i'tibar bi dhikr al-khitat wa al-’athar” adlı kitabından)

Hz. Musa, İsrail oğullarını Mısırdan kurtardıktan sonra, onları vaat edilmiş olan Filistin toprakları için savaşa çağırdı. Fakat onlar küstahça “Sen ve Tanrın gidin savaşın” dediler. Allah onları ceza olarak yıllarca Sina çölünde maymun gibi dolaştırdı.

Hz. Musa’dan sonra Joshua(Yuşa) peygamber, onları savaşa ikna etti. İsrail oğulları Filistindeki Amelika kavmini yendi ve oraya yerleştiler. Bir süre orada yaşadılar. Joshua peygamberden sonra İsrail oğulları tekrar sapıttılar ve Allah onların başına Amelika kavmini tekrar musallat etti.

(Joshua(Yuşa) peygamber önderliğinde Filistin’e giriş)


Amelika kavminin Kralı Goliath(Kuranda Calut olarak isimlendirilir) çok iyi bir savaşçı idi. Çok uzun bir boyu vardı ve savaşlarda düşmanı korkutan bir zırhı giyerdi. Goliath, İsrail oğullarını yendi ve onları tekrar Sina çölüne sürdü. Hz. Musa’nın kutsal sandığını da İsrail oğullarından aldı. Bu sandığın adı Kuranda Tabut olarak geçer. Hz. Musa bu sandığı savaşlardan önce ordunun önüne koyarak ordusuna moral verdiği söylenir. Kutsal sandığı da kaybeden İsrail oğulları çaresizce çölde dua etmeye başladılar. Allah’tan kendilerine güçlü bir kral tayin etmesini ve Amelika ile savaşarak, yurtlarını tekrar almak istediklerini bildirdiler.

Bunun üzerine Samuel peygamber, bir çiftçi olan Saul’ü (Kuranda Talut olarak geçer) İsrail oğullarının başına, Allah’ın emriyle, kral tayin eder. İsrail oğulları hemen fitneye başlar ve bir çiftçinin kendilerine kral olamayacağını, ona tabi olmayacaklarını söylerler. Samuel peygamber ne kadar uğraşsa da bir çoğu itiraz eder ve savaşa gitmeyeceklerini Saul’ün krallığını kabul etmediklerini söylerler. Bunun üzerine Allah meleklere emir verir ve onlarda bir gece Musa’nın sandığını, Goliath’ın sarayından alarak, İsrail oğullarına geri getirirler. Bunun üzerine İsrail oğullarının bir kısmı savaşa katılmaya karar verirler ama çoğu gönülden bu savaşa girmek istememektedirler. Goliath’dan öylesine korkmaktadırlar ki bir çoğu savaş meydanına varmadan, yolda uygun buldukları yerde ordudan ayrıldı. Ordunun çok az bir bölümü Filisti’nin güneyine ulaşabildi. Uzun süre aç susuz yolculuk yapan ordu, su kaynağına yaklaştıklarında Samuel peygamber sudan içilmemesini söyler, çünkü Amelika’lılar su kaynağını zehirlemişti ve bu durum vahiyle Samuel’e bildirilmişti. Buna rağmen askerler su kaynağından su içtiler ve orada can verdiler. İsrail oğullarının ordusunun sayısı iyice azalmış, moralleri bozulmuş, yorgun, aç ve susuz savaş meydanına geldiler.

(Saul, Peygamber Samuel tarafından kral ilan edildi)

İki ordu karşılıklı iki tepeye yerleştiler. Amelikalılar zırhları, keskin kılıçları ve coşkuları savaşı bekliyorlardı, öte taraftan karşı tepedeki İsrail oğulları ise bitkin ve korku içinde savaşı ve hezimeti bekliyorlardı. Eskiden savaştan önce son kez anlaşılmaya çalışılır ve iki ordudan seçilen iki asker kendi aralarında savaşıyordu.

Goliath karşı tepeden, İsrail oğullarının ordusunun yanına kadar geldi, İsrailliler korkudan titriyorlardı. Goliath şöyle dedi ; “Bugün buradan çekip giderseniz sizi affedeceğim, bize karşı hiçbir şansınız yok, aranızdan karşıma çıkacak biri var mı? ” , bir süre bekledi fakat İsrail oğullarından kimse onun karşısına çıkamadı. Bunun üzerine Goliath, İsrail oğullarına hakaret etmeye başladı ve şöyle dedi; “Korkaklar, hepinizi öldüreceğim ama size 99 gün veriyorum, her gün buraya gelip karşıma birinin çıkmasını bekleyeceğim ama kimse çıkmazsa karşıma, 100. Gün hepinizi öldüreceğim”.

O günden sonra Goliath 99 gün boyunca İsrail oğullarının önüne gelerek, kendisi ile dövüşmek isteyen biri olup olmadığını söyledi. İsrail oğullarının moralleri bu durum karşısında iyice bozuldu. Savaştan kaçmak için sürekli bahane üretmeye başladılar, bir kısmı gizlice ordudan kaçmaya devam ettiler. Peygamber Samuel onlara sabırla beklemeleri gerektiğini telkin ediyordu, Allah’ın kendilerine elbet yardım edeceğini söylüyordu.

(Goliath 99 gün boyunca İsrail oğullarıyla alay etti)

Bu sırada ordunun içinde çoban Jesse’nin oğlu Davut’da bulunmaktaydı. Davut genç bir çocuktu, içine kapanık, her zaman sessiz ve itaatkar biriydi. Abilerine yardım eder, ağabeylerinin eşlerinin buyruklarını yerine getirir, yakacak toplar, kuyudan su getirir, koyunlara bakar ve benzeri işleri yapardı. Kısa boylu ve zayıf biriydi. Çocuk denecek bir yaşta orduya kapatılıp Allah adına savaşmak istiyordu.

İsrail oğulları korkuyla son günü bekliyordu. En sonunda 99. Gün Goliath karşılarına dikildi; “Bu gün size ölmekten kaçmanız için verdiğim son gün, hala aranızda korkak olmayan biri var mı” dedi. Bunun üzerine Davut’a vahiy geldi, melekler ona öne çıkmasını, Allah’ın kendisini koruyacağını söyledi. Bunun üzerine Davut hiç tereddüt etmeden öne çıktı ve Goliath’a doğru yürüdü. Goliath onu görünce gülmeye başladı, çünkü Golyat 3 metreye yaklaşan boyuyla tam bir dev gibiydi, karşısında ise zayıf çelimsiz bir çocuk duruyordu. Bunun üzerine Goliath, İsrail oğullarına dönerek; “Korkaklar karşıma çıkara, çıkara bir çocuğu mu çıkarttınız” diye alay ediyordu. Sonra Goliath karşısındaki çocuğun kendisiyle gerçekten savaşmak istediğini anlayınca sinirlenerek, hızla Davut’un üstüne koşmaya başladı. Melekler Davut’a yerden iki taş alarak, sapanıyla Goliath’a atmasını söylediler. Davut yerden aldığı iki taşı, sapanıyla savurarak Goliath’a doğru fırlattı. Taşlar Allah’ın izniyle öyle hızlandılar ki Goliath’ın kafasını delip geçtiler. Goliath olduğu yere yıkıldı ve öldü. Bunun gören İsrail oğulları çok büyük bir moral buldular ve karşılarındaki büyük Amelika ordusunu yerle bir ettiler.

(Dev olarak tasvir edilen Galiath Hz. Davut’a karşı)

Bu savaştan sonra İsrail oğulları tekrar Filistine yerleştiler. Saul’den sonra Davut kral tayin edildi. Hz. Davut’a Zebur indirildi. Hz. Davut’un sesi öyle güzeldi ki Zeburu okuduğu vakit çevredeki canlılar onu dinlemeye gelirlerdi. Davut’a madenleri işleme yeteneği de verildi. İlk örgü zırhı kendisi yapmıştır. Daha önceleri insanlar tüm metal zırh kullanıyorlardu, bu tür zırhlar hem ağır oluyor, hem de hareket kabiliyetini sınırlıyordu. Örgü zırh ise elbise gibi giyilerek askere oldukça kolaylık sağlıyordu.

Davut zırhında ve sancaklarında 6 köşeli yıldızı kullanıyordu. Daha sonra bu yıldız Davut yıldızı olarak anılacaktır ve günümüzde İsrail devleti’nin bayrağı olarak kullanılacaktır. Bugünkü İsrail bayrağına hakaret etmek sakıncalıdır aslında, o bayrağı kirleten bugünün Goliath’ı konumundaki Sionist Yahudilerdir. Allah er geç onları tekrar cezalandıracaktır.

Kuran-ı Kerimde Hz. Davut ile olan ayetler şunlardır;
“İsrail oğullarından bir cemaat Musa’dan sonra peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder ki, Allah yolunda savaşalım” dediler. Peygamber. “Size muharebe farz olunursa korkarım ki, savaşmazsınız” dedi. Onlar: “-Niçin Allah yolunda savaşmayalım? Yurdumuzdan ve evlatlarımızın yanından çıkarıldık” dediler. Onlara farz kılındığında, birazı müstesna olmak üzere, savaştan yüz çevirdiler. ” (el-Bakara, 2/246)

“Peygamberleri onlara: Allah, Teâlâ size hükümdar olarak gönderdi dediğinde, onlar: O, bize nasıl hükümdar olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layıkız. Onun malı da çok değildir. dediler. Peygamber. “Allah onu, sizin üzerinize namaz kıldı. Ona ilimde ve cisimde fazlalık (üstünlük) verdi. Allah, mülkü dilediğine verir. ” (el-Bakara, 2/247).
“Peygamberleri onlara şöyle dedi: Onun hükümdarlığına alamet; size, içinde Rabbiniz tarafından sekînet ve Musa ailesi ile Harun ailesinin mirası bulunan Tâbût’u meleklerin yüklenip getirmesidir. Eğer siz iman edenlerdenseniz, bunda sizin için ibret ve mûcize vardır. ” (el-Bakara, 2/248).

“Allahu Teâlâ sizi bir nehir ile imtihan ediyor. O nehirden içen benden değildir. Ondan eli ile ancak bir avuç içen bendendir” dedi. Onların pek azı müstesna, diğerleri içti. Tâlût ile iman edenler nehri geçtiklerinde: Bugün Câlût ve askerlerine karşı duracak takat bizde yoktur dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler. Nice az bir topluluk vardır ki, Allah’ın izni ile daha çok olana galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir. ‘ dediler. ” (el-Bakara, 2/249)

Amâlika ordularının başında Câlût (Golyat) bulunuyordu. Câlüt’un ordusuyla karşı karşıya gelen mümin kitle söyle dua etti: “Ya Râb, üzerimize sabır ve sebat ihsan eyle, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfir kavme karşı bize yardım et. ” (el-Bakara, 2/250)
“Allah’ın izniyle, onları hemen hezimete uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah ona mülk ve hikmet verdi. Dilemekte olduğu şeylerden de ona öğretti.” (el-Bakara, 2/251).

Davut a.s. ile ilgili ayetler ve açıklamalar şöyledir;

Câlût’un öldürülmesiyle Amâlikalılar bozguna uğradılar, darmadağın oldular. Bu olaydan sonra halk, Hz. Dâvûd (a.s.)’a daha çok sevgi ve saygı göstermeye başladı.

Tâlût’un ölümünden sonra yerine Dâvûd (a.s.) geçti. Ona hem yönetim, hem peygamberlik verildi; “…Dâvûd’a dağları ve kuşları boyun eğdirdik. Onunla beraber tesbih ediyorlardı. Biz (bunları) yaparız.” “Ona, sizi savaşın şiddetinden korumak için zırh yapmayı öğretmiştik. Ama siz, şükrediyor musunuz ki?” (el-Enbiya, 21/78, 80)

“Andolsun Dâvûd’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. Ey dağlar, onunla beraber tespih edin ve ey kuşlar (siz de). Ve ona demiri yumuşattık.”, “Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi isler yapın. Çünkü ben, yaptıklarınızı görmekteyim. diye vahyettik.” (Sebe, 34/10-11). Hz. Dâvûd (a.s.) hakkında Kur’ân-ı Kerim’den gelen rivâyetler; Dâvûd’un çok güzel bir sesi olduğunu, kendisine verilen Zebur’u okumaya baslayınca, dağların ve kuşların onu dinlemek üzere etrafında toplandıklarını bildirmektedir. Zebur dört büyük semâvî kitaptan birisi olup, yüzelli sûreden ibarettir. Bu kitap, ser’î hükümleri taşımadığı için Hz. Dâvûd, Hz. Musa’nın şerîati ile hükmetmiştir.

Yahudi kaynaklarında Hz. Dâvûd’un, Mizmar denen bir musiki âleti çaldığı kayıtlıdır. Kur’ân’da da: “(Her taraftan) gelen kuşlar da ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı “, “Onun mülkünü kuvvetlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık konuşma, güzel konuşma vermiştik. “ (Sad, 38/19-20) buyuran Allah, aynı sûrenin 21. âyetinde, Hz. Dâvûd (a.s.) zamanında olan bir hâdiseyi de, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e söyle haber vermiştir: “Dâvûd’un yanına gelmişlerdi de, onlardan korkmuştu. Korkma dediler, Biz, iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına saldırdı. simdi sen aramızda hak ile hükmet. Zulmetme. Bizi yolun ortasına (adalete) götür. “ (Sad, 38/22)

Kur’ân’da anlatıldığına göre bunlar iki kardeştiler. Birisinin doksandokuz koyunu, ötekinin bir tek koyunu vardı. Böyle iken doksandokuz koyunu olan öteki kardeşinin tek koyununu ister, aralarında tartışma çıkar. Tek koyunu olanı bu tartışmayı kaybeder. Hz. Dâvûd (a.s.)’a müracaat ederler. O, davacı olanlardan birini dinler, ötekini dinlemeden hükmünü verir. Bunu da Allah’u Teâlâ’nın kendisini imtihanı sanır. Ancak bu yaptığı hareket sebebiyle Allah’dan mağfiret dileyip secdeye kapanır, tövbe eder. Allah, onu affettiğini bildirir ve ona su vahyi indirir: “Ey Dâvud, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma. Sonra seni Allah yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara, Allahın hesap gününü unuttuklarından dolayı çetin bir azap vardır. “ (Sad, 38/26)

israiloğulları, Hz. Dâvûd zamanında en parlak dönemlerini yaşamışlardır. Dâvûd (a.s.) Kudüs’ü fethetmiş, kendisine başkent yapmıştı.

Hz. Dâvûd, hem hükümdar, hem peygamberdi. Bir nimet olarak bu iki özellik ona verilmişti. O, israiloğullarını kırk yıl yönetti ve Rabbine kavuştu. Hz. Dâvud (a.s.)’in yerine oğlu Hz. Süleyman (a.s.) geçti ve ona da peygamberlik geldi. Hz. Dâvûd, bir gün oruç tutar, bir gün yerdi.

Abdullah b. Amr’dan rivâyetle, Abdullah, her gün gündüzleri oruç tutar, geceleri de (nâfile) namaz kılardı. Onun bu durumu Rasûlullah’a bildirildiğinde Hz. Peygamber onu çagırdı ve şöyle buyurdu: “Bir gün oruç tut, bir gün iftar et. iste bu Dâvûd (a.s.)’in orucudur.”

Bir başka rivayette ise, Rasûlullah (s.a.s.) söyle buyurmuştur: “Allah’u Teâlâ ya en sevimli oruç, Dâvûd (a.s.)’in orucudur. O, bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi. Allah’a en sevimli namaz da Dâvûd namazı idi. O, her gecenin yarısında uyur. Üçte birinde (nafile) namaz kılardı. Altıda birinde de yine uyurdu.” (Müslim, Siyam, 183; Nesâî, Siyam, 69). (Kaynak: İslamiyet.gen.tr)

Yahudiler ve Hıristiyanların bakış açısı?

Yahudiler ve Hıristiyanlar Hz. Davut ve onun oğlu Hz. Süleyman’ın zamanla Allah’a isyan ederek, günahkar olduğunu kabul ederler. Özellikle Hz. Süleyman’ın bir büyücü olduğuna inanırlar. Bazı Hıristiyanlar Davut ve Süleyman’ın sonradan Allah tarafından affedildiğini savunsa da genel tavır ikisinin dinden çıktığı yönündedir. Onlar bu iki peygamberi, kral olarak tanırlar ve “King David”, “King Solomon” olarak adlandırırlar. Peygamber efendimiz her iki peygamberinde salih kişiler olduğunu bildirdiğinde ilk başta Yahudiler peygamber efendimize itiraz ettiler. Hatta peygamber efendimizin ve İslamiyet’in bu yüzden şeytanın dini olduğunu bile iddia ettiler. Onlara göre Hz. Süleyman büyücüydü ve şeytanın tarafındaydı. Bu konuya bir sonraki yazımızda uzun uzun değineceğiz. Çünkü Hz. Süleyman ve ondan sonra yaşanan olaylar bugüne direkt etki etmektedir.

Yahudi ve Hıristiyanlar ise Davut’un hikayesini şöyle kabul ederler;

Musevi Kutsal Kitabı’nda (Eski Ahit) Davut’un hayat hikâyesi I. Samuel kitabının ikinci yarısı ile II. Samuel kitabının tamamını kapsar.
Birinci Yahudi kralı olan Şaul Allahın takdisini kaybeder. Bunun üzerine Peygamber Şamu’el (Samuel), koyun çobanı olan Yesse’nin (İng: Jesse) soyundan krallar geleceğini bildirir. Yesse’nin oğlu Davud kralın sarayına alınır. Şaul’un Filistinliler’le karşı yaptığı savaşta Davut tek başına dev Calud’a karşı savaşır; sapanıyla attığı taşla onu yener ve kafasını keser. Bunun üzerine Şaul Davud’u kıskanır ve öldürülmesini emreder. Ancak Davut’a derin bir sevgi ile bağlı olan Şaul’un oğlu Yonatan (İng: Jonathan), Davut’u korur ve kaçmasını sağlar. Davut yıllarca çölde yaşar, eşkiyalık yapar. Daha sonra Araplara sığınır.

Filistinlilerle yapılan bir savaşta Şaul ve Yonatan öldürülür. Davut pişmanlıkla onların yasını tutar. Yahudi ileri gelenleri tarafından 30 yaşında kral seçilir. Hebron’da kutsal yağla meshedilir. Kenanlılara ait olan Zion (Kudüs) kalesini ele geçirerek burayı kendine başkent yapar. Tanrı’nın On Emri’ni içeren sandukayı buraya getirerek büyük bir tapınak inşa etmeye karar verir. Ancak Peygamber Natan onu bu kararından vazgeçirir. (Tapınağı, Davut’un oğlu Süleyman inşa edecektir.) Davut, tüm Yahudi aşiretlerine boyun eğdirir, Ürdün ve Suriye’yi fetheder.

Davut evli bir kadın olan Batşeba’yı sever, kadının kocası olan Uriah’ı öldürterek Batşeba’ya sahip olur. Allah bunun üzerine kendisini lanetler; Batşeba’dan doğan oğlu yedi günlükken ölür. Mezmurların bir bölümü, Davut’un bu olay üzerine duyduğu acı ve pişmanlığı anlatır.

Son yıllarında Davut’un sevgili oğlu Abşalom babasına karşı isyan eder. Baba ile oğulun orduları karşı karşıya gelir; Abşalom öldürülür. Davut 36 yıl hüküm sürdükten sonra ölür. Yerine oğlu Şolomon (Süleyman) geçer. (Kaynak: Wikipedia)

Ek bilgiler;

Goliath ismi üzerine;
Savaşın yapıldığı yer günümüzde Araplar tarafından Ayn-Calut olarak adlandırılır. Yani Goliath Meydanı. Bu meydanda hiç yenilmeyen Moğollar’ı Memlüklüler ilk defa mağlup etmişlerdir ve bu savaştan sonra Moğollar orta asyadaki etkisini kaybetmiştir. Aynı vadide Müslümanlar Haçlı birliklerine ilk darbeyi vurmuşlardır.


(Ayn-Calut savaşı)
Çanakkale savaşı sırasında Goliath isimli dev İngiliz savaş gemisi Muavenet-i Milliye isimli küçük bir osmanlı gemisi ile batırılmıştır.
Bu gün oyun karakterlerinde dev yada aşırı güçlü karakterlere Goliath ismi verilmektedir.

Hz. Davut ve simgesi üzerine;
Hz. Davut altı köşeli yıldızı kurduğu devletin simgesi yapmıştır. Her ne kadar şu anki zalim İsrail devletinin bayrağı olarak büyük antipati toplasa da aslında kutsal bir simgedir. Biri yukarı bakan ve diğeri aşağı bakan iki piramit , bir yıldızı oluşturmaktadır. Hz. Süleyman zamanında da devletin bayrağı olarak kabul edilmiştir ve “Süleyman Mührü” adı daha sık kullanılmaktadır. Eski Türk boyları da Davut ve Süleyman a.s ‘ı çok sevdikleri için bu simgeyi çok kullanmışlardır. Cami ve medrese işlemelerinde sıklıkla altı ve sekiz köşeli yıldıza rastlanır.


(kaynak vikipedia)

Selçuklu oyması

Hz. Süleyman’ın mührü (Konya medreselerinden kalma tarihi eser)


(Dünyaca ünlü Türk kılıçlarının (Yatağan kılıcı) üzerine Hz. Davut gibi güçlü olması duasıyla Davut yıldızı (diğer adı Süleyman Mührü’dür) dövülürdü. Çünkü Türkler her zaman kendilerinden sayıca fazla olan düşmanlarla savaşıyorlardı.)

Gelecek yazımızda Hz.Davut’un oğlu Süleyman peygamberin hayatını ve dikkat çeken olayları inceleyeceğiz.

Yazan: ARMARIEL

Kurtlar Vadisi’nden Fırlayan Genç Erkek Modeli

Geçen günlerde Kendini Lara Croft Zanneden Kız Modeli adlı yazımızda, bazı arkadaşlar bizim kadın düşmanı olduğumuzu zannettiler. Öyle bir şey yok, sadece genç kızların aşırı(normal olmayan) özentilerine objektif bir bakış açısıyla yaklaştık. Bu gün ise malum, yurdumuzun bir gerçeği olan Kurtlar Vadisi gençliğine objektif bir şekilde, bodoslama dalacağız.

Her şey Kurtlar Vadisi’nin 2002 yılında yayına girmesiyle başladı, karakteri karizmatik, gizemli, yetenekli bir kişinin yerine koymak isteyen, vatansever(sadece lafta) sağduyulu gençlere bu dizi ilaç gibi geldi. Dizi popüler olunca gençlerde bir efelenme, bir posta koyma, racon kesme eğilimi aldı yürüdü.

Kurtlar Vadisi dizisi ilk başlarda iyiydi. Osman Sınav gibi başarılı bir yönetmenle çok eğitici bilgileri, olayların arkasındaki gerçekleri halk kitlelerine ulaştırıyordu. Dizi ilk yıllarında gayet Epik(eğitici) olmuştu, o yıllarda bende bazı bölümlerini takip etmiştim. İlerleyen yıllarda dizi tamamen ticari bir hal aldı ve sadece para kazanmak için çekilmeye başladı. Ünlü Lost dizisi bile bitti amk bizim Kurtlar Vadisi hala devam ediyor…

Benim bunlarla mücadelem çok eskilere dayanır, sene 2001 ÖSS sınavına hazırlanıyorum. O yıllarda Kenan İmirzalıoğlu’nun oynadığı DELİ KÜREK dizisi yayında, bütün ergenlerin idolü haline gelmiş, elinde silah olan bir kabadayı rolü… Bizim lisede de üstüne siyah paltoyu çeken, angut ergenler ortalıkta Kenan gibi dolanıyorlar. Bir gün arkadaşlarla test çözüyoruz, koridorda Kenan modundaki denyonun biri gürültü yapıyordu. Yanılmıyorsam o sıpa lise 2 ye gidiyordu. Sınıftan dışarı çıkıp bu denyoyu gürültü yapmaması için uyardık fakat, elaman bize; “Ne diyosunuz lan ” diye cevap verdi.  Bizde bu cevap karşısında iyice gerildik tabi ki, zaten üzerimizde bir ÖSS stresi oluşmuş. Stres atma babında bunu sınıfa aldık, arkadaşlarla birlikte imece usulüyle bunu bir güzel dövdük. Ağzını, burnunu kırdık, yerde tekmeledik. Üstündeki Kenan paltosunu da alıp yerleri sildik bir güzel. Sonra ki günlerde çocuk düzeldi, aslında onu dövmekle hayatını kurtardık onun. Yani kısacası bu tür gençliğin kökü Deli Kürek dizisine dayanır.

Kurtlar Vadisine tekrar dönecek olursak, Polat ve adamları rolünü benimseyen gençler genelde sağ eğilimli ve kırsal kesimden(ülkenin %90’ı kırsal amk, nerdeyse tüm yurttan) çıkmaktalar. Bunlar genelde takım elbise giyerler, altta parlak rugan ayakkabı, kravat takmak yok, elde Marlboro yada muadili sigara paketi artı tespih şeklinde bir fiziksel görüntü teşkil ederler. Genelde hepsi Polat rolünde takılmayı amaçlarlar ama klanın yapısı gereği bazısı Memati yada Abdülhey rolünde de olabilir.

Bu türlerin babası varlıklı olanları Bmw veya Audi tarzı arabalarla takılırken, daha avamları yarı modifiyeli (camlar siyah filmli, farlar siyah bantlarla kısılmış, arka helezonlar kesilmiş vb.) beyaz şahinlerle ya da muadili arabalarla grup halinde gezerler. Bunların genelde kız arkadaşı bulunmaz, olanların bir kısmı normalleşme yoluna girerken salt ağır ağabeyler kendi benliğini korurlar. Siyasi görüşleri genelde, ülkemizdeki güzide bir partiye bağlıdır. Diziler toplu halde, adı geçen partinin gençlik kolları diyebileceğimiz yerlerde izlenir. Dizinin yayınlandığı akşam onlar için hayat durur.

Bunlar genelde kitap okumaz, ülke hakkındaki görüşleri dizinin anlattığı kadardır. Farklı medyaları takip ederek olaylar hakkında analiz/sentez yapacak yeterince IQ’leri de mevcut değildir.  Haberleri izlemezler, kavga ya da gürültü anında genlerinde bulunan kavga etme isteğini kontrolsüzce kullanırlar. Teke tek girmeye her zaman çekinirler, kavganın bir ekip işi olduğuna inanırlar.

Takım elbise giymenin vatanseverlik olduğuna inanırlar.  Daha hayalperestleri yada delileri, kendilerinin devlet adına çalışan bir ajan olduğu yalanını arkadaşlarına söyleyerek şizofrene bağlarlar.  Bu tipler en tehlikelileridir.

(Bim bunlar için zaman zaman takım elbise kampanyası yapmaktadır, %65 polyester(laylon lan) bu güzide takım elbiseyi kurtlar vadisi izlerken, okula gelirken yada partinin gençlik kollarına giderken rahatlıkla giyebilirsiniz)

Allah’a şükürler olsun ki, Kurtlar Vadisinin etkisi azaldı, yayından kalkacağı zamanı dört gözle beklemekteyim. Bu tipler azaldı fakat bu sefer gençlik Apachi karakterine kendini kaptırdı, biraz daha elit takılan cahilleri ise Emocu olmaya başladı. Allah’ım sen bu beyni boş olan gençlere akıl ihsan eyle yarabbim…

Şimdi Türkiye’de vurdulu, kırdılı diziler hiçbir zaman bitmez, Jön olarak kabul edilen manken oyuncularımız (Kenan, Kıvanç vb.) ne zaman bir dizide rol alsa, ağzında küfür, elinde silah, belinde sevgilisi olan kabadayı tipleri oynuyorlar. Bu adamları neden bir komedi dizisinde oynatmıyorsunuz? Yemiyor değil mi?  Adamlar da haklı baba, piyasa bu tip rolleri beğeniyor, geri zekalı ergen genç kızlar “ayy adamın ne güzel silahı var, adam silahını iyi kullanıyor” tarzında düşünürse, haliyle gençliğin idollerinin böyle olması kaçınılmaz.

Bu serbest piyasa ekonomisi insanları maymuna çevirdi, diyerek yazımızı burada sonlandıralım.

Yazan: ARMARIEL

İllüminati 8 – Hızlandırılmış Yahudi Tarihi

Arabamın yanında birkaç lise öğrencisi, tarih hocalarına soru soruyorlardı; “Hocam, Mayaların takvimi 2012 de bitiyormuş, 2012’de kıyamet kopacak diyorlar sizce doğru mu?”

Tarih hocalarının cevabı aynen şöyle oldu; “Fi tarihinden kalma şeyleri boş verin çocuklar!..

Her zaman böyle bir hoca olmak istemiştim. Kafamda kurduğum hoca idolü buydu ama bir türlü olamıyordum. Az önce duyduğum cevabı kullanmak için can atıyordum. Arabaya atlayıp okula çıktım. Kapıda eski öğrencilerimizden Birkan beni karşıladı; “Hocam nasılsınız?” diye sordu.

Boş ver Birkan fi tarihinden kalma şeyleri” dedim. Artık rahatlamıştım.

“Hocam daha yeni sordum!” dedi Birkan şaşırarak…

Anlatıcının güncelerinden

 “Sanki gençlere kendi tarihimizi öğrettik de Yahudi tarihi kaldı” diye bana kızmakta çok haklısınız. Şu an yeni nesil nerden gelip nereye gittiğinden bihaber bir şekilde ortalıkta dolaşmakta ve modern köleler olarak birer tüketim makinesine dönüşmüş durumdalar.

Aslında bu makalede anlatmaya çalışmak istediğimiz şey Yahudi tarihinden çok Peygamberler tarihi olacak. O yüzden ilerleyen konuların daha iyi anlaşılması için bu konu hakkında okuyucuların bir ön bilgiye sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Mevzu tarih olduğu için anlatımı biraz esneteceğim ve eğlenceli hale getireceğim, değilse Lisedeki tarih hocaları gibi anlatırsak konuları, öğrenciler Osmanlı devletinin çökme sebebini Çinli Prenseslere bağlayabilirler.

Baba, illüminati okumaya geldik, fi tarihinden kalma şeyleri anlatıyorsun, beynimizi doldurdun, içine ettin, biz gelişime kapalıyız emmiiii” diyen tayfa okumasın, verdiğim bilgilerin hiçbiri boşa değil, uzun soluklu bir yazı dizisi olacak ve sonunda kafanızda bazı şeyler, bir puzzle gibi birleşmeye başlayacak, buna emin olabilirsiniz.

Başlayalım artık…. (Not: konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bir önceki yazımızı okuyunuz!.. http://bostanciogludevran.wordpress.com/2012/05/13/illuminati-7-orta-dunyanin-tarihi-ve-sayilar/)

Bu Sami ırkı (arap ve yahudiler)  garip bir ırk, hırçın, inatçı, duygusal, kıskanç bir ırk. (Biraz ırkçılık yaptım kusura bakmayın!..) Sümerler Mezopotamya’da güçlenip zenginleştikten sonra Sami ırkı akın akın oraya göç ediyorlar. Zamanla Sümerler içinde çoğalıp devletin içine ediyorlar ve yıkıyorlar. Daha sonra Arap ve Yahudi kültürünün temeli olan Akad devletini kuruyorlar. Sümerlerin dini şehirleri olan UR ve URUK şehirlerinin benzerleri orta doğuya yayılıyor. Urfa şehri de bu şekilde kurulmuş, zamanın dini merkezlerinden biridir. Hz. İbrahim’in babası Azer ise bölgenin dini lideriydi. Azer’in babası değil onu yetiştiren amcası olduğu konusunda çeşitli rivayetlerde mevcuttur fakat Kuran’da “babası Azer’e” ifadesi kullanıldığı için Babasının ismi Azer olarak kabul edilmelidir. (Azer deyince aklınıza ilk Azer Bülbül geldi demi? Hadi saklamayın !.. )

(Günümüzde tüm Avrupada ve gelişmiş batı ülkelerinde, Anti-Semitizm, yani Yahudi düşmanlığı, kesinlikle yasaktır ve çok ağır cezaları vardır. Mesala Fransa’ya gidip Eyfel kulesinin altında, yada Şanzelize (Champs-Elysees) meydanında “orospu çocuğu Fransızlar” diye bağırsam kimse bir şey yapmaz, yapamaz ama “Yahudiler kötüdür” desem bile hemen hapse atarlar…)

Hz. İbrahim sürekli gerçek tanrıyı arıyor ve en sonunda onu tefekkür yoluyla buluyor. Zamanın ibadethanesi olan ziggurat’a dalıyor ve putları kırıyor. Milletle alay ediyor ama deli Nemrut ceza olarak ateşin içine atıyor onu. Ama ateş İbrahim’e zarar vermiyor. Ateşin suya dönüştüğü kabul ediliyor, bugün Urfa’da bulunan balıklı gölün o zamandan kaldığı da yerel halk arasında yaygın bir inanıştır.

O zamanlarda cahil halk putlarla ifade edilen tanrılara taparken, rahip sınıfı şeytana tapmaktaydı.  Bunu da Kuran’ı kerimden açıkça anlayabiliriz;

“Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahmân’a isyankâr olmuştur.” (Meryem/44. ayet)

(Nemrut Dağı Tapınağı yıkılmadan önceki hali)

Hz. İbrahim o bölgeyi terk etti. Eşi Sarah’dan çocuğu olmayınca, Sarah’ında izniyle Hacer ile evlendi ve İsmail adında bir çocuğu oldu. Daha sonra Allah’ın izni ile, ilerleyen yaşlarına rağmen İshak adında bir çocukları daha oldu.  İshak bugünkü İsrailin olduğu yere yerleşti ve soyu orada gelişti, İsmail ise Ürdün’ün güneyi, Arabistan bölgesine yerleşti ve soyu orada gelişti. Buradan şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor. Bu gün Yahudilerin nefret ettiği Araplar aslında onların İsmail’den öz kardeşleri.

(Tabloda İsrailiyat tarafından peygamber olarak nitelenen, Joshua, Samuel, Daniel ve bir çok peygamber eklenmemiştir, Kuranda açıkça belirtilen peygamber listelenmiştir.)

QYukarıdaki tablodan da görüldüğü üzere Hz. Muhammed’e kadar olan tüm peygamberler İshak’ın soyundan gelmekteler. Modern anlayışa göre Yahudilerin soyu Yakup ile başlar, Yakup’un diğer ismi İsrail’dir. Yakup’un 12 çocuğu vardı, büyük oğulları Yusuf’u kıskanıp kuyuya atıyorlar, köle tüccarları onu Mısır’a götürüp satıyorlar. Daha sonra Yusuf orada idareci oluyor ve diğer kardeşleri de oraya gelerek yerleşiyor. Böylece Mısırda Yahudilerin 12 kabilesi oluşuyor. Daha sonra gelen Firavunlar İsrailoğullarını köle olarak kullanmaya başlıyorlar, ta ki Hz. Musa onları oradan kurtarmaya gelene kadar. Hz. Musa İsrail oğullarını eski yurtları olan Filistin’e götürmek istiyor ama nafile, Daha sonra Joshua peygamber önderliğinde Filistine giriyorlar ama tekrar sürülüyorlar. Davut peygamber zamanında tekrar Filistin’i yurt ediniyorlar.

(Kral Süleymanı Simgeleyen kolye)

 Süleyman a.s. zamanında güçlü bir devlet kuruyorlar. Daha sonra Babilliler dalıyor bunlara, ondan sonra güçlenemeden, Roma devleti dalıyor bunlara. Romalılar ne yaptılarsa bunların fesatlığını, hainliğini önleyemiyor. Gemilere doldurup Avrupa, Hindistan, kuzey Afrika, Anadolu’ya bunları göçe zorluyorlar. Bunlar yaklaşık 2000 yıl boyunca yersiz yurtsuz yaşıyor. 1800 lü yıllarda tekrar organize oluyorlar, Sionizm hareketini başlatıyorlar. 1920’li yıllardan başlayarak Filistinden arazi alarak oraya yerleşiyorlar. 1947 yılında İsrail devletini kuruyorlar.

(Hazreti Davut’un yıldızı, Bugün İsrail bayrağı olarak kullanılan simge, 6 köşeli olduğuna dikkat ediniz!…)

Yazan: ARMARIEL

Güncel Gözleme – 2

(Güncel gözleme serisine aylık olarak devam etmeye çalışacağım. Bu seri de ülkemizde ve dünyada gerçekleşen olayların gerçek hikayesi halk dili anlatılmaya çalışılacak.)

Hükümet süt dağıttı, sonra sıvadı

Hükümet bir karar aldı okullar tatil olana kadar her gün her öğrenciye 200 ml süt dağıtacak. Siz şimdi şöyle düşünüyor olabilirsiniz; “Ne var bunda hükümet halkın çocuklarının gelişimini düşünüyor”  diyebilirsiniz. Ben de diyorum ki “Bok ondan”

Sevgili okuyucu hükümetler, bürokratlar ve politikacılar hiçbir zaman halkını düşünmez. Politikacı olmanın birinci şartı halkı düşünmeyeceksin.  Bir kere halkı düşünmek siyasetin, politikanın ruhuna aykırı.  Hükümet neden süt dağıtma kararı aldı peki?

Cevap açıkça söylendi  zaten “üretim fazlası sütün değerlendirilmesi

Bu cümleyi şöyle yorumlamak gerekli, süt üretimi artınca süt fiyatları ucuzlayacak, dolayısı ile büyükbaş hayvan üreticisi zor duruma düşecek, daha da önemlisi sütü şişeleyen, paketleyen sanayici zarar edecek. Hükümet hayvan üreticisinden daha ziyade, sütü paketleyen sanayicileri kurtarmak için her gün süt almaya karar verdi. Devlet halktan topladığı vergiyle süt üreticilerini(daha çok sanayicileri) desteklemiş oldu. Yani bizim paralarımızı sanayici zor durumda kalmasın diye kullandı.

Tamam iyi güzel, çalmayın çırpmayın hiç olmazsa halkın çocuklarına gitsin vergiler diyeceğiz ama…. Onu bile beceremediler. Sütleri kontrol etmeden, acele bir şekilde dağıttılar. Sonuçta yurdun dört bir yanında çocuklar zehirlendi. Sonra da çıkıp pişkin pişkin “Çocuklar alışkın olmadığı için, mideleri yadırgadı” diye açıklama yapıyorlar. O çocuklar o yaşa kadar süt görmediyse, o da senin ayıbın… Halkı o kadar fakir bırakmışın ki, o çocuklar o yaşa kadar süt görmemiş…

Sonra dediler ki önce öğretmenler içsin, sonra çocuklara versin sütü. Böyle bir mantık dünyanın neresinde var?! Öğretmen senin vatandaşın değil mi, insan değil mi o? Ne biçim bir düşünce şekli, teknik analiz pahalıya geleceği için, öğretmenle analiz…

Ben veli olsam hemen davayı açardım. Hem halkın vergilerini süt sanayicilerine peşkeş çekeceksin, hem de milletin çocuğunu kendi vergisiyle zehirleyeceksin. ..

Petrol fiyatları neden düştü?

Petrol fiyatları geçtiğimiz hafta 15 kuruş daha ucuzladı. Hükümet bunun sebebinin dünya piyasalarında petrol fiyatının 97 dolara gerilemesine bağladı.  Bazı hükümet yanlıları da öyle olduğunu zannediyor ve şöyle diyorlar ; “Hükümet ne yapsın petrol ithal ürün, dolayısı ile dışarıya endeksli fiyat”… Ben diyorum ki “Bok ondan

Geçen gün hükümetin yalakası bir internet haber sitesinde şöyle bir haber geçti. “Hükümet araba firmalarını destekleyecek” geri zekalılar bunu hükümeti övmek için yazmışlar yada halkla taşak geçmek için…

Haberin özeti şu; “Benzin fiyatlarının aşırı artması halkı benzinde tasarrufa yöneltmiş ve sıfır araba satışları azalmış, dolayısı ile hükümet kısa bir sürede 10 milyon dolar vergi kaybına uğramış, otomobil satıcıları zor duruma düşmüşler ve indirime başlamışlar ama yinede zararı kurtaramamışlar. ”

Hükümet otomotiv sektörüne 15 milyon dolar hibe edecekmiş. Ülkemizde petrol fiyatını devlet belirlemez, belirleyenler birkaç tane uluslar arası petrol şirketi ve yerli işbirlikçileri. Petrol fiyatını belirlerken, hükümeti siklerine takıyorlarsa bende hayvanım. Bu adi insanlar petrolün fiyatı kıştan bu yana 130 dolardan 97 dolara gerilerken, yani dünyada petrol ucuzlarken, sürekli zam yaptılar. Bizim kerameti kendinden menkul hükümette vergi artıyor diye seslenmedi. Sonra halk tasarrufa yönelince amiyane tabirle sıçtılar. Şimdi bizim vergiyle otomotivcileri besleyecekler. Benzini de ucuzlattılar ama biraz geç kaldılar. Bende şunu diyorum, biz yönetiliyorsak, bizim bir ekonomi planımız varsa bende hayvanım.

Eğer halk bir hafta arabasına binmese var ya neler olur neler ama bu koyunlara nasıl yaptıracağız bunu?

Hükümetin tiyatroyla savaşı!…

Bir tiyatro polemiğidir aldı başını gidiyor. Her şey şehir tiyatrolarında sanat kurulunda “belediye temsilcilerinin de olacağı” kararıyla başladı. Belediye temsilcisi acaba tiyatro oyunundan ne kadar anlar? Gerçekten tiyatrodan sanattan anlayan biri olacaksa kabul ama öyle olmayacağı açık. Düşünsene kuruldaki sanatçılar Shakespear’den bahsederken o adamlar neden bahsedecek.

Peki devlet tiyatrosunda çalışan(genelde çoğu çalışmıyor) tiyatrocular haklı mı? Onlarında haksız olduğu yönler var. Tiyatro bir sevda işi, bir merak ve yetenek işi ama bizim tiyatrocuların çoğu devlet memuru zihniyeti ile olaya yaklaştığı için devlet tiyatrolarından pek fazla verim alındığı söylenemez. Tiyatroları denetlemek yerine onları satmak da sakıncalıdır. Çünkü bu işler özelleştiğinde kar amacı güdeceği için, kazanç azalınca (ki bizim ülkemizde kesinlikle karlı bir iş değil) kapanıp gidecekler.

Öte yandan devlet tiyatrolarının seyirci başına maliyeti devlete 120 tl civarında olmaktaymış. Offf off devlet seyirci o eseri izlesin diye 120 tl ödüyor, verimsizliğe bak. Bunun sebebi tiyatrolardaki denetimsizlik, yolsuzluk vb. olaylar.  Tiyatroları satmak yerine daha fazla denetim ve performansa dayalı bir ödeme şekli belirlenirse, kendi kendine yeteceğine inanıyorum.

Zina suç sayılsın!..

Bir siyasi parti kampanya başlatmış “Zina tekrar suç sayılsın”… O kampanyada imza toplayanların arasında zina yapan birileri olduğuna kesinlikle eminim. İmza topluyorlar, imza atanların arasında da zina yapan yoksa bende hayvanım. Siz önce kendi çocuklarınıza sahip çıkın, sonra riya yaparsınız.

Diyelim ki zina tekrar suç sayıldı?! Halkın %70’i,  yapılan bir araştırmaya göre, zina yapmış. Nasıl cezalandıracaksın? Yada gittin tam zina esnasında bastın çiftleri ; adam da dedi ki ”İmam nikahlı eşim” nasıl ceza vereceksin? Yada adam dedi ki  “dinde 4’e kadar avrat serbest”… Nasıl ceza vereceksin?!..

Provokatif bir hareket olduğu çok açık, şimdi gençler muhafazakar zaten, hemen 1 milyoncudan yüzük alıp kendi aralarında sözleniyorlar yada imam nikahı kıyıp beraber yaşıyorlar. O yüzden kendinizi kasmayın bu iletişim çağında zinayı engellemeniz mümkün değil maalesef… Yeter ki provokasyon yapmayın…

KISA KISA!…

  • Hükümet memura yüzde 3+3 zam düşünüyor geçen ay elektriğe %10 zama gelmedi mi? Doğalgaza %17 ?
  • Çevre yolları, tünel ve viyadükler paralı olacakmış, hükümet yalakası bir haber sitesinden az önce okudum. Kaynak yaratmada çok maharetli bizim hükümetler
  • Suriye’ye bir son gün verdiydiniz? Ne oldu laa? Esed takmadı bile hala çatır çatır halkını öldürüyor
  • Şike davası boşa gitti, TFF suçsuzlar diye açıklama yaptı, aynı hafta GS ve FB tökezlediler, yenildiler, berabere kaldılar vb… Halkta dedi ki “bak şike yok işte”, sonra GS hak ettiği şampiyonluğu aldı. Bizde tiyatroyu tekrar izledik. Türk futbolunda yıllardır şike var  ve olmaya devam edecek.
  • 10. Türkçe olimpiyatlarının tarihleri açıklandı. Çocuklar yine “Yeni bir dünya, yeni bir dünya kuruyorlardı” diye şarkı söyleyecekler. Tabi iyi olur “yeni dünya düzeni”, kursunlar.
  • Eğitim sil baştan,  4+4+4 kabul edildi. Liselerde ders 35 dakika olacakmış, yazılı sınavlar olmayacakmış. Madem öyle kökten kaldırın eğitimi, öğretmenlerin hiçbir yaptırımı olmayacağı için, öğrenciler neler yapar neler…
  • Bankadan, kredi kartı kullanmak günah olur diye kredi kartı almayan esnaf, bankadan kredi çekince ne oluyor?
  • Sevgilisiyle sarmaş dolaş resimlerini faceden paylaşıp, kandil gecesinde “kandiliniz mübarek olsun”  yada Cuma günü “cumanız mübarek olsun” diye mesajlar yayınlayan gençler!.. Sizin yüzünüzden dinden soğudum lan, cumaya gitmek istemiyorum artık.
  • Geçen yine okeyde eski küfürleri hatırladım ama yazmayacağım. Fakat elemanın biri yerden taşı alıp arkadaşına “bu taşın geleceği parlak ortağım” deyince, gülmekten altıma ettim.
  • Gençler haberleri takip etmiyor, bom boş yaşıyorlar, ülkenin komşularını bilmiyor, yön kavramı yok, kuzey güney deyince, Kıvanç Tatlıtuğ akıllarına geliyor, “Hay kıvanç becersin sizi” diyeceğim ama diyemiyorum zaten istedikleri o…
  • İllüminati serisi devam edecek, olumlu yorumların oranı daha fazla, tüm okurlara teşekkürler…
Yazan: ARMARIEL

İllüminati 7 – Orta Dünyanın Tarihi ve Sayılar

Sonra, elinde krallığı simgeleyen asasıyla Kairos belirdi. Asayı ilk yaratılan Tanrı’ya verdi. O da aldı ve şöyle dedi: “….. Gizli adın 36 harfli olacak.”

Hasan El-Sabbah (Sergüşezt-i Seyyidna adlı kitabından)

Tufandan sonra Nuh Peygamber ile birlikte üç oğlu da kurtuldu. Tufandan sonra gelen insanların, bu üç atadan meydana geldiği varsayılmaktadır. Nuh’un oğlunun İsimleri şöyle idi; Ham, Sam ve Yafes.

 Ham Afrika’ya göç etti , Sam Kudüs’e gitti,  Yafes ise Orta Asya’ya gitti.  Bundan sonra insanlar tekrar çoğaldı ve milletler meydana geldi. İbnü’l Kesir kitabında şöyle demektedir;

“Vehb b. Münebbih  Arap, Fars ve Rumların atasının Sâm, Sudan­lıların atasının Hâm, Türkler ile Ye’cûc ve Me’cûc’un (kuranda Kehf süresinde anlatılan bir kavim) atalarının Yâfes ol­duğunu söylüyor. Bir rivayete göre, Kiptiler Hâm’ın oğlu Küt’un çocukla­rından üremişlerdir.”

Tarihi bulgulardan elde edilen bilgilere göre dünya üzerinde kurulan ilk medeniyet Sümerlerdir. Bu medeniyetin kökleri milattan önce 4500 yılına kadar gitmektedir. En eski yazılı kaynaklar bu medeniyete ait olduğu için yazının da Sümerler tarafından bulunduğu kabul edilmektedir. Sümerler tarihte ilk defa devlet teşkilatlarını da kurarak büyük halk kitlelerinin bir arada yaşamasını sağlamışlardır. İlk mahkeme, hastane, okul, posta, güvenlik teşkilatlarının temellerini atmışlardır. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik, gerekse din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlilerdir.

(Sümerlere ait hayat ağacı ve Tanrı Enlil’in uzay gemisi)

Sümerlerin kuzeyden gelerek, Bugün Irak sınırları içinde bulunan Mezopotamya olarak adlandırdığımız Fırat ve Dicle nehrinin arasında kalan bölgeye yerleştikleri varsayılmaktadır. Bu bölge o zamanlar çok verimli topraklara sahipti ve tarım için çok elverişli bir bölgeydi. Tarımın aşırı gelişmesi ile bölgede nüfus aşırı bir biçimde arttı ve düzenin sağlanabilmesi için bir devlet yapılanması oluşmaya başladı. Tabi ki bu durum kolektif bir gelişmenin sağlanmasına sebep oldu. Sümerler bir çok şehir kurdular, Fırat ve Dicle’nin sık sık taşması ve arazilerin yeniden ölçülmesi sonucu matematik ve geometri gelişti. Aynı zamanda inşaat yapımı da gelişmeye başladı. Sümerler pagan(çok tanrılı) bir inanç sitemine sahipti. Her şehrin, her doğal olayın bir tanrısı vardı. Nuh tufanının ilk konu edildiği bir mitolojik hikayeye de sahipler.

(Sümerlerin kurduğu şehirler; Güneydeki UR ve URUK şehirleri önemli dini merkezlerdi)

(Sümerlerin en büyük kenti ve dini merkezi Uruk kentiydi. J.R.R Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi adlı romanında bulunan Uruk yuvası, Uruk savaşçısının eski Mezopotamya ile ilgisi var mıydı? İlerleyen yazılarımızda Yüzüklerin efendisine tekrar değineceğiz. Hatırlarsanız yüzüklerin efendisinde de “Her şeyi gören göz” kötülerin tanrısıydı…)

Sümerlerde büyü ve falcılıkta gelişmişti. Ziggurat isimli tapınakları göğün katlarını belirtmek için 7 katlı olarak inşa edilirdi. Bugün semavi(Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam) dinlerin kutsal kitaplarında da gök yedi kat olarak tanımlanır. Sümerler güneşin kendi eksenindeki dönüş periyodu, gezegenlerin yörüngeleri ve büyüklüklerini, yıldızların hareketlerini ve ayın etkilerini tam olarak hesaplayabilmişlerdi. Astronomi çok önemli bir bilim dalıydı.  Matematik oldukça ileri bir seviyedeydi, bugün bile etkisini gösteren 6’lı sayı sistemini(sexagesimal) kullanıyorlardı.

(Kök bulma cetveli, Sümerlerden, Babile kalan, matematikten bir parça)

Bilim adamlarının fikrine göre altı esasına dayanan “sayı sistemi” (sexagesimal sistem) Sümerler tarafından bulunmuştur. Bazı bilim adamlarının fikrine göre ise bir yılın 360 güne, 12 aya, her ayın 30 güne, her günün 24 saate ve her saatin 60 dakikaya bölünmesini de Sümerler bulmuştur. Bu ölçü sistemi yüzyıllar boyunca kullanılarak günümüze kadar gelmiştir.

Gifrah’ın Universalgeschichte der Zahlen (Rakamların Evrensel Tarihi) adlı eserinde şu satırlara rastlıyoruz: “Bilim adamları, Yunanlılar tarafından astronomide geniş çapta kullanılmış, altı esasına dayanan sayı sisteminin Sümerler tarafından bulunduğunu, Mezopotamya’da yapılmış kazı çalışmaları sonucu bulunmuş yazılar vesilesi ile ispat etmişlerdir. Sümer dilinin sayı sisteminin de temeli altı esasındaki sayı sistemi ile olmuştur. Günümüzde bu sistem, zaman, daire (yuvarlak) ve köşe ölçüsünde kullanılıyor. Örneğin: her yıl 12 = 6×2 ay, her gece-gündüz 24 = 6×4 saat, daire 360 = 6 x 6 x 10 derece.

(Sümerlerden, Akadlara, Babillilere, Elamlara, Mısıra geçen trigonometrik hesap cetveli, Ayrıca Trigonometri altılı sayı sistemi ile çok daha kolay hesaplanabiliyor.)

On (10) esasındaki sayı sistemin (Desimal system) insan toplumlarının hemen hemen hepsi tarafından kullanılmıştır. Onun sebebi ise insan ilk defa kendi parmaklarının sayısı esasında çevresindeki şeyleri saymaya başlamasıdır. Ancak bunun tersine, Sümerlerin neye göre “altı esaslı” sayı sistemini türettiklerini düşünmek zor. Onu bazı bilim adamları, bir yılın 360 günü esasında türetilmiştir derken (Türkmenlerin bir yıla “tegelek bir yıl” yani “daire bir yıl” demeleri de dikkate şayandır, çünkü daire 360 derecedir. B.G.) Bazı bilim adamları ise, Babil’in her saatinin bizim iki saatimize denk olmasını dikkate alarak, Sümerlerin bu sayı sistemini bir gündüzü (günün görüldüğü zamanı) ölçmek esasında meydana getirmiş olmasını savunuyorlar.

(Sümerliler gezegenleri, büyüklüklerini ve yörüngelerini, güneşin döngüsünü, ayın döngüsünü tam olarak hesaplamışlardı )

Becker’in açıklamasına göre, göğün yıldız kümelerini belli hayvan resimlerine benzetmek vesilesi ile meydana getirilmiş 12 hayvanlı takvimi Mısırlılar ve Yunanlılar Mezopotamya’dan almışlardır. Meselenin anlamlı yönü ise, eski Çin’de geçerli olan yıl hesaplama, Sümerlerde olduğu gibi “ay hesabı” (Kameri) esasına göre olduğu halde, Mezopotamya’nın komşusu olan Mısır’da “gün hesabına” göre (Şemsi) olmuştur. Bunun sebebi güneşin salınımından dolayı her yıl dünyanın dönüşü tam olarak 365 gün 6 saat olarak gerçekleşmemektedir. Güneşte hareket ettiği için salınım meydana gelmekte ve gün hesabında kaymalar olmakta. Ayın dünya etrafında ki dolanımı ise daha kararlıdır. Dünyanın salınımı güneşe göre çok az olduğu için hata daha azdır. Bugün Araplar ve Çinliler ay esasına göre takvim kullanmaktadırlar. Çocukların doğum periyodları da yine ay takvimine göre hesaplanmaktadır.  Tıpta kullanılan bir çok zaman periyodu bu kadim(eski, antik) medeniyetlerden kalmadır ve ay takvimine göre yapılmaktadır.

 Oluşturdukları zaman sistemi o günden bu yana bütün insanlık tarafından hemen hemen hiç değiştirilmeden kullanılmaktadır. Altmışlık sayı sistemine dayanan bu yöntemde;

6 saniye x 10= 1 dakika;
6 dakika x 10= 1 saat;
6 saat x 4= 1 gün
6 gün (sonradan +1 gün dinlenme)= 1 hafta
6 gün x 5= 1 ay
6 ay x 2= 1 yıl

MÜKEMMEL SAYI  “6”

Mükemmel sayı, sayılar teorisinde, kendisi hariç pozitif tam bölenlerinin toplamı kendisine eşit olan sayı.

Şimdi Altı sayısının kendisi hariç bölenlerine bakalım ;

1,2 ve 3  bunları toplarsak   1+2+3 = 6

Altı geometride ve trigonometride önemli bir yere sahiptir;

Sayıların kare köklerinin hesaplanmasında kullanılır;

Aşağıda 2’nin karekökünün hesaplanmasında kullanılmıştır.

(Karekök cetveli, 6 tabanına göre)

 ŞEYTANIN SAYISI “6”

Bu sayının neden şeytana atfedildiğini bilmiyoruz. Fakat eski medeniyetlerde kullanılan bir sayma sistemi olduğu için İncil’e eklendiğini düşünmekteyim. Özellikle “666” sayısının popüler kültürde şeytanla ilişkilendirilmesi de yine Hıristiyan kültürün dünya kültürüne etkisi ile olmuştur.

 İncil’in son bölümü olan Book of Revelation şöyle der:

“İşte bilgelik. Bırak anlayanlar canavarın sayısını hesaplasınlar: İnsan için sayısı; onun sayısı altıyüz, üç yirmi ve altıdır. (13:18)”

Birçok kimse “canavar”ı Hıristiyan karşıtı kişi olarak düşünür ve 666′nın da Şeytan’ın sayısı olduğunu kabul eder. Ama Book of Revelation daha birçok gizemli sayıyla doludur. Örneğin; New Jerusalem’in ölçülerinden şöyle bahseder:

“Ve o benimle konuşanın elinde şehri ölçmek için altın bir asa vardı ve oradaki kapıları, buradaki duvarları. Şehir dört köşedir ve eni boyu kadardır; ve şehri asasıyla ölçtüğünde onikibin furlong olduğunu buldu. Eni ve boyu ve yüksekliği eşitti. (21:15-16)”

Onikibin furlong boyutlarında bir şehrin inanılmaz derecede devasa bir yer olması gerekir, çünkü bu durumda göğe yükselen kısmı yaklaşık 2,400 km. olacaktır; bu da oldukça bilim-kurgusal bir yaklaşım olur. St. John, gezegenimizin olası teknolojik geleceğine bir bakış atmış olabilir ama bu sözlerin gerçek anlamdan çok mecazi olması daha muhtemeldir. İncil’de sık sık karşılaşılan sayı sembolizmi, Musevi inancında çok önemlidir. Gerçekten, benim de keşfettiğim gibi, 666 sayısından sadece Book of Revelation’da değil, Book of Kings (Kralların Kitabı)’de de bahsedilmektedir:

“Solomon’a (Kral Süleyman) her yıl gelen altın, altıyüz, üç yirmi ve altı talentdi.”

Solomon adı İbranice barış anlamına gelen shaloın kelimesinden türemiştir ama Kral James versiyonunda simya terimleriyle sol (Güneş) ve omon (Ay) olarak karşılık bulmaktadır.

Orta Çağ’da ortaya çıktığı haliyle simyanın kökleri, antik Mısır’ın izoterik bilgilerinden kaynaklanmakta olan keşiş bilimidir. Mısırlılar için bu bilimin adı Kemet idi ve günümüzde bundan kimya (chemistry) ve simya (alchemy) sözcükleri türemiştir. Kabala’da görülen izoterik Musevi geleneğinde de bazı simya kavramlarının Mısır inançlarından kaynaklandığı belirtilmektedir.

Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerinde, güçlü inanç taşıyan ve kendini adamış olan kişiler tarafından sır olarak tutulan bazı kavramlar olduğu bilinmektedir. Bu gizli sistemler, felsefik kavramları ifade etmek için genellikle sayılar kullanılır. Yine bu da antik Mısır’dan kaynaklanan bir fikirdir.

A.T. Mann, bu sistemin nasıl işlediğini Sacred Architectııre (Kutsal Mimari) adlı kitabında şöyle açıklamaktadır:

“Sembolik matematik antik gizem okullarının temeliydi ve insanların inançlarını, yaşamlarını düzenleyen prensipleri belirlerdi. Her tanrının doğası ve sembolik gezegeni sayıyla temsil edilirken, geometri biliminde her harfin sayısal bir karşılığı vardı. Sistem ibrani ve Yunan alfabelerinde benimsenmişti…”

“Geometri kullanırken, tapınakların ve anıtların boyutlar, şiirlerin ölçüleri, müzikal yazımlar ve diğer konular tanrılarla ve güçleriyle ilgili olmalıydı. Herhangi bir kelimenin veya adın şifresini çözerek daha derin, sembolik niteliklerini anlamak mümkündür. Eflatuncular, Hermesçiler, Resicrucian’lar, Hıristiyan Gnostikleri, simyacılar, masonlar, tapınak şövalyeleri ve diğer birçokları bu gizli kutsal dili kullanmışlardır.”

Simyada, Ay ve Güneş sürekli bir uyum içinde olan dişi ve erkek elementler olarak ele alınır. Thomas Vaughan, 1650′lerde yazdığı yazılarda şöyle anlatmaktadır:

“Güneş ve Ay, biri aktif, diğeri pasif, bu Erkek, o Dişi olan iki Büyüsel Prensip’dir. Onlar hareket ettikçe. Yozlaşma ve Kuşak da hareket eder: Eşit olarak çözülür ve birleşirler.”

Simyada altın, saflaşmış ruhu simgeler ve geleneksel olarak Güneş’le bağlantılıdır. Güneş’in bir dönümü ise bir yıl demektir. Bu yüzden İncil’de 666 sayısıyla Güneş arasında bir bağlantı bulunduğuna dair Kings kitabından bir alıntı vardır.

Ayrıca, 666 sayısından Ezra’da da bahsedilmektedir ve Babil’den Judah’a dönen insanları simgelemektedir:

Adonikam’ın çocukları altıyüz, altmış ve altı tanedir. (2:3)

Adonikam kelimesinin anlamı şudur: “Tanrı’nın övgüsüne layık.”

666 sayısının İncil’deki anlamlarının yüzeysel olarak kastedilenlerden başka bir anlamı olmaması da mümkündür. Ancak St. John, 666 sayısını sayı sembolizmini alegorik olarak kullanan Musevi mistisizmine bağlamaktadır. Muhtemelen aynı geleneği izleyen kişilere yönelik bazı mesajlar vermeye çalışıyordu ama günümüzde artık bu mesajlar belirsizdir.

Yine bir tesadüf olarak, eski Roma rakamları da büyükten küçüğe dizildiklerinde toplamı 666 sayısını vermektedir:

D = 500
C= 100
L= 50
X= 10
V= 5
1= 1
666

Bu yüzden canavarın sayısı olarak kabul edilen 666′nın Hz.İsa’nın çarmıha gerilmesini sağlayan Roma otoritelerini temsil ediyor olma olasılığı da yüksektir.

Hıristiyanlık dininin İngiltere Adaları’nda yayılmaya başladığı yıllarda 666 sayısı M.S. 946 yılında St. Dunstan tarafından yaptırılan ünlü Glastonbury Manastırı’nda da yer almaktadır. Bu, ilk olarak Bligh Bond’un 1920′deki araştırmasında ortaya çıkmıştır.

Manastırın bir kenarı 74 fit olan dokuza dört karelerden oluşan bir dikdörtgen alan üzerine kurulu olduğunu görmüştür. 74 fit, 888 inch demektir. Yer planı ise 666 fit x 296 fit boyutlarındadır. Manastırın mimarlarının bu sayıyı tasarımlarında yer verecek kadar önemli gördükleri ve St. John’ın “canavar” atıfını dikkate almadıkları bellidir. (Kaynak : TürkceBilgi.Net)

EK BİLGİLER;

Sümerlerden sonra ne oldu?

Sümerleri , bugünkü Yahudi ve Arapların ataları olan Samiler içten çökertti ve Akad devletini kurdular. Samiler batıdan göç ederek Sümer devleti içinde çoğaldılar ve nüfusun büyük bir bölümünü oluşturunca Sümer Devleti göçtü ve Akad Devleti kuruldu. Daha sonra Babilliler aynı bölgede kuruldu. Sümerlerden sonra gelen devletler onların bilimini, dinini, yaşam tarzını aynen korudular.

Onluk sayı sistemi ne zamandır kullanılıyor?

Onluk sayı sistemi Mısırlılar zamanında geliştirilmiş bir sayı sistemidir. İnsan parmaklarının sayısı 10 adet olduğu için bu sistem zamanla yaygınlaşmıştır. Mısırlılar Sümerlere göre matematikte daha geride idiler. Günümüzde bilgisayar bilimlerinde 2’li (binary) ve 16’lı (Hexadecimal) sayı sistemleri kullanılmaktadır fakat bunlar bilimde kullanılan sayı sistemleridir. Sümerler 6’lı sayı sistemlerini hem günlük hayatlarında hem de bilimde kullanıyorlardı.

Sayılar bu kadar önemli mi?

Evet, önemli, çünkü gerek gizli kardeşlikler gerekse diğer dini cemaatlerde harflerin sayısal karşılıkları ile çeşitli hesaplamalar yapılır. Bu hesaplama sistemi eski Yunanlılarda Gematria olarak adlandırılırdı. Günümüzde Yahudilerde bu sistemi kullanmaktadırlar.

Gematria, Kabala’yı esas alarak sözcükler ve sayılar üzerine yapılan kabalistik çalışmalarla ilgili bir uzmanlık alanıdır. Gematria’da, ebced (İslamiyette) hesabında olduğu gibi, alfabenin (İbrani alfabesinin) her harfine nümerik bir değer verilir. Böylece her sözcüğün belirli bir sayısal değeri olmasının yanı sıra, sayısal değeri birbirine eş olan birçok sözcük olabilir, yani herhangi bir sayı birkaç sözcüğü temsil edebilir. Aynı sayısal değeri taşıyan sözcükler birbirine eş olarak kabul edilirler ki, Gematria çalışmalarındaki temel yöntemlerden biri bu sayısal değeri aynı olan sözcükleri birbirlerinin yerine kullanmaktır.

İslamiyette ise harflerin sayılarından bir şey bulma işlemi EBCED olarak adlandırılmıştır. Özellikle İslam tasavvufuna Yahudi tasaffuvundan geçmiştir. Arap alfebesi İbrani alfabe ile nerdeyse birebir aynıdır ve hesaplama İbrani harfleri ile birebir ayndır.

İbranice harflerin sayısal değerleri aşağıda verilmiştir;

 (İbranice vav harfinin karşılığı “6” dır. Şimdi internette kullandığımız “www” ibaresinin gematriası “666” dır.)

Sayıların sizin için önemi var mı?

Sayılar dünyada olmayan şeylerdir. Onlar bizim beynimizde yarattığımız ve bu dünyayı basit anlamda modellemeye yarayan imgelerdir. Ben kuranı kerimde 6666 ayet olmasının bir tesadüf olduğuna inanmıyorum Tüm süreler besmele ile başlıyor ama sadece Tevbe süresi besmele olmadan başlıyor. Buda sayının 6667 olmasını engelliyor. Kuranda dünyanın 6 günde yaratıldığı yazıyor.

Bir de buradan itiraf etmek istiyorum, bazı insanların paraya, kadına, gösterişe vb. şeylere ilgisi vardır. Benimde asal sayılara karşı bir zaafım var maalesef :)  Başka bir şehre gittiğimde kalacağım otel odasının numarası  mutlaka asal sayı olmalıdır. Değilse son çare 3’e tam bölünen oda numaralarını tercih ederim. Eğer o da yoksa giderim köprü altında yatarım.

Yazan: ARMARIEL

İllüminati 6 – Büyü, Sihir ve Simya’nın Cazibesi

Zavallı budala! Sana gizlerin en büyüğünü, en önemlisini açık açık öğreteceğimize inanacak kadar aptal mısın? Hiç kuşkun olmasın ki, her kim Hermetik Filozofların yazdıklarını, sözcüklerin sıradan, sözel anlamlarıyla açıklamaya kalkışacak olursa, kendini bir labirentin dolambaçları içinde bulacaktır. Dışarı çıkması için elinde Ariadne’nin ona yol gösterecek ipliği de olmayacağından, kaçıp kurtulamayacaktır.

ARTEPHIUS (yazının sonunda Arthepius hakkında bilgi verilmiştir)

(Arthepius’un 1624 yılında, İngilterede basılan kitabı)

Bundan önceki yazılarımızda konunun tarihi ve felsefi kısmından bahsetmeye çalışmıştık. Bazı arkadaşlarımızdan olumsuz tepkiler aldık. En önemli tepki, anlatılan konuların İslam ile örtüşmediği mevzusu idi. Hatta beni kâfirlikle suçlayanlar bile oldu. Dinden çıkmış, sapkın biri olduğumu bile, dile getirenler oldu. Kimin daha dine yakın olduğunu ancak Allah bilir. Körü körüne beş vakit namaz kılmakla Allah’a yakın olamazsın. Araştırmalısın, okumalısın, öğrenmelisin. Burada anlattıklarımız bizim onlara inandığımız anlamına gelmez fakat onlara inanan gizli kardeşliklerin bulunduğunu bilmemiz gerekir. Düşmanı yenmek için onun gibi düşünebilmelisin.

Arkadaşlar şu an dünya üzerine hâkimiyet kurmuş bir gizli kardeşlik örgütünü anlamak istiyorsak, onların beslendiği kaynakları anlamaya çalışmalıyız. İllüminati olarak adlandırdığımız bu gizli kardeşlikler, temelini başta İsrailiyat, Hıristiyanlık, Meditasyon, Hermetizm, Satanizm, Büyü vb. kadim(eski, antik) konulardan oluşturmaktadır. Bu yazı dizisinin devamını getirebilirsem ve siz tümünü okuyup üzerinde kafa yorarsanız, anlatılan konuların bir puzzle gibi yerine oturduğunu göreceksiniz.

Aldığımız ikinci tepki ise anlatılanların üstü kapalı olduğu mevzusu idi. Okuyucular maalesef çok uzun yazıları sevmedikleri için bildiklerimi özetlemeye çalışıyorum. Resimlerle destekleyerek, anlatımı akıcı yapmaya çalışıyorum. Anlatımda her şeyi açıklamaya çalışıyorum. Kesinlikle birilerine kendimi kanıtlamak ya da ukalalık yapmak gibi bir amacım yok. Anlamadığınız konuları istediğiniz gibi sorabilirsiniz. Kendiniz araştırarak öğrenirseniz hem anlatıcının(yani benim) etkimde kalmazsınız hem de konuyu daha iyi özümsersiniz.

Eğer bu yazı dizisinin devam etmesini istemiyorsanız bunu yorumlarda yazabilirsiniz. Kesinlikle bir daha bu konular hakkında yazmam. Bazı bloglarda, internet kahramanlarının çeşitli şehir efsanelerini İlluminati ile harmanlayarak anlattıklarını ve çok popüler olduklarını görmekteyiz. Benden bu şekilde kaynağı belirsiz yazılar yazmamı lütfen beklemeyin.

Gelelim büyü ve sihir mevzusuna, her zaman belirttiğimiz gibi masonik örgütler birçok kanaldan beslenmektedirler. Bu kanallardan en önemlilerinden biri ise büyü ve sihir mevzusudur. Masonluğun ilerleyen derecelerinde kişilere çeşitli büyü yapma yöntemleri de öğretilmektedir. Özellikle kötü amaçlar için kullanılan kara büyü yöntemleri masonlukta revaçtadır.

Sihir, insanlara yönelik olarak tabiatüstü gizli güçlerin yardımı ve aracılığıyla belli bir maksadı gerçekleştirmek ve belli bir gayeye ulaşmak için uygulanan ve etkili olduğu kabul edilen eylem; bir şeyin veya olayın gerçek hüviyetinden uzak olarak başka bir halinin gösterilmesidir. Sihir, İslam’ın kesin olarak yasaklayıp  reddettiği bir inanç ve işlem olup tabiat kuvvetleriyle insanlara bir takım etkilerin yapıldığı söylenen ilkel bir anlayış ve olgudur.

(Süleyman tapınağından bir parça)

Peki dinimizde büyü ve sihir var mıdır? Kuranı kerime göz atacak olursak, orada Hz. Süleyman peygamberin dönemine dikkat çekildiğini açıkça görebiliriz;

“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü  insanlara sihri  ve Babil’de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek,  herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden  hiç kimseye öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekden, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah’ın  izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de  zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların  ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında  kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!”  (Bakara Suresi /102)

Ayetten de açıkça anlaşılacağı gibi büyü ve sihir kesinlikle mevcuttur. Ayrıca Allah Felak süresinde “düğümlere üfleyenlerin şerrinden” Allah’a sığınılmasını söylemektedir. Düğüme üflemekte çok eski bir büyü yöntemidir. Zarar verilmesi istenen kişinin adı anılarak bir ipe düğümler atılır ve çeşitli sözler söylenir. Bu düğümlenmiş ip kimsenin bulamayacağı bir yere gömülür. Bundan sonra kişi kendini iyi hissetmez ve hastalanır. Bazı hadis kitaplarında bir kadının peygamber efendimize böyle bir büyü yaptığı ve bu yüzden Felak ve Nas sürelerinin indirildiği açıklanmaktadır. Nas süresinde ise cinlerden ve insanların şerrinden Allah’a sığınılması gerektiği belirtilmektedir. Bazı sihirlerin oluşabilmesi için, büyücülere cinlerin yardım ettiği söylenmektedir. Her iki süre dua mahiyetinde olup insanları bu tür zararlardan korumak için indirilmiştir.

Büyü, eski kavimlerde mevcuttu. Keldânîler’de, Keldânî büyüsü, her yere dağılmış olan perilerin tabiat hadiselerini vücuda getirdikleri itikadına dayanıyordu. Bazı yaratıklar şeytanî bir kuvvetle mücehhez idiler. Bununla beraber, bu kuvvet erkekten ziyade kadında bulunuyordu. Cadılar ve şeytanlar insanların bedenine girmek gücüne sahip idiler.

Mısır’da:  Musa (a.s.)’dan evvel Mısırlılar, kanunen caiz olan bir büyü kabul ediyorlardı. Ancak kanunen yasak olan büyünün her türlü icra usullerini daha az bilmez değillerdi.

Sihirbazların hayata ve ölüme tasarruf ettiklerine, iyi veya kötü cinleri yardım için çağırma gücüne sahip olduklarına ve tabiat kuvvetlerini diledikleri gibi kullanabileceklerine inanıyorlardı.

Uzak Şark’ta: Çinliler büyünün her türlüsüne karşı derin bir alâka besliyorlardı. Konfüçyüs’ten önceki dönemlerde Wu denilen bir tür cadı, devletin sosyal yapısında resmi bir mevki sahibi idi. Büyü usulleri arasında geleceği bilerek geleceğe ait hususları söylemeye, cinleri uzaklaştırmaya alışıyorlardı.

Yunan-Roma’da: Görünmez kuvvetleri beşerin iradesine mahkûm kılmak sanatı, Yunan-Roma  medeniyetinde Şark’ta olduğundan daha az rağbet bulmuş değildi. Yunan sihirbazları daha çok kendilerine hizmet edebilecekleri ümidiyle yabancı ilâhlara müracaat ediyorlardı. Tesalya kıtası gizli sanatlara mensup en meşhur adamları yetiştirmekle meşhurdu. Büyü, imparator Ogüstüs zamanında, büyük bir ehemmiyet kazanmıştı.

Yahudilikte:  Sihre itikat pek revaçta idi. Perileri davet etmek, şeytanları insanın iradesine mahkûm kılmak, her türlü harikalar, hulâsa medeniyette şöhret bulmuş itikatların bütünü Yahudilikte mevcuttu. Yahudiler büyü formüllerinde, eski zamanlardaki geleneklerden yahut yabancı dinlerden gelen cin ve peri isimlerini almışlardır.

İslâm toplumlarında:  Müslümanlardan bazıları büyüde Yahudilerden, Suriyeliler’den, İranlılar’dan,  Keldânîler’den ve Yunanlılar’dan ders almışlardır. Tütsü, tılsım, muska, cadılık, fala bakmak vs. hep oralardan gelmiştir. Müslümanlar cinlere inandıkları için bu inanç sihre inanmaya da yol açabiliyordu. Rasûlullah (s.a.s.) “isabet-i ayn”a, yılan sokması ve genellikle hastalıklara karşı rukyayı yani duayı caiz görmüştür. Fakat büyü ile Hz. Peygamber’in (s.a.s.) duası arasında hiçbir ilişki yoktur. Bir takım fal kitapları vardır ki kelime ve harflerin suretiyle geleceği bilmeye çalışırlar.

Batı dünyasında: Bütün milletlerin arşivleri tetkik olununca, büyüye müteallik bu türlü inançlara rastlanır. Keltler, Teutonlar, İskandinavlar, Finler, Doğu milletleriyle bu konuda birçok esaslı benzerlikler göstermektedirler. Bugün akıl ve mantığın ilerlemesiyle büyünün ortadan kalktığına inanmak pek cesur bir davranıştır. (Kaynak: İslam Ansiklopedisi)

Masonlukta ise büyü ve sihrin kökeni eski Mısır ve Babildir. İsrailoğulları henüz Hz. Musa hayatta iken dahi Eski Mısır’da gördükleri putların benzerlerini yapıp onlara tapınmaya başlamışken, Hz. Musa’nın vefatının ardından daha ileri sapmalara kaymaları zor olmamıştır. Kuşkusuz tüm Yahudiler için aynı şey söylenemez, ama aralarından bazıları Mısır’ın putperest kültürünü yaşatmış, dahası bu kültürün temelini oluşturan Mısır rahiplerinin (Firavun büyücülerinin) öğretilerini sürdürmüş, bu öğretileri Yahudiliğin içine sokarak onu tahrif etmişlerdir.

Eski Mısır’dan Yahudiliğe devrolunan öğreti, Kabala’dır. Kabala da, aynı Mısır rahiplerinin sistemi gibi, ezoterik (gizemli) bir öğreti olarak yayılmış ve yine Mısır rahipleri gibi temelde büyü ile ilgilenmiştir. Ünlü Yahudi araştırmacı Shimon Halevi, “Kabala, Tradition of Hidden Knowledge” (Kabala, Gizli İlmin Geleneği) adlı kitabında Kabala’yı şöyle tanımlamaktadır: “Pratikte Kabala, kötülüklerle ilgilenmenin yolu ve semboller yoluyla psikolojik dünya üzerinde güç kazanmanın tehlikeli bir sanatı ve büyüye dayalı bir formudur.”

Kabala’yı felsefelerinin temeli edinen masonlar, elbette büyü ile ilgilenmektedirler. Ancak çok üst dereceli masonların bildiği ve katıldığı büyü ayinleri masonlukta büyük önem taşır:

“İnisyatik ve hermetik gelenek içinde yer alan masonluğun geniş manadaki büyücülükle bir yakınlığı vardır.” (Tarihte ve Günümüzde Masonluk, Paul Naudon, sf.186)

Çırak, Kalfa, Usta isimli mason yayınında, masonik yemin töreni şöyle anlatılır:

“Tören üç kısımdan oluşur: Yakarma, söz verme, lanetleme. Yakarma: Masonik ilahlara ve şeytani kuvvetlere, yemin garantisi olarak çağırıda bulunur. Söz verme: şeytana verilen yeminin konusudur. Lanetleme: yeminin tutulmaması halinde uygulanacak ölüm cezasıdır.” (Çırak, Kalfa, Usta, sf.40)

Masonlukta şeytan karanlığı aydınlatan bir güç olarak tasvir edilir:

“Şeytanın feneri ulaşacağın yerdeki karanlığı aydınlatır.” (Mason Dergisi, s.29, sf.23)

Masonluk, Kabala’nın prensipleri doğrultusunda, kara ayin denilen törenleri, felsefesinin en önemli unsurlarından saymaktadır.”Masonluğun bazı kolları evreni etkilemek için büyücülüğün icrasını kendilerine amaç edinmişlerdir.” (Tarihte ve Günümüzde Masonluk, Paul Naudon, sf.186)

Masonik kaynaklarda anlatıldığına göre, masonlukta 33. dereceye gelecek kişide aranılan en önemli özelliklerden biri, medyumluğa olan yatkınlığıdır. 7 yılda bir, 7. ayın 7. gününde 7 büyük locadan 7 medyum üstadın katılımıyla toplantılar yapılır.

Masonluğun bilenen sembollerinin haricinde, sadece büyü törenlerine has tütsü, cam küre gibi malzemeler toplantının dekorunda yer alır. Masanın üzerine bir keçi kafatası konur. 7 kollu şamdanın 7 mumu yakıldıktan sonra seans başlar. Kabala’daki büyülü kelimeler dakikalarca tekrarlanır. Tören sırasında kimse konuşmaz, birbirine bakmaz dikkat dağıtacak en ufak bir hareket yapılmaz. Bu ayinler masonların dış dünyadan en çok gizlemeye çalıştıkları sırlarından birisidir. Düşük dereceli masonlardan hiçbirisinin bu ayinlerden haberi olmaz.

Şeytana tapınma ayinlerinin bir masona açıklanması için, masonların deyimiyle masonik ilkelerle, iyice yoğrulmuş olması gerekir. Ancak yeterli “olgunluğa” geldiğinde kendisine bu sır verilir. Dereceler içinde giderek yükselen mason, Allah inancını, ahlaki değerlerini yitirecektir.Sonuçta ulaşacağı en önemli sırlardan birisi, kara büyü ayinleridir.Masonluğun felsefesinin temelini de bu sır oluşturmaktadır. Bu gücün hak dine olan nefret ve düşmanlığının kökeninde de bu gerçek yatmaktadır. (Kaynak: DinlerTarihi.net)

SİMYA NEDİR?

Simya veya Alşimi; (Arapça’daki “alkheemee” kelimesinden gelir, İngilizce’ye “alchemy” olarak geçmiştir). Hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanat’ı bünyesinde barındırır.

Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan’da, Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa’da simyaya ilgi duyulmuştur.

Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus’a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm’le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar ‘ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve hermetik dalları modern spiritüel(ruhsal) simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.

Günümüzde simya, mistik, ezoterik ve sanatsal yönleri nedeniyle bilim tarihçileri ile filozofların ilgi alanına girmektedir. Simya, modern bilimin temelini atan disiplinlerden biridir ve günümüz kimya ve metalürji endüstrilerinde kullanılan birçok madde ve işlem eski dönem simyacılarının keşfidir. (Kaynak: Wikipedia Alchemy Maddesi)

İslamiyet’te Simya, Müslümanların eski mısır ve yunan eserlerini Arapçaya çevirmesi ile başlamıştır. Zamanın Müslüman bilginleri bu konuya önem vermişlerdir. Özellikle Abbasiler döneminde yaygınlık kazanmıştır. Müslüman alimler Hz. Musa zamanında yaşayan ve çok zengin olan Karun’un Simya biliminde ileri gittiği ve bakırı altına çevirerek zengin olduğunu söylerler. Bu durum ayette de şöyle geçmektedir.

Karun dedi ki: “Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.” Bilmez mi ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkârlardan kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi, 78)

Burada Karun sahip olduğu bilginin zenginliğine vesile olduğunu söylüyor. Bazı Müslüman âlimler ise bu bilginin simya olduğunu belirtmektedirler.

Türk tasavvufunda da ruhsal simyanın yeri büyüktür. Bu konu ile ilgili Alman yazar Rudolf von Sebottendorf ‘un kitabını tavsiye edebilirim.

 Ek bilgiler:

Althepius Kimdir?   

Altephius Endülüs Emevileri zamanında dünyaya gelmiş Müslüman bir simyacıdır. Asıl adı tam bilinmemekle berbaer Al-Hafız lakabı batı literatürüne Artephius olarak geçmiştir. Bir çok ilaç geliştirmiştir. Metallerin güçlendirilmesi üzerine çalışmıştır. Süt ürünlerinin mayalarını keşfeden ilk insan olduğu söylenir. Peynir, yoğurt, tereyağı gibi ürünlerin saflığını artırmıştır. Onun gizli kitabı olduğu söylenen metinler 14. Yüzyıldan itibaren Avrupada kitap olarak basılmıştır. Kendisi ayrıca erginlenmiş bir sufiydi. Felsefe ve tarih üzerine de pek çok görüşü mevcuttur.

Rudolf von Sobettondorf kimdir?

Yaşamının yarısı Türkiye’de geçen ve Türk vatandaşı olan Sebottendorf(1875-1945), Birinci Dünya Savaşında bir süre Kızılay’ın başkanlığını yaptı ve Balkan savaşlarında Türklerin yanında çarpışarak yaralandı. Türkiye’de Bektaşiliğe, Gülhaç’a ve Masonluğa giren Baron, 1924 yılında bu ünlü kitabı (Eski Türk Masonlarının Uygulamaları) yazarak sırlarını açıkladı. Bir süre Almanya’da kalıp ünlü Thule örgütünü kurdu ancak 1934 yılında Hitler’in emriyle Gestapo tarafından tutuklanıp toplama kampına gönderildi. Çok geçmeden Türk vatandaşı olması dolayısıyla Türkiye’ye iltica etti ve burada 1945 yılında esrarengiz bir şekilde öldüğü kaydedilir. Ancak ölmediğini iddia edenler vardır.

Büyü çeşitleri nelerdir?

 AK BÜYÜ

Ak Büyü ile uğraşan kişi temiz ruhlu, iyi niyetli, hatta dindar biri olarak tanınır. Ak ile Kara Büyü ayrımını antik uygarlıklarda Asur ve Babil’de buluyoruz. MÖ. 1800 yılında Kral Hammurabi Kara Büyüyü yasaklamış, uymayanları ölümle cezalandırmıştır.

Ak Büyünün amacı şifadır, destektir. Yorumlara göre örneğin, aşk büyüsü de bu kategoriye girer ama aslında bu bir çeşit zorlamadır. Ak Büyü ile Kara Büyü arasındaki farklılıklar sadece niyet, amaç ve formüllerle belli olmuyor; kullanılan malzemelerde farklıdır. Ak Büyüde ateş, altın, ayçiçeği, cıva, elma, elmas, fasulye, fildişi, gümüş, horoz, inci, incir, kurşun, kuşkonmaz, portakal, sarımsak, su, süt, sirke, tavuk, tuz, yumurta, zeytinyağı kullanıldığı gibi, Kara Büyüde ceset parçaları, idrar, kan, karga, kedi (kara), kurbağa, kurt kanı, timsah dişleri, toprak (mezarlıktan), tüy (kara tüy) yarasa (gözleri ve kanı) kullanılmaktadır.

KARA BÜYÜ

Ak Büyünün ve ak büyücünün karşıtı olan Kara Büyü, onu uygulayan ise Kara Büyücüdür. Amacı kötülüktür, zarar vermektir ve cinayete, ölüme kadar gidebilir. Ak Büyücünün tersine Kara Büyücü özverici değil, kibirli ve fırsatçıdır, maddiyata bağlıdır.

Allah’tan nefret eder, doğanın kurallarına karşı gelir ve kendisini yüceltebilmek, güçlerini arttırabilmek için her şeyi yapabilir ve yapar.

Kara Büyü ya şeytanla bağlantılıdır ya da ölü ruhlarla (nekromansi), her ne kadar Hz. Musa’dan başlamak üzere bütün dinler bunu bir sapkınlık sayıp yasakladılarsa da, antik çağlardan beri ölülerin ruhlarını çağırıp sayesinde geleceği öğrenmeye çalışmak, yani, ölü falını uygulamak oldukça yaygın bir dönemdi. Özellikle Orta Çağ büyücülüğü bununla sık sık beslenmiştir. Orta Çağ tanrı bilimcilerinden Rabano Mauro şöyle yazmıştır; Ölü falına bakanlar, kötü duaları ile ölüleri diriltenler, geleceği öngörüp sorulara cevap vermelerini temin eden kişilerdir. Ölüleri çağırabilmek için ceset kanı gerekiyor, çünkü bu işlemlere yardımcı olan cinler kandan hoşlanırlar.

KIRMIZI BÜYÜ

Kırmızı Büyü olumsuz amaç ve niyetleri, uygulamaları ile Kara Büyünün bir çeşidi yandaşıdır. Belki de en gerçek ve bu yüzden en tehlikeli büyüdür. Şeytan’ın, kötü ruhların büyüsüdür ve işlemlerinde ayinlerinde kaz kullanır, kurban keser.

Büyüsel işlemler çoğunlukla olumlu (Ak Büyü) veya olumsuz (Kara Büyü, Kırmızı Büyü) bir enerji akışına dayalı olduğu söyleniyor. Bir enerji bedensel bir organa, psiko-somatik (ruhsal-bedensel) bir işleve yöneltilebilir. Tarihte birçok el yazması büyü kitabı hazırlanmıştır. En ünlülerden biri 15. Yüzyıla ait olduğu sanılan, önceki yüzyılda gizem ustası Mc Gregor Mathers tarafından ilk kez İngilizce ye çevrilen sihirbaz Ma Abra-Melin’in Kutsal Sihir Kitabıdır. (The Book of the Sacred Magic of Abra-Melin the Mage). Kitaba göre maddi dünya kötü ruhlar tarafından yaratılmıştır, ancak sihirbaz, koruyucu meleğinin yardımıyla ve büyüsel uygulamalara başvurarak, kötü güçlere karşı koyabilir hatta kötü ruhları yönetebilir.

Kırmızı Büyünün çeşitleri arasında önemlisi, merkezi Haiti olan, oradaki yerliler ve melezler tarafından uygulanan Vudu (Voodoo) dur. Kökenleri, Afrika’nın totemlere dayalı inançlarına bağlıdır. Vudu Büyücülüğünde düzenlenen ayinlerde dansların, müziğini kendinden geçmelerin, kurban edilen hayvanların (kaz, horoz, karakeçi) nedeni ve amacı adları Loas olan bazı ilkel güçleri (ölü ruhları) harekete geçirmektir. Trans haline geçen vudu rahibeleri, birer medyum gibi hareket ederek bu güçlere teslim olurlar. Vudu’ya benzer bir uygulamaya Brezilya yerlilerinin Macumba (Makumba) törenlerinde rastlarız.

Macumba, temelde cinsel büyücülüğe bağlıdır, erotizmi boldur. Vudu ayinleri daha çok mezarlarda yer alırken, Macumba için mekân olarak açık alanlar ya da ormanlar tercih edilir.

Yazan: ARMARIEL

Türkiye’nin en çok kazanan yazarları

  Forbes Dergisi 2011 yılının en çok kazanan yazarlarını açıklamış. Liste evlere şenlik, Türkiye’de gerçekleştirilen tüm kültürel olaylar gibi edebiyatımız da tepetaklak olduğunu bu listeden anlayabilirsiniz.

Yazarlara da hak veriyorum, gençliğin beyni boş. Devir de kapitalizm devri, para kazanmak lazım. Popüler konuların içine biraz aşk, biraz hüzün, biraz muhafazakarlık katıp, üzerine birazda “değişen Türkiye” sosu kattın mı? Tamamdır bu iş, arkanda iyi bir yayınevi, bir cemaat, bir siyasi görüşü aldın mı ? Birazda promosyon oldu mu? parayı çuvalla kaldırırsın.

Şimdi bizim millet öyle dolambaçlı şeyleri sevmez arkadaş. Mesela gider düşmanını alnının çatından vurur ondan sonra delikanlıca gider polise teslim olur. Polis sorar; “Niye vurdun oğlum adamı?” cevap da genelde şu şekilde olur “Namısss belası” yada “Tarlama öküzü girdi” vb. Agatha Christie’nin cinayet temalı polisiye romanlarını hatırlayın, hırsız yakalanmamak için şeytana bile oyun oynar, olayı ayarlar, kurgular. Şimdi, Türkiye’de durum böyleyken, bizim okurumuz sevmez gardaş!. Kurguyu, akıl oyununu… Yalın olacak anlatım, en öküzü bile bir okumada anlayacak yazıyı. Kitap okuyucuyu araştırmaya sevk etmeyecek. Kim gidecek kitap araştıracak yada google amcadan soracak, bir sürü iş…

İşte bu yüzden birazdan ismini zikredeceğim pek muhterem yazarlarımıza fazla kızmamak lazım. Onlar piyasa ne istiyorsa ona göre bir ürün(kitap demedim bak) koyuyorlar ortaya, piyasadan da talep görüyorlar ve ürün satılıyor, olay bu…

Aha da Top 10 listesi ;

1.      Ayşe Kulin : Ayşe teyze her yıl en az bir roman yazardı, geçen yıl “Allah’ın hakkı üçtür” deyip, üç roman yazmış, 265 bin satış yapmış. Allah kazancını artırsın. Ayşe Kulin yıllardır ailesinden, konudan komşudan aldığı haberleri, basit anlatımla (tam bizim okuyucuya göre) yazar. Yıllardır yazdığı için oldukça fazla fanatikleri vardır.

Her yıl, o yılın popüler konusunu seçer hemen bir roman çakar. Kitaplarında o kadar çok kahraman yarattı ki hepsini içselleştirebildi mi? Normalde biliyorsunuz yazarın oluşturduğu kahramanı içselleştirmesi gerekir. Geçen yıllarda eşcinsellikle ilgili bir kitap yazmış (Allah’a şükür okumadım, benden uzak dursun), orada ki tespiti şuymuş “eşcinsellik=çağın doğum kontrol yöntemi”. Burada kesiyorum, yorum yapmayacağım, ülkenin en çok satan yazarı bu, yapacak bir şey yok…

Ayşe teyze yazmayı ne zaman bırakacaksın, bıraktığın gün söz cebimden para verip, senin en ucuz kitabını alacağım. Biliyorsun bu benim için oldukça büyük bir olay; senin kitabına para vermek.

2.      Elif Shafak : Elif Shafak, İngiltere de yaşar fakat Türk insanını, Türkiye’yi anlatan kitaplar yazdığını söyler. İngiltere’den senede bir iki kere gelip nasıl o kadar gözlem yaptığını anlayabilmiş değilim. Türkiye’ye geldiğinde de Twitter’a sanki bir İngiliz gibi yorum yazar ; “Kapalı çarşının sarı ışıkları doğunun altını bıdı bıdı ………”

Türklüğe hakaretin prim yaptığı zamanlarda yalandan bir roman yazdı. Dava açıldı, ondan sonra hemen ünlü oldu. Sonra bütün yazarlar Türklüğe hakaret etmeye başlayınca, Türklüğe hakaretin cazibesi azaldı, hal böyle olunca tükkanı iyi yere açmak için, gitti cemaatin gazetesinde(Zaman) yazmaya başladı. Kitaplarını da Doğan yayınlarına bastırıyor, başarı için tüm şartlar sağlandı. 2009 yılında da baktı muhafazakarlık akımı güçleniyor, Mevlevilik, tasavvuf eksenli “Aşk” romanını çıkarttı.  Müşteri kitlesi belli, Alış veriş merkezlerinden çıkmayan feyzli ağabeyler, ablalar ve popüler kültürün kancasına bir sazan gibi atlayan geri zekalı gençlik.

3.      İskender Pala : Asker kökenli muhafazakar, cemaatçi, tarihçi, edebiyatçı yazar. İskender Pala’nın 120’nin üzerinde kitabı var, 20 yıldır yazdığını kabul etsek her yıl 6 kitap yazıyor bu adam. Her yıl altı kitap nasıl yazılır?  Kal

Bir dönem zaman gazetesinde yazdı, Stv’ de çıktı, normalde bu adamın ilk sırada olması gerekli ama, demek ki cemaat evlerinde her öğrenciye bir kitap aldırtmışlar. Halbuki iki kitap almayı zorunlu yapsalar birde okullara, resmi kurumlara bedava dağıtsalar, Türkiye’nin en çok satanı olurdu. Allah’a şükürler olsun ki okumak nasip olmadı.

4.      Zülfü Livaneli : Zülfü Livaneli’nin şarkıcı mı? Siyasetçi mi? Yazar mı? Filozof mu olduğuna karar veremedik. Fakat beyni boş sol görüşlü gençlik tarafından bir idol haline gelmiş. Siyasi bir altyapı olduğu için çılgınca takipçileri mevcut.

Zülfü Livaneli markete giderken hazırladığı alışveriş listelerini kitap haline getirse yine çok satılır.  O kitabı alan solcu gençlerde şöyle der artık “Adam bak yarım kilo beyaz peynir yazmış, adam sosyalist baba, kapitalizme nerden vuruyo bak, inceliğe bak, gördün mü? Yaşasın halkların kardeşliği!…”

5.      Sinan Yağmur : Hakkında fazla bilgiye sahip değiliz fakat o da tükkanı Mevleviliğe açmış bir yazar. Son yıllarda popüler konu Mevlevilik, tasavvuf, muhafazakarlık. Kitabını okumak nasip olmadı fakat eleştirmenler tekrar eden yapıtlar ortaya çıkarttığını söylüyor. Kendisi Din kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeniymiş.

 İlk kitabından sonra çıkan kitaplarının biraz zorlama olduğu ve sırf kitap yazmak için yazıldığı söyleniyor.

6.      Ahmet Ümit : Yıllardır polisiye roman yazar. İyi güzel de kardeşim bizde polisin çözdüğü fazla olay yoktur. Suçlu gelir ya itiraf eder yada polis suçluyu bulur oradan delile gider. Normalde biliyorsunuz önce delil bulunur oradan suçluya gidilir ya bizde tam tersi olur. O yüzden bizim milletin polisiye romanlık bir durumu yoktur Ahmet gardaş…

Polisiye diyince akla Arka Sokaklar ve Behzat Ç. Dizileri akla gelir. Behzat Ç. dizisinde de senaryonun yarısı polislerin içmesiyle geçer.  Bir Ahmet Ümit seri katil temasını işler, bizim ülkemizde de seri katillerin olmasını arzular. Ahmet bırak artık fazla kasma kendini…

7.      Canan Tan : Canan Tan ismi tam bir yazar ismi. Çok hoş bir isim, artı Canan  ve Tan kelimeleri arasında zengin kafiye mevcut. Canan Tan ile övünmemiz gerekli çünkü yaptığı eserlerle dünyanın en kötü yazan ilk 10 yazarı arasına girebilir. En önemli eserleri, “Aliş anaokulunda”, “Aliş hayvanat bahçesinde”, “Aliş okula başlıyor” vb. Bu kitapları internet sitelerinde hala satılmaktadır ve ortalama fiyatları 2 tl’dir. Çocuk edebiyatında çok başarılıdır.

Sonradan gençliğe yönelik bir şeyler yazmaya başlamış, kitap mı desem? hikaye mi desem? Kitaplarında anlatımı çok basit, Mesela “Aliş bugün hayvanat bahçesinde at gördü.” gibi. Yazdığı çocuk kitaplarının etkisinden kurtulamamış bir yazar. Konu, kurgu yok, anlatım sıkıcı. İşin en ilginci yazarın son yıllarda patlama yapması. Bir ara Ciguli diye birşarkıcı çıkıp popüler olmuştu Türkiye’de (youtube’a Ciguli yazıp o muhteşem şarkıları bi dinleyin!…), Canan Tan’da benzetmek gibi olmasın Ciguli gibi patlama yaptı.

Canan Tan, aşkını yeni bulmuş, dünyayı toz pembe gören genç kızlara yönelik kitaplar yazıyor.  İpek Ongun ile kıyaslayacağım ama onun kitaplarında kahraman olan genç kız çatır çatır sevişirdi. İclal aydın diyeceğim ama o da değil. Fakat bu üçü de “ben kitap okuyorum”, “günceyi takip ediyorum” diyen kızlara yönelik kitap yazıyorlar.  Allah’a şükür hiçbir kitabını okumadım.

8.      Yılmaz Özdil : Gazeteci, köşe yazarı, muhalif yazar. Arkasına Doğan yayıncılığı alıp, yazmış bir kitap, o da patlamış. Köşe yazarı olduğu için, muhalif yazılarla dolu kitabı başarılı olmuş. Tam bir trol gibi yazıyor. Sahtekarlığa kafayı takmış. Ne diyelim başarılar. Listeye girmesi ilginç ama…

9.      Serdar Özkan : Kayıp Gül’ün yazarı, kitap patlama yaptıktan sonra daha çok çocuklara yönelik bir roman olan Hayatın Işıkları Yanınca adlı kitabını yayınladı. Üslub aynı, Türk okuruna yönelik basit bir kitap. Kitapları Timaş yayınlarından çıkıyır, bilmem anlatabildim mi?

10.  Demet Altınyeleklioğlu : Arka arkaya bir kaç kitabını okuduktan sonra birbirinin aynı kitaplar yazdığını fark edeceğiniz yazar. Genelde haremle ilgili kitaplar yazar. Tarihten ne kadar anladığını bilmem ama haremin bir okul olduğunu savunuyor kendisi, tabii doğruluk payı var, orada da kadınlar bir şeyler öğreniyorlardı.

Efendim böylece ilk ona giren yazarlarımızı kısaca anlattık. Allah’a şükürler olsun daha önce bu ülkede kimler bestseller olmadı ki? Şu liste yine kötünün iyisi, ama gençlerin kitap seçerken daha bilinçli olmasını tavsiye ediyorum. Trende uymak yerine bilgiye uyun…

Yazan: ARMARIEL

Yürüyün! Tükkanı kapatıp gidiyoz!

Biraz sonra okuyacağınız diyaloglar tamamen gerçektir. Benimle, bir kız ve bir erkek öğrenci arasında geçen bir konuşmadır. İbretlik bir diyalog, o yüzden dikkatle okuyunuz!

Ben : En son ne zaman haberleri izledin?

Kız öğrenci : Pek haber izlemem.

Ben : Suriye’de son zamanlarda ne olduğunu biliyor musun?

Erkek öğrenci : Bilmiyorum, takip etmiyorum.

Ben : Suriye ülkemizin neresinde? Kuzey? Güney? Doğu? Batı?

Erkek öğrenci : Valla bilmiyorum hocam!.. Kuzey Güney dizisi var ona bakıyorum ama

Kız öğrenci : Kıvanç Tatlıtuğ çok yakışıklı yaaaa,

Ben : Peki kızım Barack Obama kim?

Kız öğrenci : Tanımıyorum

Ben : Hani bir zenci rapçi var ya, şarkı söyler

Kız öğrenci : Tamam şimdi hatırladım, hocam

Ben : Şu anki cumhurbaşkanımız kim?

–ikisinden de cevap yok –

Ben : Cumhuriyet kaç yılında kuruldu?

Erkek öğrenci : 1920’ler de bişey

Ben : İngiltere bize yakın bir ülke mi?

Kız öğrenci : Yakın herhalde hocam!

Ben : Cumhuriyeti kim kurdu?

İkisi birden : Atatürk  (Allah’a şükür bunu bildiler, değilse kovacaktım odadan)

Ben : Osmanlı devleti neden çöktü?

Erkek öğrenci : Çinli prensesler yüzünden

Bu diyaloglar bugün öğlen saatlerinde, aynen yaşandı ve ben hala kendime gelemedim. Bu öğrenciler belki bir yıl sonra üniversiteyi bitirip mezun olacaklar. İkisi de bomboş! Ben öğrencilerimin bu kadar da boş olduklarını inanın bilmiyordum. Bir de biz bunlara teknik dersleri öğretmeye çalışıyoruz, hey Allah’ım ya…

Amerika amacına ulaşmış aga! Gençliğin içini boşaltmış, kabak oyar gibi oymuş. Amerika artık ceketini assa, başbakan diye seçtirir bu ülkede… İlerde bir gün Amerikan askerleri ülkemizi işgal ederlerse, çiçeklerle karşılayacağım onları ve şöyle diyeceğim : “Hoş geldiniz, yakın, yıkın ülkemizi, insanları öldürün, gençlere de tecavüz edin, içlerini çok güzel boşaltmışsınız, bir zahmet geri doldurun ”

Devran yürü! Tükkanı kapatıp gidelim buradan…

Yazan: ARMARIEL

İllüminati 5 – Astral Seyahat, Meditasyon ve Masonik Ritüeller

“Bu üçüncü denemem olacaktı, öğle vakti olması ve evde kimsenin olmaması avantajımaydı. Hemen, biraz rahatlama hareketi yaptıktan sonra kuzey-güney doğrultusunda yatağa uzandım. Gözlerimi yukarıdaki lambaya diktim ve kendimi oradan izliyormuş gibi görmeye çalıştım. Bir süre sora üstüme bir ağırlık çöktü, bedenim ayağa kalkmak istiyordu ama bir güç onu kalkmaması için zorluyordu. Sonunda doğruldum, sanki bir tüy gibi adeta havada süzülerek odadan çıktım.  Koridorun geçerek salonun önündeki balkona süzüldüm. Aşağıda, yolun karşısında kırmızı renkli bir araba park etmişti. Yandaki otobüs durağında da bir kız otobüs bekliyordu. Aniden korku ve titremeyle uyandım. Uyanırken objeler sanki düşer gibi yerlerine yerleşti. Koşarak koridoru geçtim, salonun kapısından balkona çıktım. Kırmızı araba ordaydı ve az önce gördüğüm kız hala otobüs bekliyordu.”

Astralseyahat.com sitesinin okuyucu deneyimleri bölümünden alıntıdır.

İllüminati ile astral seyahatin veya meditasyonun ne alakası var? Diye bir soru sormanız çok doğal, fakat bu yazıyı okuduktan sonra bana hak vereceğinizi umuyorum. Bende size şu soruyu soruyum, Masonluğun ilerleyen derecelerinde gerçekleştirilen bazı ritüellerde (kutsal törenler) neden keçi kesiliyor? Neden kanı içiliyor? Mason üstadı nasıl oluyor da dünya dışı bazı varlıklarla(cin, şeytan, melek vb. olabilir) iletişime geçebiliyor? Evet, bunların cevabını bu yazımızda cevaplamaya çalışacağız.

 Karabasan diye adlandırılan bir kabus çeşidini duydunuz mu yada yaşadınız mı? Rüyanızda sanki gerçekmiş gibi gözlerinizi açıp doğrulmak istersiniz ama bir güç sizin üstünüze basar ve hareket etmenizi engeller, bağırırsınız ama kimse sesinizi duymaz. Hareket edemeden kalırsınız bir süre. Ben bu durumu bir defa yaşadım üzerimde ağırlık sanki kollarımdan tutarak benim hareket etmemi engelliyordu. Birden Ayetel Kürsi ayetlerini okumamı söyleyen bir söz işittim, okumaya başlar başlamaz hemen o durumdan kurtuldum ve uyandım.

Bir de Lucid Dreams (Anlaşılır Açık Rüya) denen bir durum söz konusudur. Bu tür rüyalarda kendi isteğiyle rüyasına yön verir. Genelde evin içinde gezinme yada farklı durumları kişi kendi benliğiyle yürütebilir. Bu durum aslında Astral Projection (astral seyahat) denilen durumun benzeridir. Astral Seyahat konusu oldukça ayrıntılı ve uzun bir konu olduğu için konuyu olabildiğince anlaşılır bir şekilde özetlemeye çalışacağım. Ayrıntılı bilgi almak isteyenler www.astralseyahat.com adlı siteden ayrıntılı bilgilere ulaşabilirler.

 Yoga’yı hepiniz duymuşsunuzdur. Yoga aslında bir meditasyon çeşididir. Ruhun vücuttan 7 ayrı noktadan ayrılarak, farklı âlemlere ulaşabildiğine inanılan bir yöntem. Bu yedi bölge “çakra” olarak adlandırılır. Meditasyon Hinduizm ve Budizm de yaygın olarak kullanılan bir ibadet yöntemidir. Bu meditasyonda ilerleyen rahiplerin kendi aydınlanmalarını tamamladıkları ve erginlendikleri kabul edilir. Tıpkı Yahudi sufizmi ve İslam sufizminde olduğu gibi… Yahudi tasavvufunun en önemli yönü olarak kabul edilen Kabala’da da asıl amaç insanın kendi fiziki bedeninden ayrılarak. Farklı âlemlere ulaşması ve insanın kendi öz kayıtlarına(akaşik kayıt) ulaşma amacı ön plandadır. Çoğunlukla Yahudi, Hindu ve eski yunan felsefesinden etkilenen İslam tasavvufunda da bu olgunlaşma ya da kişinin erginlenmesi söz konusudur. Mevlana’nın şu sözünü hatırlayalım; “Hamdım, piştim, yandım”. Bu söz bir erginlenme ifadesidir. Budistler meditasyon için çeşitli spor hareketleri yaparak bedensel rahatlama yaparlar ve genelde oturarak derin düşünce yöntemiyle meditasyonu gerçekleştirirler. Aynı şekilde Mevlevi geleneğini göz önüne alalım, sema dönen insanlar hem de dakikalarca, aslında Mevlevilikte gerçekleştirilen de aslında bir derin düşünme ritüelidir. Bazı İslam tarikatlarında şeyhlerin kendilerini karanlık bir odaya kapattıkları ve derin bir tefekkür sonucu erginlendikleri kabul edilir. Aslında burada yapılanda bir çeşit meditasyondan başka bir şey değildir.

Hindu inanışına göre astral seyahat sırasında insan vücudu uzayın derinliklerine de ulaşabilir. Hatta uzayda dünya dışı varlıklarla da (muhtemelen cinler) iletişime geçilebiliyormuş. Hatta insanlar uzayın derinliklerinde bulunan Evren Kütüphanesine (bana göre levh-i mahfuz) ulaşarak çeşitli bilgileri öğrenebiliyorlarmış. Cinlerin pisliği sevdiğini biliyoruz. Acaba Hindu rahipleri o yüzden mi saç sakal uzatıp pislik içerisinde yaşıyorlar? Bu da onların astral seyahatleri sırasında cinlerle karşılaşma olasılığını artırıyor olabilir mi?

Astral seyahatin bilimsel açıklaması olabilir mi? Tabi ki var, beynimiz öylesine güçlü bir organ ki sürekli kendine benzeyen makineler üreten, bir makine gibi düşünün. Çevremizdeki objeleri nasıl görebiliyoruz? Tabi ki üzerlerine düşen ışığı yansıtıyorlar ve bizde görüyoruz. Her bir rengin farklı bir dalga boyu var ve biz renkleri seçebiliyoruz. Gözlerimiz kapalı olsa bile beynimiz çevreden gelen renk dalgalarını algılayabilir. Hatta uyurken bile bunu algılar. İşte meditasyon esnasında gerçekleşen Astral seyahat, aslında beynimizin, çevreden gelen ışık dalgalarını tıpkı bir çanak anten gibi toplaması ve sinyalleri güçlendirmesidir. İşte zihnin tam bu sinyal güçlendirme safhasında, beynimizi kontrol edebilirsek, gelen sinyallerin olduğu bölgeyi de görebiliriz. Astral seyahatin zor olduğu söyleniyor ve herkesin bunu başaramadığı da anlatılıyor. Zenginlere ders olarak anlatılan Yoga da zaten para tuzağından başka bir şey değil.

Karabasan olayına geri dönersek aslında ruhumuz yada astral seyahat öznesi vücuddan ayrılacakken, evrensel idare mekanizması bunu engellemeye çalışıyor. Zaten astral seyahati deneyenler eğer korkmadan bu aşamayı aşarlarsa sonunu getirebiliyorlar.

Peki, masonlar ya da illuminati ağaları bu tip meditasyonlar yapıyorlar mı? Tabi ki evet. Zaten masonluğun albenisi kabala öğretisi ışığında gerçekleştirilen ritüeller ve üstatların erginlenme meditasyonlarıdır. Halk arasında yaygın inanışa göre bunlar dünya dışı bir varlık olan baphomet ile iletişime geçebilmekte ve ondan talimat almaktadırlar. Bunun doğruluk payı da var tabi ki. Peki, nasıl ritüeller var? Bu ritüeller öyle kaynaklardan beslenmiş ki, neler var neler. Başta keçi kesme, kutsanma, sex ayinleri, çeşitli pagan ritüelleri, İslam tasavvufuna ait ritüeller ve benzeri bir çok ritüel, mason ritüellerinin içine dahil edilmiş durumda.

Eski pagan inanışlarına göre seks de bir çeşit meditasyon yöntemiydi. Avrupa’nın en eski sahibi olan Kelt halklarına ait Druid inanışlarında dini liderler genelde bayan olurdu ve seks onlar için bir ibadetten başka bir şey değildi. Yukarda saydığımız ritüellere benzer uygulamalar Keltlerde de vardı. Keltler ormanlarda topluca seks ayinleri düzenliyor ve buradan doğan çocuklara Robin ve Sylvia isimleri veriyorlardı.

 Her neyse birçok farklı kaynaktan beslenen masonik ritüeller elbette tarih boyunca Avrupa’da yapılan Kelt, Germen paganik yöntemler ve diğer erginlenme yöntemlerinden etkilenecekti. Sonuç olarak masonluğun en üst kademesinde iletişime geçildiği inanılan Baphomet karakterinin bir cin ya da ifrit olduğuna inanmaktayım. Bu iletişime geçme işlemi ise meditasyon ile gerçekleşmektedir.

Ek bilgiler;

Baphometh nedir?

Baphometh ritüeller sonucu ulaşılan büyük cin olduğu sanılmaktadır. Eski bir kabalacı olan Eliphas Levi tarafından 19. Yüzyılda çizilen resmi ile bilinir ve şeytanın resmi olarak kabul edilir. Çift cinsiyetlidir, dişi gibi göğüsleri olmasına rağmen, erkeklik organı da vardır.  Kafası keçi kafası gibi tasvir edilmiştir. Kanatları onun dünya dışı bir varlık olduğunun göstergesi, bir eliyle yukarıyı bir eliyle de aşağıyı gösterir.

 Keltler kimdir?

Eski çağlarda Anadolu’dan, Avrupa’ya kadar yayılmış bir halktır. Kelt ülkesi, Celtic, Celtia, Galtia, Galatia, Galia gibi isimlerle anılır. Fransa’nın eski adı Galya’dır. Romalılar oradaki Keltleri Latinleştirmişler ve Frank olarak isimlendirmişlerdir. Günümüzde en saf Kelt ırkı İrlanda’da yaşamaktadır. Keltlerin dini inanışı olan ve Druid rahipleri meşhurdur. masonik rituelleri oldukça fazla etkilemiştir. Druid ayinleri genelde ormanlarda yapılırdı ve uygun kıyafetli kadın rahipler tarafından yönetilirdi. Avrupa’daki büyücü ve cadıların dişi olarak kabul edilmesinin sebebi de budur. Resimlerde Druid rahibeleri tasvir edilmiştir.

 Aşırı ayrıntıya gireyim; İstanbul’da da bir zamanlar keltler bulunmuştur. Bulundukları bölge Galatia olarak adlandırılmıştır. Bugün İstanbul’da bulunan Galata bölgesinin ismi buradan gelmektedir. Kelt kökenli Fransızların, Osmanlı’da kurdukları ilk okullarının ismini neden Galatasaray olarak vermeleri sizce bir tesadüf mü? Yine Kelt kökenli Fransızlar tarafından kurulan Tapınak Şövalyeleri tarikatı bir rastlantı olabilir mi?

Çanakkale savaşında adı geçen Galiçya cephesi de Galatia kökünden gelir, zamanında bölgede Keltler yaşamıştır. Hatta bugün Anadolu’daki Yozgat çevrelerinin antik ismi de Galatia’dır.

Yazan: ARMARIEL

İllüminati 4 – Düşen Melekler (Fallen Angels)

“Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu. İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler. İlahi varlıkların, insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi olduğu günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller(devler) vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.”

Tevrat, Tanah, Yaratılış 6, 1-4

Kuran’da melekler hakkında, Yahudilik ve Hıristiyanlığa göre, fazla bilgi bulunmamaktadır. Kuran’da üç büyük meleğin ismi geçmektedir, Cebrail, Mikail ve İsrafil, evet yanlış duymadınız, Azrail ismi asla geçmemektedir. Azrail ismiyle değil, Melekül-mevt (ölüm meleği) şeklinde geçmektedir. (Azrail ismi bize İsrailiyattan geçmiştir). Bunun dışında Kuran’da insanların günahlarını ve sevaplarını yazan (kiramen katibin), kıyamet günü sorgulayan(münker nekir) meleklerden de bahsetmektedir. Peki neden Allah Kuran’da fazla bilgi vermemiştir? Bana göre önceki insanlara, Allah melekler hakkında daha fazla bilgi verdi. Fakat zamanla insanlar melekleri ilah edinmeye başladılar. Bu yüzden Kuran’da melekler mevzusu fazla anlatılmamıştır. Embesil insanlar arasında muhtemelen şöyle bir diyalog yaşanmıştır;

-          “Qanqa, ben Cebrail’e tapınacağım, bi farklılık olsun yaaa,”

-          “Bende Mikail’e tapıcam, adam cool ya, çok karizmatik ismi var”

İslam kültüründe olmayan fakat tüm eski uygarlıklarda bahsi geçen, mitolojilerde anlatılan, İsrailiyat ve İncil’de bahsedilen bir konu vardır; Düşen Melekler. Bu konuyu şimdi iyi anlarsak ilerde Masonların neden bu konuya önem verdiklerini daha iyi anlayabiliriz. Bu konu hakkında en detaylı bilgiyi “Enok’un  Kitabı” olarak anılan ve 1773 yılında Habeşistan’da bir manastırda bulunan eski bir kitap vermektedir. Kitap’ın ne zaman yazıldığı bilinmemektedir fakat içerik olarak bakıldığında Nuh tufanından önce yazılmaya başlandığı ve ilerleyen zamanlarda da kitaba eklemeler yapıldığı zannedilmektedir. Öyle olsa dünya hakkında en eski metinleri tıpkı semavi kitaplardaki gibi bir anlatım tarzıyla anlatması manidardır.

Şimdi Enok’un Kitabında 7. Bölümü ve 8. Bölümü buraya alıntılayalım;

7.Bölüm

  1. 1.      İnsanoğlu çoğalınca, güzel ve alımlı kızları oldu.
  2. 2.      Melekle, göklerin çocukları onları görüp, onlara karşı şehvet hissettiler. Birbirlerine dediler ki: “Gelin insanların arasından kendimize eşler seçelim ve onlardan çocuklarımız olsun.”
  3. 3.      Sonra liderleri Semyaza onlara dedi ki: “Bunu yapmayı gerçekten kabul etmeyeceğinizden
  4. 4.      Ve büyük günahın cezasını tek başıma çekmek zorunda kalacağımdan korkuyorum”
  5. 5.      Onlarda ona dedi ki: “Yemin edelim”
  6. 6.      “Ne olursa olsun bu yeminden vazgeçmeyeceğimize dair karşılıklı, yemin edlim”
  7. 7.      Sonra hep birlikte yemin ettiler ve planı uygulayacaklarına dair söz verdiler. Toplam iki yüz kişi, Yeret’in (muhtemelen İdris’in babası Yerd) zamanında Hermon Dağı’nın zirvesine indiler.
  8. 8.      O dağa Hermon Dağı demişlerdi, çünkü bu iş için birbirlerine yemin etmiş, vazgeçmemek üzere lanet okumuşlardı.
  9. 9.      Liderlerinin isimleri şöyleydi ; “ Semyaza, Araklba(Urakabaramel), Ramael, Kokablel, Tamlel, Ramlel, Danel, Ezeqeel, Baraqiel, Asael, Armariel(Armaros), Batarel, Ananel, Zaqiel, Samsapel, Satarel, Turel, Yomyael, Sariel(Azazel)”. İki yüz meleğin liderleri bunlardı.
  10. 10.  Onlarla birlikte olan diğer tüm meleklerle birlikte kendilerine eşler aldılar. Her biri kendine bir eş seçti ve onlarla birleşmeye, kendilerini onlarla kirletmeye başladılar. Onlara büyü öğrettiler. Onları bitkiler konusunda ustalıştırmak için kök kesmeyi de öğrettiler.
  11. 11.  Sonra kadınlar hamile kaldı ve boyları 135 ulak (oldukça uzun bir ölçü anlatılmak istenmiş oolmalı) olan devler doğurdu.
  12. 12.  Sonunda insanlar onları besleyemeyecek hale gelene kadar, bu devler insanların ürettiği her şeyi tüketti.
  13. 13.  Ve devler yemek için insanlara döndü ve onları yediler. Kuşlara, yabani hayvanlara, sürüngenlere, balıklara karşı günah işlemeye ve sonra birbirlerinin vücutlarını yemeye, hatta kanını içmeye başladılar.
  14. 14.  Ve dünya bu vicdansızlardan şikayetçi oldu.

 

8. Bölüm

1. Azazel insanlara kılıç,bıçak,kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Ayrıca onlara metal işçiliklerini gösterdi: Bilezikler,takılar, boya kullanımı,kaşların güzelleştirilmesi, en değerli ve seçkin taşların kullanımı ve topraktan çıkan maddelerin ve metallerin boyanması.

2. Kötülük arttı çok zina işlediler ve yoldan çıktılar.

3. Semyaza, büyü yapmayı ve kök kesmeyi

4. Armariel (Armaros) büyü çözülmesini

5. Baraqiel Astrolojiyi

6. Kakabel takım yıldızlarını

7. Ezeqeel bulut bilgisini

8. Araqiel toprak bilgisini

9. Shamsiel güneş bilgilerini ve

10. Sariel de ayın hareketlerini öğretti.

11. İnsanlık mahvoldukça çığlıkları göğe yükseldi”

Evet Enok’un kitabı olayı bu şekilde açıklamakta. İsrailiyat yazmalarına göre ise durum şundan ibarettir. Allah Adem’i yaratınca meleklerden bir tanesi (İslamiyet’e göre cinlerin ulularından biri, İblis) ademe secde etmiyor ve bulunduğu makamdan indiriliyor.

Şeytan, Adem ve eşini kandırıp cennetten kovulmalarını sağlıyor. Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başlıyorlar. İnsanlara yardım etmeleri için Allah, “Grigori” olarak adlandırılan melekleri görevlendiriyor. Yukarıda sayılan melekler grigorilerin önde gelenlerinin isimleridir. Bunlar zamanla insanlara hayran oluyorlar, onlar gibi yaşamak istiyorlar ve insanlarla ilişki kurup yeni tür insanların ortaya çıkmasını sağlıyorlar. Bunlara Nefilim(Nephilim) deniyor. Bunlar normal insanlara göre daha iri oldukları için dev olarak adlandırılıyorlar. Sümer, Asur, Babil, Mısır yazmalarında nephilimlerden çokça bahsedilir, hatta bununla ilgili en geniş bilgiler Gılgamış destanında da yer almaktadır. Tabi ki melekler insanlara savaşmayı, büyü yapmayı, zinayı da öğretiyorlar, dolayısı ile insanlar arasında kötülük artıyor. Nuh’a kadar bir çok peygamber insanları uyarsa da insanlar azıtıyor, Grigorilere tapmaya başlıyorlar, nephilimlere tapmaya başlıyorlar vs. Bunun üzerine Allah, Nuh tufanını gerçekleştirerek insanoğlunu adeta yeniden dünyaya yerleştiriyor.Bir nevi resetleme işlemi gerçekleştiriliyor. Tufandan sonra kalan gizli bilgilerin bir kısmı insanlar arasında yaygınlaşsa da durumun vahametini önlemek için rahipler bilgileri gizli bir şekilde, belirli seviyeye gelmiş kişilere aktarmaya devam ediyorlar.

Peki şeytan kimdir? Halk genelinde şeytan tek bir varlık gibi algılansa da dinimizde şeytan deyimi İblisin yolunu takip ederek kötülük yapan tüm ifritlere verilen genel addır. O zaman şöyle diyelim, Adem’e secde etmeyen varlığın ismi İblis’tir. Hıristiyanlara göre bu varlığın adı Lucifer’dir. Lucifer’in kelime anlamı “ışık veren” manasındadır. Lucifer Venüs’ün meleği olarak da adlandırılmaktadır. Azazel’in, Lucifer ile aynı varlık olduğunu savunan kişiler olsa da bana göre ikisi aynı varlık değil, bana göre Azazel grigorilerin lideriydi. Kabalaya göre Venüs’e bağlı olan Lucifer’in diğer adı “Baal” dır. Tarihta bazı milletlerin Baal’e taptıkları yani şeytana taptıkları bilinmektedir. Saffat süresine bir göz atalım:

İlyas da elçilerdendi . Kavmine demişti ki: “(Allah’ın azabından) Korunmaz mısınız? Yaratanların en güzeli, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın Rabbi Allah`ı bırakıp da Baal’e mi yalvarıyorsunuz? Sizin Rabbiniz ve önceki atalarınızın Rabbi olan Allah’ı” Saffat Süresi 123- 126

İslam alimleri kabaladan ve diğer dinlerden bihaber oldukları için Baal’i güneş veya mars gezegeni olarak kabul etmişlerdir. Fakat Baal, ışık saçan Lucifer’in ta kendisidir. Ünlü tefsir alimi Mevdudi’den bir alıntı yapalım:

İsrailoğulları Mısır’dan çıktıktan sonra Filistin’e ve Doğu Ürdün’e geldikleri dönemde, Tevrat’ın şiddetle şirki reddeden bölümlerine ve “müşriklerle evlenmeyiniz” şeklindeki apaçık hükmüne rağmen, onlar müşriklerle evlenmiş, onlarla sosyal ilişkiler kurmuş ve dolayısıyla şirk hastalığı kendilerine de bulaşmıştır. Kitab-ı Mukaddes’in açıklamasına göre, İsrailoğulları’ndaki bu ahlâkî ve dini çöküş, Hz. Musa’nın halifesi, Hz. Yeşu b. Nun’un vefatını müteakip başlamıştır:
“İsrailoğulları Allah’ın huzurunda kötülük yaptılar ve Baal’e tapmaya başladılar…. ve onlar Allah’ı bırakarak Baal ve İştir’e tapmaya başladılar” (Hakimler 2:11-13)
“Böylece İsrailoğulları, Kenanlılar, Hititler, Asurlular, Ferisîler v.s ile evlenmeye ve onların tanrılarına tapmaya başlamışlardır. (Hakimler 2:5-6)
Yine Kitab-ı Mukaddes’in açıklamalarından aynı dönemlerde İsrailoğulları arasında Baal’e tapmanın çok yaygın olduğunu anlıyoruz. Öyle ki İsrailoğullarının putlara kurban kestikleri bir yerleşim bölgesinde, Allah’tan korkan bir İsrailli dayanamayıp, bir gece oranın kurbangâhını yıkınca hemen ertesi gün halk toplanıp, sırf şirkin mabedini yıktığı için o İsrailliyi öldürmeye kalkışmışlardır. (Hakimler 6:25-32)
Ancak daha sonraları Hz. Samuel, Hz. Talût, Hz. Davud ve Hz. Süleyman bu durumu düzeltmişler ve sadece İsrailoğullarını ıslah etmekle kalmayıp tüm ülkeyi şirkten temizlemişlerdir. Ancak Hz. Süleyman’ın ölümü üzerine bu fitne yine canlanmış ve özellikle Kuzey Filistin’deki İsrail devletinde Baal’e tapınma yaygınlaşmıştır. Mevdudi

Bugün masonların da Baal’e(Lucifer’e) taptığı kabul edilmektedir. Belki insanlar binlerce yıldır. Düşen meleklerin ve tüm ifrit grubunun lideri olan Baal, İblis, Lucifer yada gerçek ismin neyse ona tapmaya devam ettiler. Gerçeği ancak Allah bilir.

Ek Bilgiler;

 Tüm meleklerin adı neden “el” harfi ile bitiyor?

Gabriel, Michael, Azrael, Armariel vb.  Dil bilimcilere göre Sami ırklarının en eski tanrısının adı “El” idi. Mesela Shamsiel güneşten sorumlu melek, Shams güneş , El ise Allah demek. Şu an Arapçada, farsça da güneş, şems demek. Şems kelimesi melek Shamsiel’den gelir. Kelime kökeninin nerden geldiğini inşallah açıklayabilmişimdir. Allah kelimeside benzer kökten gelmektedir. El – İlah kelimesinin birleşmesinden oluşur. Arapların Allah kelimesini nasıl telaffuz ettiklerini araştırın.

Enok’un kitabına nasıl ulaşabilirim?

Hermes yayınları bu kitabı Türkçe olarak yayınlamıştır. Google amcaya sorarak rahatça bulabilirsiniz.

Siz Müslüman mısınız? Böyle şeylere neden inanıyorsunuz yada araştırıyorsunuz?

Evet Müslümanım, hatta çocukluk ve gençlik yıllarımda sıkı bir dini eğitimde aldım. Fakat şuan seküler(din kurallarını yerine getirmeyen) bir hayat tarzım var. Zaman zaman kerameti kendinden menkul Müslümanlarca, bu konuları onlara anlattığımda, kafir ilan edilsem de araştırmaya okumaya devam edeceğim. Lütfen açık zihinli(open-minded) olalım, her tür düşünceyi tartışalım, konuşalım eğer niyetimiz iyi ise Yaratıcıyı sözle değil, içten bir şekilde sevmeye başlayacağız. Allah’ı kalple ve akılla anlamanızı temenni ederek yazımı bitiriyorum.

Sümerlerden kalma Nephilim gravürleri (söz bu son eklentim);

 Yazan: ARMARIEL

İllüminati – Kardeşlikler Dönemi (Age of Brotherhoods)

 Düzlemküre Savaşçısı, Burçlar Kuşağı Prensi, Yüce Hermetik Filozof, Yüce Yıldızlar Komutanı, Yüce İsis Pontifi, Kutsal Tepe Prensi, Samos Filozofu, Kafkas Titanı, Altın Lir Çocuğu, Gerçek Anka Kuşu Şavaşçısı, Sfenks Savaşçısı, Yüce Labirent Bilgesi, Brahman Prensi, Gizemli Tapınak Bekçisi, Gizemli Kule Mimarı, Kutsal Perde Prensi, Hiyeroglif Yorumcusu, Orfeus Bilgesi, Üç Ateş Bekçisi, Söylenemez Ad Emini, Büyük Gizler Oedipusu, Gizemler Vahası Sevgili Çobanı, Kutsal Ateş Bilgesi, Işıklı üçgen Savaşçısı…

Memphis – Misraim Eski ve İlkel Rit Dereceleri

Âdem ve Havva bahçeden çıkartıldı. İnsan nesli çoğaldı, yeryüzünün dört bir yanına yayılmaya başladı. İnsanların güzel kızları olmaya başladı, bazı melekler makamlarından kovuldu (fallen angels). Melekler insanlara kötü şeyler öğretti ve insanlar kötü şeyler yapmaya başladılar. (Düşen melekler konusu, ezoterik öğretilerle uğraşanlar için ayrı bir önem taşımaktadır. İlerleyen yazılarımızda bu konuya ayrıca değineceğiz.) Âdem’in oğlu, Şit peygamber insanları uyardı fakat insanoğlu kötülüğe mahkûmdur.

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.  Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.”  Şems süresi 7-10

İnsanoğlu yapısı gereği kötülük yapmaya meyillidir. Çünkü ona kötülük yapma duygusu verilmiş ve sonra ona karşı koyma gücü verilmiştir. Bunu bilmeyen insan kötülük yapmaya mahkumdur. Şit peygamberin uyarıları insanları kötülükten alıkoymadı. İdris’e kadar soy şu şekilde olmuştur.

Âdem – Şit – Enus (Enok ile karıştırılır) – Kenan – Mehlael – Yerd ve onun oğlu İdris (Enok, Hermes, Toth) Peygamber. İdris Peygamber, Yunan mitolojisinde Hermes, Mısır Mitolojisinde Toth, İsrailiyat da ise Enok olarak bilinir. İslam âlimleri onun bir diğer isminin de Hanuh olduğunu söylerler. Kendisi çok kitap okurdu, 72 dil bilirdi, tüm kavimlere yaklaşık yüzyıl boyunca peygamberlik yaptı. Kendisinden gelen peygamberle(Nuh) birlikte dünyanın büyük bir yıkıma uğrayacağını bile bildirdi. Konumuz İllüminati olduğuna göre bundan sonra İdris Peygamber’i Hermes adıyla anacağım.

Hermes fen, tıp ve astronomi alanında çok bilgiliydi. İnsanlara yıldızları takip etmeyi, yıldızları yorumlamayı, 12 burcu öğretti. Bunların dünyadaki tüm sıvıların eylemsizliğine olan etkilerini öğretti. Suya bakarak fal bakma olayı da buradan gelmektedir. Tıp ilmini öğretti, onun asası bugün bile tıp biliminin simgesidir. (Altın renkli Hermes’in asası)

Hermes gittiği yerlerde, şehirler kurdu, sayısının 100 kadar olduğu söyleniyor, fakat çeşitli kaynaklara göre 10 büyük şehir kurmuştur. Fen, Tıp ve Astronomi alanında bilgili olduğu için onun adı “Hermes Trismegistus” olarak ta anılır. Trimegistos, üç defa bilge anlamı taşımaktadır. Çeşitli kaynaklar Dünya üzerine yayılmış piramitlerin kaynağının Hermes olduğunu söyler. Japon denizinde, Çin’de ve Bosna’da piramitler olduğunu biliyor muydunuz?

Hermes’ten sonra Nuh geldi. İnsanlar iflah olmayınca yaratıcı yeryüzünde büyük bir temizlik yaptı. İnsanlar tekrar yeryüzüne yayılmaya başladılar. Hermes’in öğrettiği bilgileri hatırladılar. İnsan nesli çoğalınca bu bilgiler tehlike arz etmeye başladı. Dolayısı ile bu bilgiye sahip olanlar bilgilerini gizlemeye başladılar ve ilk ezoterik kardeşlikler ortaya çıkmaya başladı.

İnsan medeniyetinin en eskisi kabul edilen Sümerlerde bulunan Ziggurat rahipleri, Mısırlılarda bulunan Amon Rahipleri ve diğer antik Ortadoğu devletlerinde olan rahip sınıfları, bilgilerini hep gizli tuttular. Bu ezoterik gelenek Yahudilere geçti. (Hz. Musa Firavunun sarayında büyümüştü ve bir Amon rahibi gibi yetiştirilmişti, Hz. Musa böyle olmasını istememişti tabii ki) Eski Mısırda köle olan Yahudiler o adetleri bir şekilde yeni tek tanrılı dinlerine soktular. Sözlü anlatımla geliştirdikleri Kabala kültürü bu geçişin en önemli meyvesidir.

Hıristiyanlığın yayılmasına kadar Akdeniz havzasında Gnostik düşünce yayılmaya başladı. Nedir Gnostik düşünce? Gnostik terimi “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki gnosis sözcüğünden türetilmiştir; isim olarak kullanıldığında gnostisizm mensuplarına verilen ad olup, “gnostisizmi benimsemiş kimse” anlamına gelir; sıfat olarak kullanıldığında ise, gnostisizm sözcüğünün sıfatı olup “gnostisizm ile ilgili” anlamına gelir. Yani insanın tefekkür (meditasyon yolu) ile gerçek bilgiye ulaşabileceği anlamına gelir. Bugün yalnızca Gnostik ideolojinin özgünlüğü değil, Manicilik (Mani dini), Kabala ve simya, büyü gibi tüm gizlici felsefelerdeki etkisi kesinleşmiştir.

Gnostik düşünce Hıristiyanlar ve Yahudiler ile Avrupa’ya taşındı. Haçlı seferlerini başlatanda, ondan sonra Avrupa’yı etkileyende aslında bu Gnostik düşünce tabanlı gizli kardeşliklerdi. İlerleyen yıllarda Avrupa bir gizli kardeşlikler cenneti haline gelecekti. Fakat her zaman bir tane vardı ki, Amon rahiplerinden bu yana, zaman zaman etkisini kaybetse de dünya tarihi üzerinde derin etkiler bırakmayı başardı.

Hindu rahiplerden, Budistlere, Kabalacı Yahudilerden, Müslüman Sufilere, Tapınakçılardan, Druidlere, Paganlara yüzyıllardır süren meditasyon yada astral seyahat. İşte buna ulaşan erginlenmiş (aydınlanmış) sayılıyor. İşte bu bilgiye ulaşmak için iyi bir öğrenci(inisiye) olmanız gerekiyor. Tıpkı Mevlevi dergahına öğrenci adayı olmanız gibi ya da bir Budist manastırına yada mason locasına katılmak gibi…

Yazılarımızın devamı gelecek, inşallah…

Ek bilgiler;

“Her şeyi gören zihin vasıtasıyla, Şahitlik ettim bizzat
Göklerin görünmez yüzüne Ve tefekkür yoluyla eriştim Hakikat Bilgisine,
İşte bu bilişle yazıyorum tüm bu mısraları…
 ”
HERMES TRİSMEGİSTUS

Hz. İdris Yeryüzünün meskûn (yerleşilmiş) yerlerini 4 bölgeye ayırıp her birisine bir vekil tayin etmiştir. Bir müddet sonra Aşure gününde göğe kaldırıldı: « Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik » (El-Meryem, 56-57) .

Bir rivayete göre eski Yunanlılar ve daha sonra gelen filozoflar, fizik, kimya, ve tıp ilimlerini İdris a.s kitaplarından almıştır. Hakkında 4 ayet (Meryem; 56-57/Enbiya 85-86) inmiştir.

Allah-u Teâlâ mübarek Kur’an-ı Kerim’de: « İsmail’i, İdris’i ve Zülkif’i de (yadet). Hepsi de sabreden kimselerdendi. Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdi » (El-Enbiya, 85-86) buyurmuştur.

Peygamberimiz Muhammed (a.s.) de bir hadis-i şerifinde: « Ben (Miraç gecesinde) dördüncü kat semada (gökte) İdris (peygamber) ile karşılaştım. Cibril bana:” Bu gördüğün İdris’dir. Ona selam ver” dedi. Ben de ona selam verdim. O da benim selamıma cevap verdi. Sonra bana:” Merhaba salih kardeş, salih peygamber” dedi » buyurmuştur. (Buhari, Müslim)

Yazan: ARMARIEL

İllüminati – Gözün Hikayesi

İllüminati’nin simgesi bir piramidin tepesinde ışık saçan bir göz işaretidir. Bir doların arkasında bulunan simgenin ta kendisi. Bu simgeye, gizlenmiş bir şekilde, öyle yerlerde rastlarsınız ki aklınız hayaliniz durur. Simgenin nerelere  ve neden gizlendiğini ilerleyen yazılarımızda değineceğiz inşallah. Peki neden ışık saçan göz simgesi tercih edilmiştir. Piramidin Mısır’dan geldiği açık, peki ya Göz?

Mısır mitolojisine bir göz atmakta fayda var;

“Tanrı Re-Atum karanlıklar içinden yükseldi. Önce Shu(hava) ve Tefnut’u (Nem) kendinden kopartarak yarattı. Shu ve Tefnut’un iki çocuğu olduğunda dünya yaratılmış oldu. Onların çocukları Nut(gök) ve Geb(yer) idi. Daha sonra Shu ve Tefnut karanlıklarda gezerken kayboldular. Re-Atum onları araması için gözünü gönderdi, göz onları bulunca ağlamaya başladı ve göz yaşları insanları oluşturdu.

Osiris tanrının oğluydu, güneşten ve ışıktan sorumluydu. Mısırın ve insanların kralıydı, kız kardeşi güzeller güzeli İsis ile evlenince, geceden ve karanlıklardan sorumlu kardeşi Seth onu kıskandı. Seth onu öldürdü ve parçalara ayırdı.

Seth kendini kral ilan edince, Osiris’in oğlu Horus Seth’i öldürmek için onunla savaşa başladı.  Horus amcası Seth’i öldürdü ve Güneş Tanrısı Ra ünvanını geri aldı. Fakat kavga sırasında Seth Horus’un bir gözünü parçalamıştı. Horus parçalardan 63 tanesini topladı ve Toth’a götürdü. Toth eksik olan bir parçayı kendi ilmiyle tamamladı ve gözü yeniden yaptı. Yeni yapılan göz öyle güzeldi ki duvarların arkasını, uzak mesafeleri görüyor hissediyordu.”

Evet hikaye böyle sürüp gitmekte. Anlatılan hikaye tüm semavi dinlerde anlatılan Hz. Adem’in oğulları Habil ve Kabil arasındaki mücadeleyi anımsatmıyor mu sizce? Osiris’in kız kardeşi İsis ile evlenmesi?! Hz. Ademin neslinin devamı için, Adem’in çocukları kendi aralarında evlenmiş olamaz mı? Evet bunlar tartışmaya açık konular fakat hikayenin özü iki kardeşin savaşı, birisi iyiliği, aydınlığı, güneşi temsil eden Osiris, diğeri ise kötülüğü, karanlığı, ayı temsil eden Seth. Birisi Güneş Tanrısı diğeri Ay tanrısı…

Hikayede bir Horus gözünün birini kaybediyor, parçaları alan hekim Toth bilgisini kullanarak, eski insanlar buna büyü diyordu, bana göre genetik bilgileri kullanarak ona yeniden bir göz yapıyor. Horus daha daha sonra firavunların ve mısırın atası Ra olarak adlandırılacak. Onun yeniden yapılan gözüde Ra’nın Gözü olarak adlandırılacaktı.

Ra’nın gözü daha sonra kişiyi yada kırılgan eşyaları(vazo,cam vb. eşyalar) koruması için bin yıllar boyunca eşyaların üzerine çizilecek, evlerin duvarlarına kazınacak ve hatta günümüzde kullanılan nazar boncuğu olarak elbiselere takılacaktı. Evet yanlış duymadınız,  nazar boncuğunun kökeni de Eski mısırdan gelir. Nazar boncuğu bir gözü temsil eder.

 Piramitler neden inşa edildi? Şu an insanlara anlatılan sebeplerden dolayı mı? Firavunun mezarı olması için mi? Piramitlerin, hiç taş yatağı olmayan bir bölgede nasıl inşa edildiği, milyonlarca koca koca taş bloklarının nasıl taşındığı bir muamma… bilim adamlarına göre milattan önce 3000’li yıllarda yapıldığı varsayılmakta. İnşaatında kullanılan teknik hala bilim adamları tarafından araştırılmakta. Şimdi sorarım size, piramitlerin içine nasıl savaştıklarından, nasıl yemek yaptıklarına ve hatta nasıl sıçtıklarına kadar her şeyi hiyeroglifler halinde anlatan bir toplum, Piramitlerin nasıl yapıldığını neden anlatmamışlar? “Bu kadar anlattık, gerisini de siz bulun ibneler” demek mi istediler acaba? Bu adamlar ilkel miydi? Hiyerogliflerde, heykellerde altın oranı kullanmışlar, en büyük piramit olan Keops’un boyu 149 metre, dünya ile güneşin uzaklığı 149 milyon kilometre, yükseklik taban alanına bölününce pi sayısı ortaya çıkıyor, dikey eksende denizleri ve karaları tam ikiye bölüyor vs.  Sizce bunlar rastlantı mı?

Bence piramitlerin yapım tarihi daha eski, hiyerogliflerde bize anlatılan toplumdan daha önce yaşamış bir topluma ait. Fakat mısırlılar bu yapıları kutsallaştırdılar, mezar olarak kullanmaya başladılar. Bazı kaynaklarda piramitlerin gece aydınlatmasında da kullanıldığı öne sürülmektedir.  Piramitlerin altında bulunan su kaynaklarının piramidin en üstünde bulunan quartz sayesinde statik elektriği yakaladığı ve titreşimlerle oluşan ışınlar yaydığı da iddialar arasındadır.  Piramitlerin yüzeyinde kaplı olan parlak yüzeylerin ışığı yansıtmada kullanıldığı da öne sürülmektedir. Eski Arap seyyahların kitaplarında da piramitlerin yüzeylerinin parlak bir sıva ile kaplı olduğu ve bunların zamanla döküldüğüne dair yazılar mevcuttur. Bu gün masonların kullandığı piramidin üstündeki parlayan gözün manası o muydu?!

Her mason kendini aydınlanmış olarak görür. Masonlukta amaç topluma yön verecek bireyler yetiştirmektedir  yada başarılı kişileri mason yapmak?! Masonluğun her bir derecesinde kişiler kendilerinin daha fazla aydınlandığına inanır. Masonik dereceler 13 kademeli bir piramit ile ifade edilir. Her bir basamakta mason adayına biraz daha gizli bilgiler verilerek aydınlanması sağlanır. Zirve de ise her yeri aydınlatan tek göz vardır. Zirveye yaklaşan ışıktan biraz daha faydalanacaktır.  Tek göz aydınlanmanın özetidir aslında.

Şimdi kısa ve kalıcı bilgiler verelim;

İskandinav mitolojisinde Tanrıların babası Odin tek gözlüdür;

Kuran’da hiç geçmemesine karşın, hadis kitaplarında sıkça karşılaştığımız, kıyamet vakti kötülere liderlik edecek olan Deccal, Hıristiyanlar onu anti-Christ olarak biliyorlar, tek gözlü olarak tasvir ediliyor. İsrailiyat’a göre son savaş tek gözlü kral ile yapılacak.

Masonlar toplumda belirli konumlara gelmiş kişileri yanlarına çektikleri için, onların sembollerine her yerde rastlayabiliyoruz. Hatta inanılmaz yerlerde;

Kilise duvarlarında:

Mezarlıklarda:

Adalardaki eski evlerin üstünde:

Şirket logolarında:

Şarkıcılarda:

Bazı aleviler için kutsal sayılan Fatıma’nın eli sembolünde de görebilirsiniz, Madonna neden el simgeli koyla takıyor acaba, resmi iyi inceleyin.

Son olarak, “korkmayın” :

Yazan: ARMARIEL

İllüminati’ye Giriş

Sana İllüminati’den soruyorlar, de ki:

 Bu İllüminati meselesi öylesine karmaşık bir mevzu ki, neresinden başlasam, nasıl anlatsam bir türlü karar veremiyorum. Ne zaman İllüminati mevzusunu birilerine anlatmaya kalksam, hep ilginç cevaplarla karşılaştım. Tartışma alanım hep karşıdakinin dünya görüşü ile kısıtlandı. Mesela konuyu dini duyguları ağır basan birine anlattığımda;

-          Ya boş ver onları, kıl beşini boş ver peşini

Ulusalcı birine anlattığımda;

-          Atatürk ilke ve inkılâplarından ayrılma

Sosyalist birine anlattığımda;

-          Önemli olan halkların kardeşliği

İçen birine anlattığımda;

-          S.ktir et, senin taşağın sağ olsun, çek şuradan bir yudum rakı,

Dünya s.kine, ahiret taşağına gençlere anlattığımda

-          Chok khafana takma, tantuni ye geçer

Şeklinde cevaplar aldım.

Konuyu araştıran birkaç tane açık zihinli (open-minded) kişi ise belli bir süre sonra internetten edinilen (çoğu uydurma) bilgiyle yetinerek kaldılar.  Hatta tereciye tere satmaya kalkanlar bile oldu. Sonuç olarak şunu diyebilirim ki internette dolanan verilerin çoğu uydurma. Birçok kanaldan beslenen bu mevzu, artık sulandırılmış bir vaziyette, ortalıkta dolanıp durmakta.

Peki, yalan mı İllüminati? Kesinlikle gerçek, fakat internetten edinilen bin bir türlü bilginin gerçekliği tartışılır.  İllüminati’yi ya da gizli dünya devletini anlamak için öncelikle tarih bilgisine sahip olmamız lazım; Sümerler, Mısırlılar, Asurlular, Akadlar, Babiller, Hititler vb. ve bunların mitolojik hikâyelerine göz atmak bile gerekir. Çünkü binlerce yıldır, zaman zaman etkisini kaybetse de gizli bir dünya örgütü mevcuttur. Yine İsrailiyat dediğimiz Yahudi dini ve tarihini araştırmak gerekir. Bunun yanı sıra Roma tarihi ve Hıristiyanlık bilgisine de sahip olmak gerekli. Eski yunan ve pers mitolojileri de konuyla ilgili oldukça fazla bilgi içermekte. Hatta işin ucu Yunanlıların Hermes, Mısırlıların Toth, Müslümanların İdris peygamber, Yahudilerin Enok olarak adlandırdığı kişiye kadar dayanmaktadır. Enok’un Mısırda piramitleri inşa etmesi ve dünya üzerinde 10 büyük şehir kurmasından sonra kurulan bilge kardeşlikler (brotherhood) bugünün mason yada diğer kardeşliklerinin temeliydi aslında. Bu Enok mevzusu uzun biraz hakkında günlerce konuşabilirim ama yazarsam kimse okumuyor.

Enok’un eski Mısıra bıraktığı adetler, oradan Yahudilere, Yahudilerden Avrupa’ya ve dolayısı ile Hıristiyanlara bulaştı. İslamiyet orta doğuda güçlenince zamanın İslam âlimlerine (bana göre filozoflarına) bile bulaştı. Haçlılar Kudüs’ü işgal edince bu ezoterik(gizlemli) bilgiler Yahudiler ve Müslümanlardan(Şia’nın İsmailiye kolu) Tapınak şövalyelerine geçti. Kudüs Müslümanların eline geçince, Tapınakçılar Avrupa’da güçlendiler. Fransa kralı 1300’lü yıların başında Vatikan ve Hospitalier Şövalyelerini arkasına alarak bunları katletti. Bir kısmı İngiltere ve Portekiz’e kaçarak gizlice örgütlenme kararı aldılar.

Bu örgütlenme yüzyıllar boyunca sürdü. Vatikan’la olan amansız mücadeleleri 18. Yüzyıla kadar sürdü, Tarikat kendine yeni bir açılım buldu, Amerika. Bu yeni ülke taze bir kan gibiydi.  Amaç yeni dünya düzeniydi artık, binlerce yıllık geçmişe dayandırılan bir gelenekti onlar için. Kökleri Mısır’a dayanan bir gelenek.

Zamanında Firavun demişti ki rahiplerine “Öyle bir düzen kurmalıyız ki kölelerimiz kendilerine yapılanları bile düşünemesin”. Sanırım içinde yaşadığımız dönemde çok farklı değil. Bu konu açılmışken bu bilgiyi de buraya iliştirmeden geçemeyeceğim, Kuran’ı kerimde en çok bahsi geçen konu, Mısır, Firavun ve Musa a.s konularıdır… Tesadüf mü sizce?!

Bu yazının devamı gelecek ama sizin yorumlarınıza göre…

Yazan: ARMARIEL

Benden eklenti: İllüminati kelime anlamı olarak Aydınlanmışlar demektir. Simgeleri Üçgen Piramit ve Göz şeklindedir. Sloganları “All in the eyes” dir. Yani göz her yerde ve sizi izliyordur. Bugün Diyarbakır’ın merkezinde bile İllüminati gözünün bulunduğu heykel vardır. İllüminati genelde sembol ve simgelerle mesajlar verirler. Nedir amaçları? Amaçları yeni bir dünya düzeni oluşturmaktır. Medyasından tutun, merkez bankasına kadar hepsi onların elindedir. Gelecek yazılarımızda bunları daha detaylı şekilde yazacağız. Sembollerinin nerede bulunduğundan tutun, adamlarının kim olduğuna kadar yazacağız… Armariel’in eşsiz tarih ve dini bilgisi bunları daha iyi açıklayacaktır.