4 aydır her sabah durakta gördüğüm o güzel kızı bu akşam mahallede gördüm. Bizim evin biraz ötesinde oturuyormuş. Oturduğu yeri öğrenmem hem iyi hem de kötü oldu benim için. Sarı saçlarıyla birleşen o güzel büyük gözleri adeta yılan gibi kıvrılan bir kızı simgeliyordu. Biraz irice bir yılan olabilirdi ama sonuç olarak çok güzeldi. Zayıf kızdan hayır gelmezdi zaten.
Oturduğu yeri öğrenmem neden kötü oldu derseniz; sonuçta bizim mahallenin kızıydı. Biz Karacaahmet çocuğuyduk, mahallemizin kızlarına yan gözle bakmak aklımızın ucundan bile geçmezdi. Ekmek Teknesi dizisini izler, akşamları halı saha maçı yapardık. Biz böyle büyütülmüştük. Kahvede bütün ülke meseleleri halledilir akşama da bir iki tek atmak kalırdı geriye. Evimize bir kız gelince istediği kadar sarhoş olsundu yine de dokunmazdık. Biz böyle görmüş, böyle öğrenmiştik. Hatta bir keresinde bir kızla film izliyorduk bizde, o çok içti ve sarhoş oldu, başı omzuma düştü ve uyumaya başladı. Normalde başka biri olsa onu soymaya başlar ve kulağına şiirler fısıldayarak kızı götürmeye başlardı. Elbette biz de bilirdik kulağa şiir fısıldamasını ama o durumda ki bir kıza dokunmak bize yakışı kalmazdı. “Hadi evine gülüm” demiştim ve bir daha da benimle görüşmemişti. Bunu da hiç anlayamadık biz mahalle delikanlıları olarak, kadınların istediği neydi tam olarak bilemedik.
Mahallenin en güzel kızı olan o sarışın için önümde iki seçenek vardı; ya delikanlı kişiliğimi hiçe sayıp “merhaba tanışabilir miyiz” diyecektim, ya da “iyi akşamlar bacım” deyip aşkımı kalbime gömecektim. Herkesin aklında tek bir soru vardı biliyorum, dört ay kadar sürede nasıl oldu da bir kere bile “günaydın” diyemedin. Aslında çok kez dedim ama bakışlarımla. Biz bakışlarla konuşurduk, babam bakışlarıyla beni döver annem ise ekmek almaya yollardı. İşin kolayını bulmuştuk.
Sevdiğim kıza bacım demek beni biraz huzursuz ediyordu ama saygın bir kişiliğim vardı mahallede. O kızı akşam hiç görmemiştim. Yine dışarıda mahallenin ağabeyleriyle muhabbet ederken pastahaneye girip tatlı alayım dedim. Tam içeri girdim ki, o da içeride pasta alıyordu. Her şey hazırlanmış geriye sadece konuşmak kalıyordu.
İki seçenek vardı, sadece iki seçenek; ya bacım diyecektim, ya da bütün saygınlığımı yitirip “sana aşık oldum” diyecektim.Gerçi biz ekmeğini taştan çıkaran adamlardık, aşık oldum bile diyemezdik, mektup yazardık. Çok eskilerden kalma kafamız vardı, hala yumurta topuk kundura giyer, beyaz çorabımızla fiyaka yapardık. Sevgimizi bakışlarla anlatırdık. Bakışlar dediysek te öyle havyan gibi bakmayız, bir kere, gözünün içine, sonra başımızı öne eğeriz.
Kız pastayı aldı ve parayı vermek için öne doğru eğildi. Açılan göğüslerine bakan pastacı Salih Ağabey’i bakışlarımla dövdüm. Epey canı acımış olmalıydı. Ama bakmaya devam ediyordu.
“Salih ağabey, Hülya yenge nasıl, iyi mi? Ya çocuklar?” diye hafiften mesaj verdim. Sevdiğim kıza ise çok sinirlenmiştim, az dikkat etmeliydi insan. Böyle adamlar var, açık gördü mü kaçırmaz hemen bakar. Ben kız olsam, bunlara dikkat ederdim. Birinin evine film izlemek için dahi gitsem ilk seferde tam anlamıyla teslim etmezdim kendimi. Akıllı kadın, ilk seferde kendini teslim etmeyendir. Fikirdir, düşüncedir, asildir akıllı kadın. 15-20 santim için şekilden şekile girmezdi akıllı kadın. Dekoltesini açıp erkekleri çıldırtmazdı. Bilmiyorum, belki de bir bayan olmadığım için böyle düşünüyordum. Sevdiğim kıza bir şey diyemediğim için bir sert bakışta ona atmıştım.
Biz delikanlı adamdık, mahalleye girince kediler gülümser, köpekler bile patileriyle selam verirdi. Küçük çocuklar etrafımıza dolaşıp bizim hikayelerimizi dinlemek isterdi. Her neyse, güzel kız pastasını alıp dışarı çıkarken parasını düşürdü ama farkına varmadı. Arkasından eğilip parayı alıp kıza vermek gerekiyordu.
En büyük soru şuydu: Ona ne diye seslenip paranızı düşürdünüz demeliydim?
Evet evet, ona açılacaktım ve güzel bayan paranızı düşürdünüz diyecektim. Seviyordum, sevdiğim kadına bacım diyemezdim. Kafamda kuracağım cümleleri tasarlarken parayı almak için eğilmiştim. Yukarı doğru kalktığımda, mahallenin diğer saygın ağabeyleri içeri girmişti. Onlar oradayken bir şeyleri itiraf etmek hem çok zordu hemde bize ters düşerdi. İki kelimenin arasında gidip gelirken, aklıma gelenin başıma gelmemesi için yavaşça arkasından seslendim:
“Bacım, paranızı düşürdünüz.” Ölüm fermanımı imzalamıştım, ya da mahallede bir üst ağabeyliğe yükselmek için başka bir şey imzalamıştım. Bildiğim tek şey, duygularımın karışıklığıydı. Midem yanıyor, göğsüm daralıyor, kulaklarımdan duman çıkıyordu. Mahalle ağabeyleri tarafından bir kahraman olarak görülmüştüm ve pastacı Salih ağabey tarafından da öyle. Kız ise kibarca teşekkür edip gitmişti.
Aylar sonra öğrendim ki, mahallenin en saygın ağabeylerinden biri kızı istemeye gitmiş. Ulan bu delikanlılığa sığar mıydı be? Hepimiz konsey içinde onu çok ayıpladık ama her gece onun koynuna giren oydu sonuç olarak. Karacaahmet çocuğuyduk ve cebimizde para yoktu. Söylemesini bilemedik belki ama sapıtmasını da bilmedik. Yengemize bir saygısızlık yapmadık, zamanla unuttuk.
Yalnızdık ama hala adam gibi bakardık dünyaya ve yalnızdık çünkü biz onların istediği gibi olamadık.
devran bostancıoğlu / yazı denemeleri






