Mahallenin En Güzel Kızı

4 aydır her sabah durakta gördüğüm o güzel kızı bu akşam mahallede gördüm. Bizim evin biraz ötesinde oturuyormuş. Oturduğu yeri öğrenmem hem iyi hem de kötü oldu benim için. Sarı saçlarıyla birleşen o güzel büyük gözleri adeta yılan gibi kıvrılan bir kızı simgeliyordu. Biraz irice bir yılan olabilirdi ama sonuç olarak çok güzeldi. Zayıf kızdan hayır gelmezdi zaten.

Oturduğu yeri öğrenmem neden kötü oldu derseniz; sonuçta bizim mahallenin kızıydı. Biz Karacaahmet çocuğuyduk, mahallemizin kızlarına yan gözle bakmak aklımızın ucundan bile geçmezdi. Ekmek Teknesi dizisini izler, akşamları halı saha maçı yapardık. Biz böyle büyütülmüştük. Kahvede bütün ülke meseleleri halledilir akşama da bir iki tek atmak kalırdı geriye. Evimize bir kız gelince istediği kadar sarhoş olsundu yine de dokunmazdık. Biz böyle görmüş, böyle öğrenmiştik. Hatta bir keresinde bir kızla film izliyorduk bizde, o çok içti ve sarhoş oldu, başı omzuma düştü ve uyumaya başladı. Normalde başka biri olsa onu soymaya başlar ve kulağına şiirler fısıldayarak kızı götürmeye başlardı. Elbette biz de bilirdik kulağa şiir fısıldamasını ama o durumda ki bir kıza dokunmak bize yakışı kalmazdı. “Hadi evine gülüm” demiştim ve bir daha da benimle görüşmemişti. Bunu da hiç anlayamadık biz mahalle delikanlıları olarak, kadınların istediği neydi tam olarak bilemedik.

Mahallenin en güzel kızı olan o sarışın için önümde iki seçenek vardı; ya delikanlı kişiliğimi hiçe sayıp “merhaba tanışabilir miyiz” diyecektim, ya da “iyi akşamlar bacım” deyip aşkımı kalbime gömecektim. Herkesin aklında tek bir soru vardı biliyorum, dört ay kadar sürede nasıl oldu da bir kere bile “günaydın” diyemedin. Aslında çok kez dedim ama bakışlarımla. Biz bakışlarla konuşurduk, babam bakışlarıyla beni döver annem ise ekmek almaya yollardı. İşin kolayını bulmuştuk.

Sevdiğim kıza bacım demek beni biraz huzursuz ediyordu ama saygın bir kişiliğim vardı mahallede. O kızı akşam hiç görmemiştim. Yine dışarıda mahallenin ağabeyleriyle muhabbet ederken pastahaneye girip tatlı alayım dedim. Tam içeri girdim ki, o da içeride pasta alıyordu. Her şey hazırlanmış geriye sadece konuşmak kalıyordu.

İki seçenek vardı, sadece iki seçenek; ya bacım diyecektim, ya da bütün saygınlığımı yitirip “sana aşık oldum” diyecektim.Gerçi biz ekmeğini taştan çıkaran adamlardık, aşık oldum bile diyemezdik, mektup yazardık. Çok eskilerden kalma kafamız vardı, hala yumurta topuk kundura giyer, beyaz çorabımızla fiyaka yapardık. Sevgimizi bakışlarla anlatırdık. Bakışlar dediysek te öyle havyan gibi bakmayız, bir kere, gözünün içine, sonra başımızı öne eğeriz.

Kız pastayı aldı ve parayı vermek için öne doğru eğildi. Açılan göğüslerine bakan pastacı Salih Ağabey’i bakışlarımla dövdüm. Epey canı acımış olmalıydı. Ama bakmaya devam ediyordu.

“Salih ağabey, Hülya yenge nasıl, iyi mi? Ya çocuklar?” diye hafiften mesaj verdim. Sevdiğim kıza ise çok sinirlenmiştim, az dikkat etmeliydi insan. Böyle adamlar var, açık gördü mü kaçırmaz hemen bakar. Ben kız olsam, bunlara dikkat ederdim. Birinin evine film izlemek için dahi gitsem ilk seferde tam anlamıyla teslim etmezdim kendimi. Akıllı kadın, ilk seferde kendini teslim etmeyendir. Fikirdir, düşüncedir, asildir akıllı kadın. 15-20 santim için şekilden şekile girmezdi akıllı kadın. Dekoltesini açıp erkekleri çıldırtmazdı. Bilmiyorum, belki de bir bayan olmadığım için böyle düşünüyordum. Sevdiğim kıza bir şey diyemediğim için bir sert bakışta ona atmıştım.

Biz delikanlı adamdık, mahalleye girince kediler gülümser, köpekler bile patileriyle selam verirdi. Küçük çocuklar etrafımıza dolaşıp bizim hikayelerimizi dinlemek isterdi. Her neyse, güzel kız pastasını alıp dışarı çıkarken parasını düşürdü ama farkına varmadı. Arkasından eğilip parayı alıp kıza vermek gerekiyordu.

En büyük soru şuydu: Ona ne diye seslenip paranızı düşürdünüz demeliydim?

Evet evet, ona açılacaktım ve güzel bayan paranızı düşürdünüz diyecektim. Seviyordum, sevdiğim kadına bacım diyemezdim. Kafamda kuracağım cümleleri tasarlarken parayı almak için eğilmiştim. Yukarı doğru kalktığımda, mahallenin diğer saygın ağabeyleri içeri girmişti. Onlar oradayken bir şeyleri itiraf etmek hem çok zordu hemde bize ters düşerdi. İki kelimenin arasında gidip gelirken, aklıma gelenin başıma gelmemesi için yavaşça arkasından seslendim:

“Bacım, paranızı düşürdünüz.” Ölüm fermanımı imzalamıştım, ya da mahallede bir üst ağabeyliğe yükselmek için başka bir şey imzalamıştım. Bildiğim tek şey, duygularımın karışıklığıydı. Midem yanıyor, göğsüm daralıyor, kulaklarımdan duman çıkıyordu. Mahalle ağabeyleri tarafından bir kahraman olarak görülmüştüm ve pastacı Salih ağabey tarafından da öyle. Kız ise kibarca teşekkür edip gitmişti.

Aylar sonra öğrendim ki, mahallenin en saygın ağabeylerinden biri kızı istemeye gitmiş. Ulan bu delikanlılığa sığar mıydı be? Hepimiz konsey içinde onu çok ayıpladık ama her gece onun koynuna giren oydu sonuç olarak. Karacaahmet çocuğuyduk ve cebimizde para yoktu. Söylemesini bilemedik belki ama sapıtmasını da bilmedik. Yengemize bir saygısızlık yapmadık, zamanla unuttuk.

Yalnızdık ama hala adam gibi bakardık dünyaya ve yalnızdık çünkü biz onların istediği gibi olamadık.

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Aşk Tren, Ayrılık Vagonu

Onunla ay ışığında sevişmiştik. Gözleri ay gibiydi ve bende onun ışığıydım. Bir insanın ışığı olmak kolay olmamalı. Bilmiyorum, başka bir insan için ışık olamadım. Onu sevdim. Neden sevdiğimi hiç anlayamadım. Zaten genel olarak neden sevdiğini anlayamazsın. Seversin ve kendi sevgini en büyük sevgi sanırsın. Kendi aşkını da öyle ve kendi acını da. Herkesin acısı kendine büyük. Herkesin tuttuğu kendine gibi oldu ama gerçekten de öyle. Şöyle bir gerçekte her zaman vardı: Beni benden alıyordu.

Ayrılmamızın kaçıncı ayı, kaçıncı yılı hatırlamıyordum. Saymamıştım da. Beni ben olduğum gibi sevemeyen insanı, ben başkası olduğu halde sevmiştim. Ama ben iyi biri olduğumdan ya da fedakar olduğumdan değildi bu, kendim istediğim içindi. İnsanlar aşkta dair kendi isteklerine göre hareket eder. Her insan biraz da olsa çıkarını düşünür. Ben genelde çıkarmayı düşünüyordum, elbiseleri. Çünkü aşk çıplakken daha iyi anlaşılırdı. Bukowski’nin dediği gibi “birbirinizi tanımak istiyorsanız fazla sevişin”…

İnsan bazen çok özler, bazen hiç aklına gelmez. Çünkü insanın doğası budur; dengesizlik. Denge, korunması gereken nadir şeylerden biridir. Sevmek ise olması gereken şeylerden biridir. Sait Faik der ki, “Her şey bir insanı sevmekle başlar.” Sevmek, sadece sevgiyi tadabileceğin anlamına gelmez, ayrılığı da tadacağın anlamına gelir. Ve şu an mutlu olan bütün sevgililer günün birinde ayrılacak. Bunu insanlara duyurmam gerekiyordu, çünkü kompleksliydim, benim yoksa, onların da olmasındı. Benden ne üstünlükleri vardı ki? Bende aşık olabilirdim. İnsanlara bunları haykırmak gerekiyordu, çıktım Kadıköy sokaklarına, insanların en bol olduğu yere, sevgililerin el ele gezdiği en işlek yere:

“Hepiniz bir gün ayrılacaksınız. Ben bile ayrıldım”

“Heeeey! Siz de ayrılacaksınız. İstediğiniz kadar gülün. Deli olabilirim ama ayrılığın, aşk treninin bir vagonu olduğunu da çok iyi bilirim! Ve bilirsiniz, ben trenleri çok severim. Samimidir trenler ve yollarından şaşmazlar. Çıkardığı sesi bile aşk sesi gibi, ama bu sesi ellerinizle kendinize vurarak çıkaramazsınız!”

“Hey! Beni takmıyorsunuz. Aşkı tadan insan ölümü de tadar. Sen şişman, sen de ayrılacaksın. Ha ha ha!”

“Sen bana vurdun adi herif! Canımı acıttın, ayrılacağınızı duyunca neden sinirleniyorsunuz ki? Hiç olmadı, ölüm ayırır hepinizi. Ah, canım acıdı ama. Göt oğlu göt!”

Burnum kanarken, hıncımı alamamıştım, neredeyse ayda 5 kez aradığım eskiden çok sevdiğim o kadını tekrar aradım. Gece 1 civarları ve o muhtemelen uyuyordur. Telefonu bu sefer açmalıydı, çünkü sinirliydim, çünkü sesini duymam lazımdı. Size bir şey itiraf edeyim mi: Kimilerinin sesini duymanız, tekrar doğduğunuz andır. Telefonu 5. çalışında açtı:

“Alo! Sonunda açtın, biliyordum, sende dayanamadın! Nasılsın? Neler yapıyorsun? Hayatın nasıl?”

Cevap yok.

“Alooooo! Konuşsana, sesim mi gelmiyor? Senin sesin gelmiyor, sesini duymam lazım. Yoksa delireceğim. Seni hala çok seviyorum. Kadın bana cevap ver!”

Cevap yok. Nefes sesi. Başka bir ses yok.

“Sesini duymam lazım. O sesi duymam lazım. O Ses Türkiye ise, bu seste benim hayatım ulan! Bu seste, bu seste, nasıl sevişirdik Mercedes’te! Ya bak cevap vermezsen, saçmalamaya devam edeceğim. Ne olur, bir kerecik sesini duyayım. Bari “iyi geceler” deyip telefonu suratıma kapat! Çünkü şu an halimi görmelisin, tam suratına telefon kapatılacak bir surata sahibim.”

Cevap yok. İşte delirmek için tam zamanıydı.

“Öyle mi? Sağ ol bende iyiyim. İşlerimi falan hallediyorum işte. Tabi bazen sıkıntılar çıkıyor ama onlar da hallediliyor. Yok yok, hallederim ben.”

Cevap yok.

“Demek çok yoruluyorsun. Sevmediğin işi neden yapıyorsun ki? Çık ve keyfine bak. Hadi ya, ne güzel bak bunu duyduğuma sevindim. Eski anıları öyle özledim ki. Yok yok, küfür etme lütfen, analara küfür edilmediği gibi anılara da küfür edilmez güneş gözlüğüm benim!”

Cevap yok.

“Bende seni çok özledim. Evet, bende en çok kokunu özledim.”

Dıt dıt dıt. Telefonu kapattı. Gözlerimden akan yaş, burnumdan akan kanla birlikte aşağıya doğru kardeş kardeş akıyordu. Kan kokusu, göz yaşıyla karışınca onu hissettim. Çünkü o da böyleydi. Suratıma kapattı. Evet, kapatmasını ben söylemiştim ama “iyi geceler” deyip kapatmasını söylemiştim. Aşk, ölüm gibiydi benim için, ayrılık ise yeniden doğmak. Biliyorsunuz, herkes bir gün bu duruma düşecek. En büyük aşk benimki değil, en büyük ayrılık benimki olabilir. Acı, insanın dostu olur bir süre sonra. Kan kaybından ölmek istiyorum ama sevişeceğim kadınlar geliyor aklıma sonra. Burnumu silip yağan yağmurda karanlığa gömüldüm. Hayatta herkes bir kere olsa dahi birisi tarafından gömülür.

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Yeraltında Otostop Yolculuğu

Bir gece rüyamda, ortasından beyaz şerit geçen bir yolla konuştuğumu görmüştüm. Bana ikimizin iyi birer dost olabileceğini söylüyordu. Ve monoton geçen hayatımı değiştirmek için adeta beni hırslandırıyordu. Benim de 2009’da yola çıkmamın sebebi buydu. Yollara duyduğum hasret o günden bu güne devam ediyor.

Öncelikle deli bir kişiliğim olduğu için farklı bir yol seçmeliydim. Aklıma ilk gelen şey, otostop oldu. Bisikletle de gezebilirdim fakat dayanabileceğimi tahmin etmiyordum. En başta otostopla gezmek için kendimi hazır hissetmedim. İşe gidip gelirken de dâhil tam bir hafta sadece bunu düşünmüştüm. O rüya aklımdan çıkmıyordu ve ben otostopla gezmeyi istiyordum. 2009 yılının Haziran ayıydı. Sırt çantamı ve içini gereken tüm eşyalarla donattım. İçimdeki korkuyu bastırabildiğim an yola çıkacaktım. Ve o korkuyu sabah uyandığımda atmıştım üzerimden.

İzmir’den yola çıkarak tüm Türkiye’yi gezmeyi planlıyordum. Yoldaydım ve kendimi özgür hissediyordum. Gerçek özgürlük. Ulaşılamayan özgürlüğe ulaşmıştım ve bunun keyfini sürüyordum. Elimi kaldırıp otostop çekmeye başlamıştım. Arabaları sayıyordum. Tam 12 araba geçmişti ki, 13. araba tam önümde durdu.

“Nereye gidiyorsun ağabey?” diye sordum.

“Aydın’a. Sen nereye gidiyorsun?” diye soruma soruyla karşılık cevap verdi.

“Tamam, bende o tarafa gidiyorum” deyip arabaya atladım. Araba eski bir pikaptı. Adamın işi boyacılıkmış. Boyacılık deyince aklıma eski günlerde ki ayakkabı boyacılığı yaptığım zamanlar geldi. Sonra hemen ardından sokaklarda simit sattığım ve hemen onun ardından ise “buz gibi soğuk su” diye bağırarak su sattığım günler geldi aklıma. Gözlerim sevinçle karışık dolmuştu.

İçimdeki korkuyu bu adam sayesinde atabilmiştim. Çünkü bir şeyi ilk defa yapıyorsanız ve o ilk defa yaptığınız şeyi iyi biriyle yapıyorsanız kesinlikle tüm korkunuz kaybolup gidiyordu. Ve müthiş bir öz güven ile kendini çok iyi hissediyordun. Adamla çok iyi anlaşmıştık ve beni Aydın’a kadar getirmişti. Aydın’ı iyice gezdikten sonra Muğla’ya gitmeyi kafaya koydum. Tek araba ile Aydın’a gelmek benim için büyük bir şanstı. Ama inanılmaz bir duyguydu. Böyle bir duyguyu orgazm olurken bile yaşamamıştım. Hem yeni yerler görüyorsun, hem yeni insanlar tanıyorsun ve hem de başına ne geleceğini bilmeden…

Muğla’ya gitmem epey zor olmuştu. Arabalar önümden hızla geçiyordu, bazıları selektör yapıp dalga geçiyordu, bazıları ise arabasının dolu olduğunu göstererek üzüldüğünü belirtiyordu. Ben ise bunları aldırmayıp bir anda otostopla gezme işine alışmaya bakıyordum. Aslında alışmıştım ve bunu bir felsefe haline getirmek istiyordum. Otostop çekiyordum ve bir yandan yürüyordum. Yaklaşık 10 km yürümüş olmalıydım. Yolun kenarında durup, çantamdan kitabımı çıkarıp okumaya başladım. Bana korna çalan tır şoförlerine bacağımı gösterip gülüyordum. Hatta birisi biraz ileride durmuş ve beni kamyonuna davet etmişti. Bazen böyle şeylerin de karşıma çıkabileceğini biliyordum ve buna hazırlıklıydım. Teşekkür edip kitabımı okumaya devam ettim.

Muğla’ya varmam için 20 km kalmıştı. Kaç arabayla geldiğimi saymadım ama çeşit çeşit arabaya bindiğim kesindi. Çeşit çeşit insanlar, çeşit çeşit hikayeleri, çeşit çeşit konuşma tarzları. Neden böyle bir şey yaptığımı sorduklarında “neden yapmayayım ki?” diye soruyla karşılık veriyordum.

Otostop çekmeye devam ettim. Ve artık gerçekten çok yorulmuştum. Köyleri de gezdiğim için yorgunluk artmıştı üzerimde. Oturup otostop çekmeye başladım. Bir araba durdu. Mini Cooper. Duracağını hiç tahmin etmediğim bir araba durmuş ve beni bekliyordu. Kalkıp koşmaya başladım. Arabanın yanına vardığımda şoför koltuğunda bir kadının oturduğunu görünce çok şaşırmıştım. Hayır, elbette bir kadın araba sürebilir ama arabasına otostopçu bir adamı almaz diye düşünüyorum. İlk gördüğümde, ağzındaki sigarasını içişinden rahat bir kadın olduğu belliydi. Başındaki melon şapkası, aklıma güzel fanteziler getirmişti nedense. Arabasını ve onu incelemeyi bırakıp konuşmaya başladım.

“Merhaba. Muğla’ya kadar bırakabilir misiniz?”

“Elbette, buyurun binin.”

Kapıyı kapatıp, sırt çantamı da arka koltuğa atıp çalan şarkının tınılarına vermiştim kendimi. Bob Marley’den Sun Is Shining çalıyordu. Zevklerimizin bile örtüştüğü bu kadınla tanışmak için can atıyordum ama fazla istekli olduğumu gösterme taraftarı değildim. Onun bana sormasını bekledim. Çünkü hikayesi farklı olan kişi bendim, otostopla gezen bendim…

“Hiç korkmuyor musun?”

“Neden korkayım ki?” diye sorarak kollarımdaki hiper kaslarıma baktım.

“Bazen onlar da işe yaramayabilir, değil mi?”

“Bazen. Ama insan hayallerini gerçekleştirmesi için ne kadar bekleyebilir ki? Niyet etmekle kalmayıp yola çıkmayı başardım ben.”

“Tebrik ederim.  Gezginler bana hep dikkat çekici görünmüştür. Hikayelerini dinlemek ve çıkaracağım kitap için iyi malzeme toplayacağımı düşünüyordum.”

“Bedavaya hikayemi anlatmamı bekleme benden. Hem başıma o kadar karışık işler de gelmedi, şansım yaver gitti.”

Ona kendimden bahsetmiştim. O da neler yaptığını. Hayvan sever bir kadın olduğu için hayvanları koruma derneklerinden birinde müdürmüş. Epey zengin olduğu için çalışmıyormuş. Ve Muğla’ya gelmiştik. Tam inerken bir dakika beklememi söyledi. Kağıda bir şeyler yazıp elime verdi.

“Bu benim yazlığımın adresi. Numaramı da yazdım. Gezdikten sonra istersen akşam bana uğra, bir şeyler içeriz. Hikayeni dinlemeden seni bırakmayı düşünmüyorum.”

“Orada da Bob Marley çalacaksa ve sabaha kadar bira içeceksek gelmeyi isterim.” deyip kapıyı kapattım ve Muğla’da gezmeye başladım. Gezmediğim yer kalmamıştı ve ben yorgunluktan gerçekten ölmek üzereydim. Bir parkın çimenliğinin üzerine kendimi bırakıp uyumaya başladım.

Akşam onu arayıp, eğer isterse evine gidebileceğimi söyledim.

“Sanırım bir eve ihtiyacım var”

“Adres elinde, ne bekliyorsun?”

Evine gitmek için yine otostop çektim. Aklımda nasıl bir gece geçeceği vardı. Varmıştım. Kapıyı çaldım ve açmasını bekledim. Kapıyı açan kadın karşımda mini etekli ve topuklu ayakkabıyla duruyordu. Üstünde marjinal bir bluz vardı.

“Girmeyi düşünmüyor musun?”

“Hemen mi?”

“Şakacı seni. İçeri girmenden bahsediyorum.”

“Bende içeri girmekten bahsediyorum.”

“Hahaha, çok komiksin.”

“Aynı zamanda güçlüyümdür.”

Bunu da dedikten sonra içeri girip masada duran biralardan birini açıp içmeye başladım. Yaklaşık 5 dakika sonra Koko Taylor’ın All Your Love şarkısı çalmaya başladı. Evet, işte bu! dedim. İçeri giren kadın önce bluzunu çıkarmaya başladı.

Bira bedava, striptiz bedava ve bu gece gerçekten güzel.

Önce bluzunu çıkardı yavaş yavaş. Daha sonra bana arkasını dönüp sutyenini çıkardı. Eğilip kalçalarını sallamaya başladı. Daha sonra üstündeki mini eteği yavaş yavaş yukarı kaldırdı. O da neydi öyle, neredeydim ben? Dolgun kalçaları ortaya çıkmıştı. Yutkunup izlemeye devam ediyordum. Daha sonra eteğini yavaş yavaş çıkardı. Karşımda siyah iç çamaşırıyla duruyordu. Müzikle beraber önümde ağır şekilde dans etmeye çalışıyordu. Ben gelene kadar, demlenmiş olmalıydı. İkinci şişeyi içiyor ve onu hayranlıkla izliyordum. Profesyonel olmalıydı. Yavaş yavaş bana doğru gelip, kucağıma oturdu. Dizlerimin üstünde ağır bir kadın vardı ama hafif hissediyordum.

“Biraz daha içelim” dedim. Çirkin değildi ama kafam tam güzel olduğunda daha güzel görünüyordu kadınlar.

Birayı alıp göğüslerine döktü.

“Hadi iç” dedi.

Benim için harika bir gece geçtiğini düşünüyordum. İçeri iki kadın daha girdi.

“Hadi size iyi akşamlar” deyip kendimi dışarı attım. Büyüyü bozmamalı, yoluma devam etmeliydim. Gerçeği söylemek gerekirse içeri giren iki kadının elinde kırbaç vardı…

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Kitabıma Burnunu Sokan Kız

Her gün işe gidip geliyorum ve her gün bir kitapla biniyorum otobüse. İETT şoförlerinin hakkımda ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum: Kafayı sıyırmış. Yaşlı teyzelerin hakkımda ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum: Aferin çocuğuma nasıl da okuyor. Genç kızların ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum: Bu ne ya, hep tanımadığımız yazarlar okuyor…

Her şey rutin işliyor burada. Otobüs yolculukları. Benimki kısa sürüyor gerçi. Her şeyi tahmin etme özelliğim var. Ya da ben öyle sanıyorum. Sanıyordum desek daha doğru olur. Çünkü öyle bir kız başıma bela oldu ki, ne sen sor ne ben söyleyeyim. Sorduğunu varsayarak anlatayım:

Her zamanki gibi otobüse binmek için durağa gidiyordum. Ve İngilizce eğitim broşürleri dağıtan kızlardan birisi “British Time, İngilizce eğitim almak ister misiniz?” diye yolumu kesti. Hiç sakinliğimi ve rahatlığımı bozmadan “No, thanks” dedim ve gülümsedim. Kız şaşırdı ve kenara çekildi.

Otobüsüm gelmiş ve ben otobüse binmiştim. Arkama oturan genç bir kız okuduğum kitabın okuduğum sayfasından kelimeler söylemeye başladı. Önce bunun bir tesadüf olduğunu sanıp pek bozuntuya vermedim. Fakat arka sayfaya geçtiğimde oradaki cümlelerin de birkaçını okumaya başladı. Ve arada bir gülüp duruyordu. Herhalde sabah sabah kafası güzel deyip hiçbir şey demedim. İneceğim yere gelmiştik ve sonra indim.

Akşam iş çıkışı, o kız bu sefer yanıma oturdu. Ve kitabı açıp okumaya başlamadan önce tereddüt ettim. Aynı şeyi yapmayacağını tahmin ederek kitabımı okumaya devam ettim. Bir süre sonra kitabıma kafasını sokup yine okuduğum sayfalardan bazı yerleri söylüyordu. Delirmiş olmalıydı bu. Ama hoşuma gitmiyor değildi. Hangi erkeğin hoşuna gitmezdi ki? Seninle uğraşan güzel bir kız. Ve tatlı gülümseyişi ile kitabına ortak olmak isteyen güzel bir kız. Amacı dalga geçmek olabilirdi ve yine bozuntuya vermedim. Bıyık altı gülümsedim. Sırf bıyık altı gülümseyebilmek için bıyık bıraktığımı biliyor muydunuz? Bende bilmiyordum.

Ben inene kadar kız kitaptan alıntılar yaparak kulağıma fısıldıyordu. Evet, bu benim iyice hoşuma gitmeye başlamıştı. İneceğim yere gelmiştik ve ben evime gülümseyerek girdim. Ertesi sabah ve öbür sabah ve diğer tüm sabahlar… Tam 6 ay boyunca, kız ya arkama oturup ya da yanıma oturup okuduğum kitaplardan sayfaları gülümseyerek okudu. Büyüyü bozmamak için tanışmadık ikimizde. Her şey o kadar güzeldi ki, otobüs yolculuklarını hatta İETT’yi bile sevmeye başlamıştım. Güzel kızın beni tavlamak gibi bir niyeti yoktu. Ya da vardı bilemiyorum.  Sabahları ve akşam iş çıkışları ikimiz için de eğlenceli hale gelmişti. Sadece otobüste konuşur, eve gidince birbirimizi arayıp sormazdık. Numara almamış, saçma salak sosyal sitelerde ekleşmemiş ve hiçbir iletişim aracını kullanmamıştık.

Ertesi sabah otobüse bindim. Elimde iki kitap vardı. Biri benim okuduğum, biri ise ona hediye edeceğim kitaptı. Onun sayesinde yazdığım ilk kitabı ona hediye edecektim. Bir durak sonra o da bindi ve yine arkama oturdu. Günaydın bile demeden gülümseyip kitabıma burnunu sokmaya başlamıştı yine. Ve arkadan okuduğum yerleri o da okuyor kafamı karıştırıyordu. Her zamanki gibi. Çantamdan ilk yazdığım kitabı çıkarıp ona verdim. Kitabın kapağında kendi fotoğrafını ve kitabın başlığını görünce çok şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi.

“Artık benim kitaplarıma burnunu sokmazsın umarım” dedim gülümseyerek.

Ne diyeceğini bilemiyordu. Çünkü “ne diyeceğimi bilemiyorum” demişti. Çünkü kitabın adı “Kitabıma Burnunu Sokan Kız” idi. Ve basılması benim için sürpriz olmuştu. Gizlice çektiğim fotoğrafını da kapağa bastırmıştım.  O kitap o sene çok sattı. Ardından Nobel ödülü bile aldım. Ve benim kitabımı okuduktan sonra bana özenen Stieg Larsson, “Arı Kovanına Çomak Sokan Kız” yok bilmem “Ejderha Dövmeli Kız” yok bilmem “Çok Sinirlisin Bari Bana Kız” türü kitaplar yazdı ve beni bir anda geride bıraktı. Hatta Stieg’i arayıp şiddete son verelim ve Ejderha artık kız dövmemeli dedim.  Telefonu yüzüme kapatmıştı.

Otobüsteki kız hayatımı zindana mı çevirdi, yoksa cennete mi karar veremedim. Ama böyle bir deliyle bu anları yaşamak çok güzeldi. Kıza mı ne oldu? En son Stieg Larsson ile beraberdi. Ta ki Stieg 2004 yılında ölene kadar. İlahi adalet işte.

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Çocukken Daha Yetenekliydik

“Lütfen! Çocuğun yanında bağırma bari!”

“Çocuk mu? Sen buna çocuk mu diyorsun?”

“Evet, neyi varmış evladımın?”

“Yahu böyle çocuk mu olur? Böyle çocuğun kusura bakma ama amına koyayım. Arabaların arkasına takılmayan çocuğa ben çocuk demem arkadaş!”

“Ağzını bozma çocuğun yanında diyorum, niye anlamıyorsun?” deyip ağlayarak içeri gitti annem.

Benim yanımda babamın bu lafları kullanması sorun değildi ama o küfrü etmeyeydi iyiydi. Neyse, sorun yok. Babam, gördüğünüz gibi bir adamdır işte. Benim çocukluğumdan şikayetçidir. Bilgisayar başında vakit geçirdiğimden sürekli dert yanar ve onun çocukluğu gibi yaşamamama çok içerlenir.

Bu kaçıncı kavga saymadım ama babamla konuşmak istiyordum. Alıp karşıma, erkek erkeğe konuşmak istiyordum. Gerçi o beni erkekten saymıyor ama ona bazı şeyleri göstermenin zamanı gelmişti. Çıkıp karşısına “bak baba derdin nedir söyler misin?” diyecektim. Bu kadar basitti.

***

İşten her geldiğimde çocuğumu bilgisayar başında, hamburger yerken görüyorum. Ne bir dışarı çıkıyor, ne arkadaşlarıyla bilye oynuyor. Gazoz kapağı bile toplamıyor, dışarıda “buz gibi soğuk su” diye bağırıp su satmıyor ve ayakkabı boyacılığı yapmıyor. Hadi hepsini geçtim, bir çocuk simit satmadan büyür mü arkadaş? Bu benim felsefeme ters. Ben ölünce bu çocuk kendini koruyamaz. Acı çekmiyor çünkü, acıdır insanı olgunlaştıran. Hep çocuk kalacak diye tasalanıyorum. Tek kaygım bu. Ama bizim hanım da anlamıyor. En iyisi bu obez oğlumu karşıma alıp erkek erkeğe konuşmak dedim. Gerçi böyle erkek mi olur, orası da aşikâr ya neyse.

***

“Ne var lan? Neden dövecek gibi bakıyorsun?”

“Bak baba! Adam gibi konuşalım seninle şu konuları! Nedir derdin söyler misin?”

“Adam gibi? Geç otur şöyle şuraya. Ayaklarını üst üste atma. Bak pezevenge bak, lan saygısız herif, biz babamızın yanında oturamazdık bile. Ayaklarını üst üste atıyor bir de yahu.”

“Baba, pezevenk falan ayıp olmuyor mu?”

“Kes lan kes. Oğlum sen de niye diğer çocuklar gibi dışarı çıkıp oynamıyorsun? Neden toza toprağa karışıp üstünü kirletmiyorsun? Oğlum sen kavat mısın? …”

“Bak yeter hakaret ettiğin baba!”

“Oğlum sen bunlara hakaret mi diyorsun? Dışarı çık ve gör bakalım kim kimin anasını düzüyor. Ha, yanlış anlama beni, birilerinin anasını düz veya anasına küfret demiyorum. Hem bizde analara küfretmezdik.”

“Baba, bana çocukluğunu anlatır mısın?”

“Eyvallah. Böyle şeyler iste benden. Gelip Playstation isteme, gelip 150 TL’lik kulaklık isteme. Gel karşıma adam gibi bunları iste. Saatlerce konuşalım. Beyniniz sanal olmuş oğlum sizin. Gerçek hayat dışarıda.”

“Seni dinliyorum baba”

“Bak bizim çocukluğumuz böyle geçmedi. Biz çelik çömlek oynayarak büyüdük. Gazoz kapağı toplayarak büyüdük. Bilyeleri dairenin etrafına dizerken tırnaklarımızın arasına toprak girerdi. Akşam da onu evde çıkarırdık. Fanti kağıtları vardı bilir misin? Yok, nereden bileceksin amına koyayım! Ben istiyorum ki, bunları da bil. Bilgisayarla vakit geçirme demiyoruz. Sadece onunla geçirme istiyorum. Çık dışarı. Kasalı arabaların arkasına takıl. Ölmezsin merak etme. Araba hızlanınca kendini aşağıya bırakıyorsun. Ama hızlandığı zaman bırakmalısın. Belki dizin falan kanar ama kalbin kanamaz. Canın acır ama ölmezsin. Canın acımalı oğlum! Biz her zaman senin yanında olmayacağız. Az adam ol la. Süt oğlanı seni… Zeliha, çay getir de içelim, oğlumla konuşurken…”

“Eee baba anlatsana?”

“Oğlum iki dakika bekle. Çay içelim. Sen kıtlama çay içmeyi de bilmiyorsundur. Onu da öğreteyim. Bu entel annene uymaya devam et sen daha bakalım nasıl biri olacaksın? Biz sana insanların kalplerini kır veya eşeklik et demiyoruz. Doya doya yaşa, doya doya yaşa ki, büyüdüğünde zaten iş hayatı seni içine alıp yutacak…. Hah, çaylarımızı da içelim. Sağ ol Zeliha, ellerine sağlık. Hamza, senin kızıl saçlı bir kız arkadaşın vardı, ne oldu ona? Oğlum ne adamsın ya. Bir erkeğin kızıl saçlı sevgilisi olacak ve hiçbir şey olmayacak. Bizim mahallede bir Müjgan abla vardı ki, kızıl saçlarıyla herkesi yola getirirdi. Kızıl demek seksapellik demek oğlum. Yapmazsan “erkek değil misin lan sen” derler. Benden demesi.”

“Eee baba?”

“Sonra ilk grup seksi bizim Mustafa ağabey buldu. Türkiye’ye ilk grup seksi getiren adam bizim Mustafa ağabeydir.”

“Market Mustafa amca mı?”

“Market değil, bakkal Mustafa amca. Avrupa’ya çalışmaya gitmişti. Geldiğinde 3 tane kadınla birlikte döndü. Biz, karısının üstüne kuma olarak aldı sandık ama Mustafa ağabey grup yapıyormuş. Tabi yıllar sonra öğrendik. Ondan sonra da yayıldı işte. Ama iyi bir şey değil, sana söyleyeyim. Sonra biz çocukken daha yetenekliydik evladım. Ellerini göğüslerine vurarak tren sesi çıkartanı mı dersin, ağzıyla değişik sesler çıkartanı mı dersin, kollarını karıştırmadan sallayanı mı dersin, bisiklet sürerken ön tekerleğini havaya kaldıranı mı dersin, mantar toplarken en çok mantarı bulanı mı dersin, mahalle maçlarında en çok gol atanı mı dersin… Hepimiz öyle yetenekliydik ki. Ya da bizi yetenekliyiz diye kandırdılar. Sonra büyüdük ve insan pazarının ortasına bıraktılar. Yeteneklerimiz bir anda yok oluvermişti. Bizde yok olmaya başlıyoruz işte. Sıcak bir insan olamayacaksın sen. Çünkü sobayla ısınmadın, kaloriferle, gazla ısındın. Kestane yedin mi hiç? Yok. Neyse yeter bugünlük bu kadar, hadi bağlamayı kap gel, biraz bağlama çalayım, türkü söyleyelim.”

Tam 1 ay sonra babamın boynuna sarılıp ağladım. Babam haklıydı. Yaşadığımız çocukluk, çocukluk değildi. Ama şimdi gitmem gerekiyor. Arkadaşlar sanal ağı kurmuş, oyun için beni bekliyorlar.

 devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Bir Ölünün Kaçışı

şu şarkıyla beraber okumanız önemle rica olunur: http://fizy.com/#s/1d333t

Postacının zilime basmasıyla uyanmıştım sabah. Ağzı açık şekilde, tavana bakarken buldum kendimi. Kapıyı açmıştım. Genelde sabahları kapım çalınırsa kalkıp açmazdım. Postacı mektubu vermeden gidecek gibi değildi. Mektubu aldım. Mektubu bir köşeye fırlatıp uyumaya devam etmek istedim.

Fakat kafamı kurcalayan bir şey vardı: Mektupta ne yazıyordu? Kimden gelmişti?

Ağır hareketlerle kalkıp mektubu açtım. İçinde sadece bir not var. Ve bir de adres. İsim yok.

“Al yalnızlığını gel!
Korkma, sıkılmayız.
Senin yalnızlığın benim yalnızlığımla konuşur,
biz ikimiz susarız!”

Aziz Nesin’e ait olan bu sözleri kim ve niçin bana göndermiş olabilirdi? Düşünecek hiçbir şey yok, birisi benimle oyun oynuyordu. Mektubu masaya fırlatıp uyumaya devam etmek istedim.

Fakat kafamı kurcalayan bir şey vardı: O adreste kim yaşıyordu?

Kahverengi pantolonumu, üstüme kahverengi tişörtümü ve üstüne de kahverengi – beyaz gömleğimi giyip adrese gitmek için dışarı çıktım.

Adres, eski bir apartmanı işaret ediyordu. İçeri girdim. Birinci kat, kapı açık. İçeri dalmadan önce korktum. Nereye ve ne için gidiyordum, hiçbir şey bilmiyordum. Evde ki tüm odaların ve tuvaletin bile kapısı açıktı. Bütün kapılar ve pencereler açık.

Sifon sesi. Tuvalete gidip baktım önce. Ama kimse yok orada.

Bir ses. Bir ses duymak istiyordum. Hem duymak, hem de duymamak istiyordum aslında. Korkuyordum çünkü. Kapısı açık olan bir odaya doğru yöneldim. Odaya baktığımda gördüğüm şey, arkası dönük bir kadındı. Yerde oturuyor ve sigara içiyordu. Dumanı havaya doğru üfleyip gülmeye başladı. Nasıl bir yerdeydim? Kim bu?

“Demek geldin?” dedi. Tanıdık bir ses ama kim olduğunu çıkaramadım. Aylardır kimseyle görüşmüyordum. Sesleri unutmuş ve karıştırıyor bile olabilirim.

Odanın her yerinde bank resimleri var. Hem çizmiş, hem de bankların fotoğraflarını çekmiş. Odanın her yerine asılı. Duvarlara bile çizmiş. Sadece bank çizmiş, sadece bank. Bir insan neden sadece bank çizer ki? Ve sadece neden bankların fotoğrafını çeker ki? Bir cevap vermem gerekiyordu ama odayı incelemeye başlamıştım.

Sifon sesi. Arabaların kornaları ve motor sesleri.  Koşuşturan insanların ayak sesleri. Kim olduğunu bilmediğim bu kadın ilgimi çekmişti bile.

“Nasılsın?” diye sordu. Sigarasını içti ve yine gülümsedi. Delirmiş olmalıydı.

“Bilmiyorum. Sen?”

“Kendi arabasında kendi şarkısını dinleyen yeni bir şarkıcı gibiyim ben.”

“Yani?”

“Kendimi keşfediyorum,” diyerek gülümsemeye devam etti.

İçeri girmemiştim hala. Önce dış kapıyı kapatmalıydım. Kapıyı kapatıp içeri girdim. Hasta ruhlu bu insan beni nereden tanıyordu? Hasta ruhlu olduğunu sadece tahmin ettim. Tahmin etmek zor değildi, odanın halini ve onun saçlarını görmeliydiniz. Şekilsiz saç kesimi, sigarası, elbisesi ve her yerdeki bank resimleri.

Sifon sesi.

“Üst komşun rahatsız olmalı?”

“Burada herkes rahatsız.”

“Bahsettiğim şey, sifon sesi. Anormal değil mi?”

Cevap yok.

“Beni neden çağırdın?” dedim, yutkunarak.

“Kimsem kalmadı. Annem vardı. Onu da geçen ay kaybettim. O artık toprağın altında.”

“Benimle ne ilgisi var bunun?”

“Otur, soluklan önce.”

“Yüzünü görmek istiyorum.”

“Yüzümü görmek istiyorsan aynaya bakmalısın.”

Bu da neyin nesi? Korkmaya başlamıştım. Delirmiş bu. Yine sifon sesi. Köpek havlamaları.

“Beni neden çağırdın?” diye tekrar sordum.

“Sen gelmek istedin” dedi. Bir sigara daha yaktı. Pencereye bakıyordu.

“Kimsin?” diye sormaktan kendimi alamadım.

Cevap yok. Sifon sesi. Köpek havlamaları. Ruhum daralmaya başlamıştı bile. Her yerde bank fotoğrafları. Farklı şehirlerden, farklı bankların fotoğrafları. Kimdi benimle bu kötü oyunu oynayan?

“Susma, bana cevap ver,” diye tekrar söylendim.

Cevap yok.

“Susma, konuş,” dedim. Aklıma yazdığı mektup geldi ve ekledim. “Konuş, kaybedecek bir şeyimiz yok, yalnızlığımızdan başka.”

“Ya yalnızlığımızı da kaybetmek istemiyorsak?” diye soru sordu. Soruları onun değil, benim sormam lazımdı. Ama her zaman lazım olan şeyler olmuyordu hayatta. İnsan bu odada delirir.

Cevap veremedim. “Kimsin?” diye tekrar sordum. “Söylesene, sen kimsin? Beni nereden tanıyorsun? Bana cevap versene. Bu odanın hali ne böyle? Neden sadece bank fotoğrafları var? Bana cevap ver dedim sana!”

Cevap yok. Sifon sesi. Delirmek üzereydim. Kapı gıcırtıları. Damlayan musluk sesleri. Saatin tik tak sesleri. Koşuşturan çocukların ayak sesleri. Ve her taraf duman.

“Konuşmazsan gideceğim bu boktan yerden.”

“Gidemezsin” dedi kendinden emin bir sesle.

“Giderim, sorularıma cevap ver. Kimsin? Yüzünü göster, kimsin?” diye sordum tekrar. Gidip yüzüne bakamıyordum. Korkuyordum, ona dokunmaktan korkuyordum. Farklıydı, her şey o kadar bunaltıcı ki, insan korkuyor.

“Gidemezsin”

“Giderim”

“İnsan kendini terk edemez.”

Ne diyordu bu deli? Anlam veremiyordum sözlerine. Yüzünü yavaş yavaş bana döndü. Bu olamaz, bu olmamalı. Kendi yüzümü görüyor gibiydim. Bir kadının yüzünde, kendi gözlerim, kendi dudaklarım ve kendi burnum.

“İnsan kendini terk edemez, ruhunu asla.”

Anlam veremiyordum. Korkudan gözlerimden yaş gelmişti. Ellerime damlayana kadar gözümden yaş geldiğini de fark etmemiştim. Başım dönüyordu. Midem bulanıyordu. Yere düşecek gibi oldum ama güçlü görünmem lazımdı. Sifon sesi kesilmişti, herkes susmuştu. Çocuklar artık koşmuyor, köpekler havlamıyordu. Her şey bulanıklaşmıştı. Ben, benimle konuşuyordu. Bu nasıl olmuştu?

“Şimdi gitmek istiyorsan, yanındaki sandalyenin üstünde glock bir tabanca var. Onu al ve beynini uçur. Ancak böyle gidebilirsin. Buyur, git hadi.”

Silahı ani bir hareketle alıp, karşımda duran kadına, ya da bana, ya da ikimize birden sıkmaya başladım. Korkudan gözlerimi kapatmış, sadece ateş ediyordum. Hayatımda silah tutmamıştım. Kurşun bitti.

“Annemle arandaki terk fark nedir biliyor musun?”

“Bilmiyorum. Sus artık, konuşma. Ne olur sus!” ağlamaya başlamıştım. Boğuluyordum.

“O toprağın altında, sen ise üstündesin. Tek fark bu. Ölüsünüz.”

Ölüler bana oyun oynadı. Ölüler oyun oynamayı sever. Dışarı çıkıp koşmaya başladım. Kaçmaya çalışıyordum. Sonra durdum. Bir ölü ne kadar kaçabilir ki?

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Bazıları hemen boşanıyor

Her zamanki Hanımeli Anadolu Mutfağı’na yemeğimi yemek için gittim. Necdet Ağabey, oraya Sercan diye yeni bir eleman almış. 12-13 yaşlarında bir çocuk, biraz kırık ama iyi çocuktur.

Pilavımın üstüne ciğeri de alıp yemeğimi yemeye başladım.

“Sercan, bir ayran getirsene kardeşim,” dedim.

Ayranı getirdi, açtım, bir yandan ayranımı içiyorum, bir yandan yemeğimi yiyorum. Sercan benimle konuşmayı sever, her gittiğimde yanıma oturur muhabbet eder. Dedim ya, biraz da kırıktır. Yine benimle konuşmak istiyordu belli ki, soru sormaya başladı:

- Bilal Dayı’yı tanıyor musun sen ağabey?
- Evet, Necdet Ağabey’in ağabeyi olur, tanıyorum, ne olmuş?
- Gül Yenge’yi tanıyor musun?
- Evet, onu da tanıyorum.
- Bilal Dayı, onun kocası değil mi?
- Evet, kocası.
- Ne güzel, boşanmamışlar vallahi, çok güzel değil mi?
- Evette neden boşansınlar oğlum? Manyak mısın nesin?
- Hani böyle arada bir tartışıyorlar ama boşanmıyorlar. Hala beraberler.
- Allah Allah, boşanmasınlar zaten, niye boşansınlar Sercan?
- Ne bileyim ağabey, tartıştıkları halde hala beraberler, ne güzel.
- Allah’ım Yarabbim ya, hadi boşları topla, bak müşteri kalktı.
- Bazıları tartışınca hemen boşanıyorlar, ondan söyledim ağabey.

Sercan, o lafı da söyledikten sonra kalkıp boşları topladı. Saat 20.00 suları olduğu zaman mesaisi bitiyordu. Mesaisini bitirip çıkarken, ben Necdet Ağabey’in yanına gidip laflamaya başladım.

- Nereden buldun şu Sercan’ı ağabey? Deli çocuk he.
- Öyle vallahi, ama işe yarıyor.
- Tutturmuş Bilal Dayı ile Gül Yenge ne güzel boşanmıyorlar değil mi diye… Anlamadım… Niye öyle diyor anlamadım…
- Başka ne dedi?
- En son “bazıları tartışınca hemen boşanıyorlar ondan söyledim” dedi. Sonra da gitti zaten.
- Onun annesiyle babası ayrı Devran.
- Deme be ağabey, bende tersledim çocuğu boş yere.

Dışarı çıkıp bir sigara yaktım… Hayat işte dedim, hayat.

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Kızılderili ama beyaz tenli

Araba çarpmış gibiyim, ya da ben arabaya çarptım. Bilmiyorum ama bir kaza olduğu kesin.

Hacca gitmiş gibiyim, ya da kiliseye. Bilmiyorum ama arınma olduğu kesin.

Annemi aradım sonra, hayatımın en büyük hatalarımdan birini yaptım dedim. Ne oldu dedi? Bir kıza aşık oldum dedim. Peki niye hata olarak görüyorsun dedi? Anne dedim, sana aşık olan adamların ne hale düştüğünü unutmadım.

Yazma sebebimsin. Bilmiyorum ya da sebebimin alın yazısın. Ve benim alnım geniştir, silinmez kolay kolay.

Sana olan sevgim git gide artıyor, bilmiyorum kalbim büyüyor sanki. Ve içtiğin sigaranın dumanı bile güzeldi. Ya da bendim karşında duman olan, biraz bencilim de.

Sana sıkıcı gelen bu sözlerim benim aşkımın manifestosudur. Senin gülüşünde ölü çocuklar saklı, hiç söyleyen oldu mu bunu sana? Kaç erkeği öldürdü kim bilir o gözler…

Bana inanman için seni bir yıl bekleyebilirim. Çünkü sen beklenecek birisin. Ben iyiyim, çünkü elin elime değdi bir ara, çünkü sigaranı verdin bana. Ben iyiyim, çünkü çay içtik seninle.

Çırılçıplağım ve bu hiç iyi değil. Kadıköy sokakları senin büyünle büyülenmiş gibi. Büyü yapma sevdiğim, çünkü günah.

Burada insanlar gülüyor ve en güzel kıza onların sahip olduğunu düşünüyor. Seni görmemişler daha, salak bunlar, akıllarını kaçırmışlar.

İlgini çekmek için ölebilirim, sonuçta yaşamak romantik bir şey.

Benimle sevişmek isteyen kızlara ben onu seviyorum dedim. Ve benimle dövüşmek isteyen erkeklere de.

Senin hediye ettiğin kitaba göz gezdiriyorum. Bana başka yerde oku diyorlar. Bunu o verdi, gidin başımdan diyorum. Ve hepsiyle kavga ediyorum. Sen aklımdasın, gülüşün en çok. Sen çok güzelsin.

Her dakika bir kez daha ölüyorum ve seni seviyorum.

Barmenle kavga ettim. “Ne içersin” dedi? “Onu” dedim. “Kalmadı” dedi, ağzına yumruk attım. Ya da yumruğu ben yedim, bilmiyorum ama kavga ettiğimiz kesindi.

Hayır güzelim, hayır, ben iki biraya sarhoş olan biri değilim, aşkından sarhoş oldum.

Ve seninle mitinglerde bağımsızlık diye bağırmak isterdim ama bağımlın oldum bile.

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri
 

Sokak Süprüntüleri

Paralar suyunu çekti, benim de ömrümden ömür gitti. Yine de hayatı gülümseyerek yaşamaya devam ediyorum. Maddi şeyler olmasa da Yağmur Adam var. Onu aradım, Kadıköy’e her zaman gittiğimiz Oza’ya gidelim dedim. Olur dedi. Atladım ve Yağmur Adam’la buluştum.

Hayatım boyunca çok kral arkadaşlarım oldu ve neredeyse hepsi sigara içiyordu. Ben normalde içmem ama Yağmur Adam’la bir araya her geldiğimde sigara içme isteği doğar içime. Kadıköy sokaklarında gezerken onunla muhabbete daldık. Her şeyden bahsetmeyi severiz biz. İnsanları yargılamadan, hayata bakış açılarına bakıp bazen de saçmalayıp bir şeyler söyleriz. İkimiz de yalnız adamlarız. İkimiz de bunun tadını çıkarıyoruz. Önce bir şeyler yiyip, sonra hayata dair düşüncelerimizi söylüyoruz. Sanki neyi değiştireceksek, sanki istediklerimizi yanımızda bulacakmışız da öyle betimlemeler yapıp dururuz.

İnsan bazen acılarını unutup bir şeyler paylaştığı dostuyla takılmak ister. Aslında bir ad takmamak en iyisiydi, sadece o anı yaşamak, o anları içine çekmekti güzel olan. Beni anlayamıyorlar diye söyleneceğime kendimi anlatmayı denemeliyim belki de. Kadıköy sokaklarının, kör karanlıklarında şehrin ışıkları yüzümüzü aydınlatan tek şey. Kendimizi sevmek için bir neden yok gibi. Hayata anlam aramayı bırakıp, sorgulamadan yaşamayı seçtik bugün de. Bugünü anlamsız kıldık ve her hareketimizi amaçsız şekilde yaşadık. Amaçsız dediysem de, öyle boş değil. Sadece çok felsefik yaklaşmadık her şeye. Eğer zenginlerin bulunduğu o ortamda dilenciler de varsa vardır. Bunda çok matah bir şey görmeyip gülümseyerek yolumuza devam ettik. İkimiz de yoksulluk edebiyatı yapanlardan zevk almıyorduk, paramız olmasa bile.

Yağmur Adam müzisyendir, gitar çalar. Sesi de güzeldir. Kendini pek övmeyi ve anlatmayı sevmez. O benim yazılarımın güzel olduğunu ben ise onun sesinin güzel olduğunu söyleyip tatmin oluruz. Şımarmayı ikimizde sevmeyiz. Kafede bir köşede gitar gördük ve rica ettik. Orada bir şeyler söylemek istedik ve Yağmur Adam çaldı o yalnızlığı taşımış elleriyle. Benim ayaklarım taşır genelde yalnızlığımı. Çünkü, bunu severim. Anlam aramam. Her şeye anlam arayanlar hayatlarını gözden geçirmez ve en doğrusu onların bildiğidir. Güzel şarkılar çalıp, çayımızı da içtikten sonra kalkıp yine yürümeye koyulduk. Yağmur Adam, kaldırıma oturup biraz insanları izleyelim dedi. Bana cazip geldi bu teklifi. Tam da insanların bol olduğu bir noktada kepenklerini kapatıp alemlere akmış birinin dükkanının önünde oturduk. Bir sigara verdi. Mutlu insanları izliyorduk. Herkes gülerek, kahkaha atarak geçiyordu önümüzden.

Bizde mutluyduk, yani sayılırdık, sonuç olarak acılarımızı bir yerlere bırakmıştık. Belki de o gitarının arasına, ben ise kitaplarımın arasına sıkıştırmıştım. Ama hep kalbimizde vardı acılar ve onların en sevdiği yer kalplerdir. Bir fırt daha çektik sigaradan. Ben sigara içmekte henüz acemiyim, kendimi kandırırım içiyorum diye. Oysa ki yaptığım tek şey biraz şair gözükmek. Neye yarayacaksa artık?

Ve her yaşanmışlığın ardından etrafı temizleyen, anıları süpüren ve her yerde olan kim bilir ne dudaklara değmiş sigara izmaritlerini ortadan kaldıran çöpçüler… Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri, çöpçülerin elleriyle okşardım seni demiş şair. İçimi ısıtır bu dizeler. Hava soğuk değil zaten. Susuyoruz ve oturduğumuz yerden her tipten insanları izliyoruz. O sırada çöpçü önümüze geliyor ve önümüzden pislikleri süpürüyor. Ağzımdan dökülen kelimelere engel olamıyorum ve Yağmur Adam’ın şaşkın bakışlarına maruz kalan o soruyu soruyorum çöpçüye…

“Acılarımızı da süpürebilir misin?”

O sadece gülümseyip işine devam ediyor. Bizde kalkıyoruz oradan, hayatın derinliklerinde boğulmamak için bazen kalkmak gerek.

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Hayal Hırsızlığından Sabıkalı

Mahkeme koridorları kapalı ceza evleri gibidir. İstediğin kadar özgür ol, yinede sınırın olduğunu bilirsin. Özgürlüğün sınırı var mıdır? Öğrencilik yıllarımızda özgürlüğün bir sınırı olduğunu öğrenmiştik. Başkasının özgürlüğüne girdiğimiz anda sınırı geçmiş olurduk. İyi ama mahkemelerde kimin özgürlüğüne adım atıyoruz ki? Özgür olmak, burada olmak değildir.

Buraya neden getirildim bilmiyorum. Düşünüyorum. Yargıçlar, savcılar ve Hakim Bey yerini alırken ben sadece arkama doluşan insanları izliyorum. Suçlu olan ben değilim, o. Onlar suçlu, ben değil. Herkes yerini alıyor. Hakim Bey, en yükseğe oturuyor. Mahkemeye her gelişimde kendimi ilk defa gelmiş gibi hissediyorum. Suçumu bir türlü kabullenemiyordum. Ama onlar beni suçluyorlar.

Suçumun hırsızlık olduğunu söyleyeyim hemen. Hayal hırsızlığı. Burası da Hayaller Adliyesi. Hayal Hırsızlığından Sorumlu Bakan da her zamanki gibi yerini almış, bizi izliyor. Yaşam yorgunluğum, sanki sanıkların üzerine çökmüş gibi. Ardımda bekleyen sanıklar avukatlarıyla hararetli bir muhabbet içerisindeler. Ve en sevdiğim insan, annem geliyor yanıma. Yine gözyaşlarını tutamamış, tam yere damlayacak iken alıp kendi gözlerimin altına sürüyorum. Titrek sesiyle konuşmak istiyor:

“Oğlum senin böyle bir şey yaptığına inanmıyorum ben. Suçsuz olduğunu biliyorum.”

“Ben kimsenin hayalini çalmadım anne. Onlar benim hayallerimi elimden aldı, almaya devam ediyorlar.”

“Senin suçsuz olduğunu biliyorum evladım, sana inanıyorum, ben sana inanıyorum.”

“Sağ ol anneciğim. İnanmayan çok kişi var. En sevdiklerim bile beni hayal hırsızlığıyla suçluyor.”

“İnkar et oğlum, suçlu olmadığını söyle onlara”

“Suçsuz insan konuşmaz anne, suçlu insan yalanlara başvurmak için durmadan konuşur.”

Annemi gözyaşları içinde yerine alıyorlar. Ve bende yerimdeyim. Beni mahkemeye veren kadın tam karşımda. Avukat istemedim. Avukata gerek yok. Kendimi savunabilirim. Yalanlar atmak için milyonlar dökmeye gerek yok. Kendim de atabilirim, tabi başarabilirsem. “Yaz kızım” dedikleri yazıcı hemen karşımda bana bakıyor. Gözlüklerinin altından beni izlediğini görebiliyorum. Ama ona bakmaya utanıyorum. Ben suçluyum, o yazıcı. En iyisi bana bakma, sen yaz kızım…

“Herkesin önünde sanığa dava açmanızın nedenini bir kez daha açıklar mısınız?” diyor Hakim Bey.

Kadın ayağa kalkıyor. Çok öfkeli görünüyor. Bütün kadınlar gibi, öfkeyle karar verdikten sonra pişman olan bütün kadınlar gibi. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi konuşmaya başlıyor:

“Ben bu adamdan davacıyım Hakim Bey. Hayallerimi çaldı. Daha önce de insanların hayallerini çalmış. Zaten sabıkasına bakarsanız en çok hayal çalan listede birinci sırada. Hakim Bey, bana hayaller kurdurtup sonra çekip giden bir adamı içeri atmayacaksınız da kimi atacaksınız?”

“Otur yerine. İçeriye kimi atıp atmayacağımızı sana sormayacağız” diye çıkıştı Hakim Bey.

Sonra ağır ağır bana döndü. Üstündeki hakim cübbesinin verdiği ağırlıktan olsa gerek.

“Sen anlat bakalım. Nasıl oldu?”

“Ben suçsuzum Hakim Bey. Kimsenin hayalini çalmadım, benim hayallerimi çaldılar, hala da çalmaya devam ediyorlar, ediyorsunuz.”

Hakim Bey kızmış görünüyordu. Kulaklarının kırmızılığını cübbesinin yakasından almıyordu, kızgınlığının sebebiydi besbelli.

“Bu kadar senedir hayal hırsızlarının davasını yönettim, sizin davanız kadar saçmasını görmedim” diyor kızarak.

Hakimler hep sinirlidir. Suçlular hep suçsuz. Ve davacılar hep haklıdır. Avukatlar yalancı, şahitler hep taraflıdır. Söz istedim, ayağa kalktım ve konuşmaya başladım. Bana dava açan kadına arada bir bakıyordum:

“…Diyeceğim şu ki; ben hayal ettim, onlar gerçekleştirdi. Ne zaman olmamış bir şeyi hayal etsem, onlar gerçekleştirdi. Örneğin, Hakim Bey, İtalya benim hayalimdi, ama şimdi onlar gerçekleştiriyor. Karavan alıp üstüne çadırla bisikleti atıp gezmek benim hayalimdi, onlar şimdi bu hayallere sahipleniyorlar. Yalansız sevgiyi ben hayal ettim, onlar her yerde bas bas bağırdılar. Şimdi siz söyleyin Hakim Bey, kim hırlı kim hırsız?”

“Hayalini kurduğun şeylerin patentini neden almadın madem?”

“Param yoktu. Hem Hayal Alma Patent Enstitüsü’nün beni kabul edeceğini sanmıyordum, daha önce de hayal hırsızlığından yargılanmıştım.”

“Umursamazlığının sonucu hayallerini kaybediyorsun, sonra da ben çalmadım diyorsun be adam!”

“Siz nasıl diyorsanız öyledir Hakim Bey” deyip başımı öne eğiyorum. İnsanlara bakmaya utanıyorum. Çünkü beni suçladıkları şey bir insan öldürmek, bir eşya çalmaktan daha büyük bir şeydi. Annem arkada ağlıyor, sesi kulaklarımda yankılanıyor.

Hakim Bey aralarında küçük toplantı yaparak kararı açıklıyor:

“Gereği düşünüldü. Yaz kızım. Mahkemenin yeterli hayal bulunamadığından bir sonraki duruşmaya ertelendiğine karar verildi.”

Kadın itiraz ediyor. Eskiden çok sevdiğim kadın, hayallerini beraber kurduğum kadın, şimdi ayakta ve itiraz ediyor:

“Yeterli hayal bulunamadı mı? Bu nasıl saçmalık! Hayal yetersizliğinden bu insan şimdi serbest kalıp hayalleri çalmaya devam mı edecek?”

“Duruşma sona ermiştir.”

İnsanlar duruşma salonunu terk ederken kadınla göz göze geliyorum, bana ‘seninle işimiz bitmedi’ der gibi bakıyor. Yanına gidiyorum ve ağzımdan dökülen kelimelere engel olamıyorum:

“Bütün hayallerimi sana sakladım…”

Yüzüme bakıyor, bir şey söyleyecekmişim gibi yüzüme bakıyor. “Bir şey mi söyleyeceksin, seni dinliyorum” diyor.

“Söyledim ya, bütün hayallerimi sana sakladım” diyorum. Beni duymuyor. “Bir şey söylemeyeceksen gidiyorum ben” diyor.

“Gitme” diyorum ama yine duymuyor. İçimden konuşmayı öğrendiğimden beri kimse beni duymuyor…

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Doktorla randevu

*fotoğraf: bir zamanlar anadolu'da filminde ki doktor tiplemesine ait.İnsanlar, oyunlarına devam ediyorlar. Hastalığım, midemden başlayıp beynime kadar ulaşan bir virüs gibi. Kendi içimde uğradığım erozyonlar, gövdemle başımın yerini değiştiriyor, her şeyi yerle bir ediyor. Dışarıda yarla karışık yalnızlık yağıyor.

Dışarı mı? Evet, dışarı. Peki ben neden dışarıdaydım? Hastayım, hastahaneye gitmem gerekiyor. İyi değilim. Kabuk atmış bir kalp, sinüzitten kaynaklı baş ağrısı ve birazcıkta soğuk algınlığı. Ve anlamsızlık. Hiçbir şeye anlam veremiyordum yine. ”Beni daha tanımıyorsun, nasıl sevdin?” cümlesini söyleyenlere de anlam veremiyordum. Onlara şunu sormaktan kendimi alamıyorum: Peki tanıdıktan sonra sevenler ayrılınca neden “seni hiç tanıyamamışım” diyor?

Hala dışarıdayım, içeri girmeliyim. Ellerim hep kansızlıktan üşüyor. Ya da ben öyle sanıyorum. Kansızlığın tanımı bana göre bu değildi. Kansızlık, insanı yarı yolda bırakmaktı. Kansızlık, seveni bir anda terk etmekti. Kansızlık, haysiyetsizlik ile vitaminsizliğin arasında gidip gelen bir şeydi bana göre.

Neredeyse 1 yıldır hastahaneye gitmiyordum. Anason kokusu, bebek ağlamaları, kanlar, insanların sırada beklemeleri, hemşirelerle kavgalar, beyaz terlikler, yoğun dayanılmaz hava.. Bunların hiçbirini özlememişim.

“Merhaba Doktor Bey”

“Merhaba, buyurun oturun, neyiniz var?”

Günde yüzlerce kıçın oturduğu sedyeye bende oturuyorum. Kendimi ayrıcalıklı hissetmemem için ne iyi bir yer hastahane!

“Kimsem yok Doktor Bey”

“Anlıyorum. Hastalığınız nedir?”

“Yalnızlık Doktor Bey”

“Psikologa göründünüz mü?”

“Hayır. Yalnızlığın getirdiği somut davranışlar üzerimde yük gibi. Artık taşıyamıyorum. Soyut olan her şey somutlaştı. Ve her yerim ağrıyor. Küfür bile edemiyorum. Boğazım yanıyor.”

“Boğazınıza bakalım önce, A diyebilir misiniz? Ne zamandan beri böylesiniz?”

Doktor Bey çaresizliğimi gördü ve A bile diyemeyeceğimi sandı. Bana üzüldü. Üzülen doktor pek yoktur. Ve bu doktor aynı zamanda edebiyatla da ilgileniyordu. Böyle tahmin ediyordum ama tahminim doğru da çıkmayabilirdi. Ona Yabancı’dan alıntı yaparak, üstüne de kendi yorumumu katarak, onun edebiyata olan ilgisini anlayabilir, onunla derin muhabbetlere dalabilirdim.

“Bilmiyorum, dün içimdeki insan sevgisi öldü, belki de bugün.” diyorum. Ama bunu ona diyemiyorum. Fısıldıyorum…

Yutkunduktan sonra ona yüksek sesle cevabı veriyorum: “A diyebilirim, bunu yapabilirim.”

Doktor Bey, boğazıma dondurma çubuklarından sokuyor. Ben o çubuklara o adı vermiştim. Bir tek üzerlerinde Algida yazmıyordu.

“Hımm” diyor Doktor Bey.

“Soyut olan her şey somutlaştı derken bunu kastetmiştim Doktor Bey. Gözle görünür hiçbir şey yok. Göremezsiniz, kimse göremez. Ama üstümde ki yükü artık taşıyamıyorum.”

“Siz iyi değilsiniz ama iyi olduğunuza inanın.”

“Buna inanarak yaşamıyor muyuz zaten hepimiz? Hem hepimiz sadece inandıklarımız kadarız, Doktor Bey.”

“Siz üzgün ve yalnızsınız.”

“Teşekkür ederim Doktor Bey. Çok incesiniz.”

“Dışarı çıkar mısınız?”

“Elbette çıkabilirim. A diyebilirim, dışarı çıkabilirim. Ama beni dinlemelisiniz. Çok yoruldum, artık kimse benden bir şey beklememeli. Yoruldum anlayabiliyor musunuz?”

“İyi günler Devran Bey.”

“Günümün iyi olması için dinlenmem gerekiyor Doktor Bey. İnsanlardan uzak bir yer biliyor musunuz?”

“Ama hem yalnız olduğunuzu, hemde insanlardan kaçmak istediğinizi söylüyorsunuz?”

“İşte benim durumum bu Doktor Bey. Kolay gelsin.” diyorum ve odadan çıkarken Doktor Bey, edebiyatla ilgilendiğini göstermek niyetinde. Arkamdan son sözü söylüyor:

“Kendinizi özgür hissedin fakat kendinize esir düşmemeye dikkat edin, çünkü en büyük esaret, kendinizi özgür zannetmenizdir.”

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri


Denemeler, bazen de denememeler

Gece yine kitabım elimde uyumuşum. J-P. Sartre’ın ‘İş İşten Geçti’ kitabını okuyorum bu aralar. Kitabımı usulca elimden bırakıp uyuya kalıyorum. Sabah her zamanki gibi uyandım. Beş dakika kadar tavana baktım ve ereksiyon halinin geçmesini bekledim. Bu sabahları her erkeğin başına gelen bir şeydi, fazla şaşırmamak gerek.

Kendi kendime homurdanarak kalkıp pencereyi açtım. Hava farklı değildi. Diğer günler de olduğu gibiydi. Güneş görünmüyordu. Her yer binaydı. Her zamanki gibi. Güneşi görmek için can atıyorum bazen. Güneş, bana sarı rengiyle saflığı, beyaz rengiyle ise masumluğu anımsatıyor. Alçakgönüllü olmamı hatırlatıyor. Pencereden aldığım soğuk hava için şükredip bilgisayarıma yöneldim. Vivaldi’nin dört mevsimini açıp bugünkü notlarıma baktım. Şaşırdın mı? Tabiki hayır, ben plan yapmam. Notlarım sadece hissettiğim duygulara karşılık geliyordu.

Vivaldi’nin dört mevsimi gibiyim, bazen kış, bazen yaz, bazen ilkbahar ve baharın sonu yok.

Bir şeyler yiyip, kitabımı elime aldım yine. Sonra kuzenimin geleceği aklıma geldi. O gelene kadar sarı, çürük rengi kaplı not defterimi alıp bir şeyler karaladım. Onu her karaladığımda, o da beni karalıyordu sanki. Kuzenim sonunda geldi ve onunla Kadıköy’e indik. Bana kilo aldıkça çok yakışıklı olduğumu söyledi. Ona teşekkür edip, Kadıköy caddelerinde gezmeye başladık. Kitaplar aldık, fotoğraflar çektik.

Ece Temelkuran, Ada Kitabevi’ne gelmişti ve imza dağıtıyordu. Sadece imza alıp ona merhaba demek için kitabı alan o kadar çok insan vardı ki, bunu ben sevemiyorum. Ece Temelkuran’ın araştırmacı kişiliğini ve duruşunu sevmişimdir. Ama onun kitabını almayı düşünmüyorum. Ece Temelkuran’ın yıllar önce şu aralar yazdıklarının tam tersi yazdıklarını biliyor muydunuz? Para, farklı bir güçtür.

Daha sonra Franz Kafka Cafe’ye gidip oturduk. İkimiz de orayı çok merak ediyorduk. Neden mi? Adını neden böyle koyduğunu, oradaki ortamı, sinerjiyi ve içerideki insanları… Öncelikle içeride beklediğimiz örümcekler yoktu. Her yerde bir Gregor Samsa beklemiştim ben. Böyle üstten düşen örümcekler, masaların üstünde gezen örümcekler falan. Neyse, içerisi karanlık bir ortam. Mum ışıklarıyla ve kitap ışıklarıyla aydınlatılmış sadece. Her şey görünürde farklı ve hoştu. Ama o kadar fazla ses kalabalığı oluyor ki, çıkıp “bir dakika susar mısınız arkadaşlar” diyesin geliyor.

Yazar burada kendisine özeleştiri yapıyor: Starbucks’ta 10 TL verip kahve içenleri eleştiriyorum ama gidip böyle bir kafede 10 TL’ye bir içecek içebiliyorum. Ardından Burger King’e gidip bir şeyler yiyorum. Kendimi kınıyorum. Adi hayvanın tekiyim. Aynı zamanda yalancı.

Cafe güzel fakat ortamı beğenmedim. Fazla ses var, ben sessiz ortamları severim. Dışarı çıktık. Elbette bir yeri, bir şeyleri eleştirmek istiyorsan gidip yerinde görmelisin. Ben Starbucks’a da gitmiştim önceden. Yoksa eleştiremezsin. Okumadığı bir yazarı eleştirmek, eşeklikten başka bir şey değildir. Tezi kuvvetli olan biri seni hayattan soğutabilir. O yüzden yerinde görmeden eleştiri yapamazsın.

Sana çok bakıyorlar dedi kuzenim. Dikkat etmiştim bende. Ama şımarmadığım için utanıyordum. Galiba yakışıklı oluyorsun dedi kuzenim. Ve sonra aramızda şu diyalog geçti:

- Devran, sen hiçbir zaman yazar olamayacaksın.
- Neden?
- Çünkü yakışıklı olmaya başlıyorsun.
- Nasıl yani? Yakışıklı yazar yok mudur? Ayrıca ben kendimi dediğin kadar görmüyorum.
- Çok az vardır, hatta yoktur. Sadece bize çok iyi hissettirirler yazdıklarıyla yazarlar, o yüzden gözümüze güzel gelirler.
- Yani peki niye olamaz?
- Çünkü kadınlardan zaman bulamayacaksın yazmaya.
- Sana geleceği göremiyorsun demişler miydi önceden?
- Görürüz.
- Elbette görürüz.
- Peki, neden kendini dediğim kadar bulmuyorsun?
- Kendine aşık olan adam halk aşığı olamaz!
- Kimin bu?
- Vedat Özdemiroğlu. 

Hayalimdeki ülke İtalya’nın en güzel şehirlerinden birisi olan Venedik’in tablosunu alıyorum. Çizilmiş, fotoğraf değil. Pahalı değil, her yerde görebilirsiniz onları.

-Ne kadar bu?
-Sana 5 olur.
-Benim ne özelliğim var?
-7 TL normalde, istersen 7 ver.
-Hayır, sende mi yakışıklı görüp fiyatı indirdin onu merak ettim. 5 iyidir. 5 candır. 

Bunları neden mi anlattım? İnsanların anılarından herkes farklı bir şey çıkarabilir. Kimisine boş gelir, kimisine anlamlı, kimisine ise öğretici. Bazen boş yazmak gerekir, hep doluluk insanları fazla isteğe yöneltir.

devran bostancıoğlu / yazı denemeleri

Bir delinin dünyası – Son

okurken dinlenebilir: http://fizy.com/#s/1ahl6b

Nasıl bir gençlik olacağı hala ülkede tartışılıyorken ben deli olmayı seçmiştim. Hem deli gençlik, kindar gençlikten daha iyidir. Aslında deli olmayı da ben seçmedim, bana göre değilim ama bana öyle diyorlar. Bende onlar kırılmasın diye “hayır deli değilim” diyemiyorum.

Yalnızlık ve eskilerden kalan son kırıntılar kafamı bir çocuğun küçük bir teknolojik aleti kurcaladığı gibi kurcalıyordu. Sanki başımın içinde 4 yaşında bir velet ve sürekli sorulan sorular… Okuduğum kitaplardan bir tat, izlediğim filmlerden bir zevk alamaz hatta ve hatta konusuz film izleyemez olmuştum. Her sabah uyandığım gibi uyandım yine. 4 saatlik uyku uyumuştum her zamanki gibi. Ve yine eşofmanlarımı odanın ortasına bırakmıştım, geç kalacağım korkusuyla. Giyimim mi? Pek dikkat çekici bir giyimim yoktur. Giyime önem vermediğim için çoğu insana göre çirkin giyinirim. Ya da hep aynı şeyleri, ya da özensiz şekilde.

Durakta otobüsü beklerken karşıdan gelen güzelliği fark etmiştim. Sanki bir melekti ve yavaş yavaş süzülüyordu… Aslında melek tasvirlerini bugüne kadar hiç doğru bulmamıştım ama melek tasviri yaparken anlatılmak istenen ‘daha önce hiç görülmeyen bir güzellik, ya da süzülerek yürüme, ya da uçma’ olabilir. O masum gözleriyle baktığı her yere iyilik aşılıyormuş gibiydi. Gülümsemesini henüz görememiştim ama cennete yaklaşmak gibiydi ona bakmak. Arabalar durmak bilmiyordu ve işe geç kalmamak için yol vermeyen arabalar.

Bineceği otobüs gelmişti ve o karşıya geçememişti. Otobüse yolcular binmiş ve gitmek üzereyken onun suratını astığını ve çok üzüldüğünü gördüm. Otobüs şoförüne “bir dakika, gelen var” dedim. Ama arabalar hala durmak bilmiyordu ve o gelip otobüsüne binemiyordu. Aklıma dahiyane bir fikir geldi ve birden kendimi yolun ortasında buldum. Tam olarak ortası olmayabilirdi, sonuçta ölçmemiştim. Aşağı yukarı ortasıydı. Arabalara “bir dakika” dercesine elimi havaya kaldırdım. Durdular, sonuçta hiçbiri katil olmak istemiyordu. Sonra yolun karşısındaki güzelliğe döndüm ve “buyurun hanımefendi” dedim. Gülümsedi ve karşıya koşa koşa geçti. Otobüsüne bindi ve gitti. Bunların hepsi 10 saniyede oldu.

Dünyaya döndüğümde arkamda, korna seslerinin içinde uyandım. Ve kızgın şoförler. Hepsi camları açıp bana küfür yağdırıyordu. “Ulan Allah’ın delisine çattık sabah sabah iyi mi” diyordu birisi. Bir insana yardım etmek, bu da beni mutlu eden bir şeydi. Bir teyzeyi de karşıdan karşıya geçirmekte beni mutlu ediyordu. Ben bunu seviyordum, parayı değil. Ardından bir arabayı bana yaklaşır gibi hissettim. Arkamı dönmemle, havaya uçmam bir oldu. En son ayakkabılarımı havada benimle uçarken görüyorum. Havada uçuyorum ve hala gülümsüyorum.

Ani bir hızla -havada 5 saniye kadar bir süre geçirdikten sonra- yere çakılıyorum. Burnumun kırıldığını hissediyorum, sağ kolum ikiye ayrılmış, bir ayağım başka tarafa, diğer ayağım başka tarafa bakıyor. Dünyada kaldığım sürece yaptığım tüm kötülükler, tüm aşklarım, tüm nefretlerim, tüm sevdiklerim gözlerimin önünden bir bir geçiyor. İnsanlar başıma toplanıyor. Mutlaka pantolonumu ve montumu çıkaracaklar… Ah annem, sen boşuna mı söylerdin. “Ne olur ne olmaz temiz çamaşırla gez her zaman” diye. Seni dinledim annem, şimdi deli oğlun ölüyor, hemde temiz çamaşırlarıyla. Ben ölüyorum. Ben ölüyorum ve herkes çığlık atıyor. Gözümün önüne başımdan akan kanlar geliyor, sonra burnuma damlıyor ve ben ölüyorum. Kim için ölüyorum diye düşünmüyorum. Böyle olacağı varmış diye düşünüyorum. Düşünemiyorum. Daha doğrusu artık düşünemiyorum. Ve yazamıyorum. Ve…

devran bostancıoğlu / denemeler

Bir kıza nasıl açılırsın?

Bir kıza açılma taktikleri…

Bodozlama giriş:

-Pardon bakar mısınız?
-Buyurun?
-Ben size aşık oldum.
-Lütfen gider misiniz?
-Dinlemezseniz gitmem.
-Gitmezseniz dinlemem.
-E ne olacak şimdi?
-Bilmiyorum.
-Şu gelen teyzeye soralım bari.
-Teyzeciğim bir dakika bakar mısın?
-Elimdeki poşetleri taşımazsanız bakmam.
-Haydaaaaaaaaaaaa?

Ona hünerlerinden bahset:

-Pardon bakar mısınız?
-Buyurun?
-Ben çok iyi bağlama çalıyom he.
-Gider misiniz?
-Sanata da ilgim var.
-Kardeşim, git başımdan ya.
-Çok iyi giderim, gerçekten.

Ona komik görün:

-Pardon, bakar mısınız?
-Buyurun?
-Ben çok iyi gitar çalıyorum, sizde çok iyi saksafon çalıyor olmalısınız.
-Orospu çocuğu seni adi hayvan pis şerefsiz sapık.
-Espri manasında şey etmiştim, tamam vurmayın, tamam, lütfen. 

Ona sempatik görün:

-Pardon, bir şey sorabilir miyim?
-Buyurun?
-Buradan şu otobüs kalkıyor mu?
-Evet.
-Aslında ben o otobüse binmek istemiyorum. Sizinle konuşmak için sordum. Aslında sizinle tanışmak için yani. Nasıl konuşayım diye sormadığım kimse kalmadı. Hatta “oğlum bu sevdadan vazgeç” diyeni bile oldu…
-O kişiyi dinlemelisiniz.
-Ukala.

Mevlana taktiği: Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol:

-Bi baksana sen bana ya.
-Ne oluyor ya?
-Ne o öyle artist artist hareketler. Hoşlanıyoruz işte. Dikkatini çekmek için daha ne yapayım bilmiyorum.
-Dövseydiniz?
-Ağzını burnunu kırarım.
-Kendin ol dedik, bokunu çıkar demedik.
-Pardon ya.

Ona saf aşık görün: Saçmala:

-Pardon, bu Yunanistan’ın hali ne olacak?
-Anlamadım?
-Bence BMC.
-Ne diyorsunuz?
-Olabilecek en iyi şeyleri diyorum, futbol sadece futbol değildir.
-Karıştırdınız sanırım.
-Sizin karşınızda insan böyle oluyor sanırım.
-Saf olduğunuz kesin de, aşık olduğunuz konusunda hala karar veremedim.
-Sana bir şey söyleyeyim mi?
-Evet?
-Ben bunu yarın yüzüne şaaak diye söylesem, mal gibi kalır hiçbir şey söyleyemezsin. Şov yapma boşuna yani.
-  ?!?!?!?!

Ona çok romantik görün:

-Pardon, bakar mısınız?
-Buyurun?
-Şu an bir melekle konuştuğuma inanamıyorum, beni çimdikler misiniz?
-Tabi.
-Ve şu an bir melek beni çimdikliyor. Rüyada olmalıyım.
-Çok tatlısığğğğnnn.
-Aslında değilim. Sizi tavlamak için bu sözleri söylüyorum. Sizi tavladıktan sonra bu sözleri bir daha nah duyarsınız!

Ona umursamaz görün:

-…
-…?
-Umursamıyorum.
-Tamam.
-Te Allah’ım ya. Ben kimlerle konuştum, seni mi umur sayacağım?
-Sorun yok.
-Sizi umursamıyorum, bu sorun değil mi?
-Hayır.
-Tamam, gideyim ben o zaman?
-İyi olur.

Ona görünme, en iyisi.

devran bostancıoğlu / diyalog denemeleri