“Ben olsaydım almazdım”

Yollara düştüğümden beri bir tek şeyi çok iyi anladım. Özgürlük, ancak yola çıkmakla kazanılan bir şeydir. Ve ben özgürüm diyen herkes kendisini bir daha sorgulamalı. Ben özgürüm ama neyi istediğim gibi yapabiliyorum? Kafama taktığım şeyden bile beni sorumlu tutuyorlarsa, boynuma taktığım şeyden bile beni suçluyorlarsa özgürlük kelimesini biraz zor buluruz.

Yola çıktım, çünkü aradığım huzuru orada bulacağımı biliyordum. Her zaman dediğim gibi hayatın anlamının ikili ilişkilerde olmadığını erken yaşta anladım. Kimse, kimseye ait değil. Hatta üstümüzdeki elbiseler ve iç çamaşırınız bile ait değil. Hepsi bize emanet. Bana ait hiçbir şey yoksa, bende yola çıkar özgürlüğüme kavuşurum dedim. En başta çok düşündüm… Korktuğum bile oldu… Başarabilir miyim diye düşünmekten kendimi alamadım. Ama yola çıkarsam, bunun zor olmayacağını kendime söyledim. Yola çıkmak, başarmaktır. Zaten çıkmışsan, başarmışsındır. Niyetlendiğin olaya yaklaşmak zaten başarmaktır. Hedefe varmak başarı sayılmaz, başarı hedef için yola çıkmaktır. Zafer kazanmak, her insanın harcı değildir. Zordur, yürekten istemen lazım.

Normal bisikletlerle yola çıktığımızda yapamayacağımızı hiçbir zaman düşünmedik. Yol bisikleti olmadığı için epey zorlandık, hatta 3 gün kıçımın üstüne oturamadım. Kaskımız yoktu, 5 litrelik su şişelerini kesip kask yaptık. Ve ilk çıkan rüzgarda uçtu kaskımız… Aslında patentini alıp satmayı bile planlıyorduk hehehe. Çok zor geçti. Her yolculuğum çok zor geçti. Çok çetin şartlar altında geçirdiğim yolculuklar oldu. Bir arabaya binebilmek için sadece 30 km yürüdüğümü hatırlarım. Ama umudumu kaybetmedim, kaybetmedik. Çünkü Allah, benim bunu gerçekten istediğimi biliyordu ve bana bir araba yollayacaktı. Nitekim de öyle oldu. Yürekten istediğin her şeye Allah zaten yardım edecektir. Ama öyle bir isteyeceksin ki, herkes sana imrenerek bakacak. Ve “kaskım yok, çantam yok, ayakkabım yok, şu yok, bu yok” gibi bahaneler üretmeyin. Bahane, tembellerin işidir.

Yaşım o kadar büyük değil ama bana hep imrenerek baktılar. Çoğu arkadaşım yaşadığım hayata özenip “senin yerinde olmak istiyorum” dedi. Kızlar ise “seni görünce neden erkek değilim ki diyorum” dedi hep. İyi de güzelim, o kadar çok erkek var ki, özgürlüğünü eline almış olmasına rağmen yaptığım şeylere adım bile atamıyor. Ve benim gibi zafere ulaşmak için 2 hafta açlığa katlanan insanlar da var. Ve bütün bu zorlukların arasında biz başarmak için yola çıkmışız ve bir şeyleri başarmışız.

Yaptığımız işe gerçekten imrenerek bakıp hayal ettiğim şey bu diyen insanlar da var, “ben olsaydım arabama almazdım” diyen vicdansızlar da var. İşte bu yüzden sen olamadın. İşte bu yüzden o kişi sen olamadın. İnançsız insan mutsuz insandır. Mutsuz insanın ise hayatında hep bir şeyler eksiktir. Zaten mutluluk yoksa, çok şey eksik demektir. Yani bizler bu kadar zorluk karşısında böyle bir cesaretle adım atarken, sen kimsin oluyorsun da, “ben olsaydım arabama almazdım” diyebiliyorsun ki? Bir kere sana bu iradeyi veren kim? Ya altındaki arabayı? Arabayı kendin kazandın değil mi? Eyvallah, peki herhangi bir olumsuz olay karşısında neden “Allah’ım niye ben” dersin? E mutluluğu sen kazanıyorsun da, üzüntüyü niye başkalarına yüklüyorsun ki? Hadi her şeyi geçtim, neden bu kadar kibir? Neden bu kadar güvenilmezlik? Elbette kötü olaylar oluyor ama sen inançlı biriysen içine o an zaten iyi şeyler doğar ve o kişiyi yoldan alırsın.

Tek diyeceğim şu: Allah, bu “ben olsaydım arabama almazdım” diyen insanları yolda bırakmasın. Çünkü onları da kimse almayacak veya alan kişi çok güzel bir ders verecek. Bizi yolda bırakmayıp arabasına alan, yemek ısmarlayan, evinde ağırlayan, güzel sözler söyleyen o bütün insanlar var ya, onlar işte bizim dualarımızla o günlerini güzel geçirdiler.

Aslında bizim yaptığımız olayın tek amacı vardır. İnsanların vicdanını rahatlatıp “bugün Allah için iyilik yaptım” diyebilmelerini sağlıyoruz. Onlar bizi bıraktıktan sonra huzurla doluyor, bizler ise onlara duacı oluyoruz. Gülerek “ben olsaydım almazdım” diyen insan, sen aslında yaşamıyorsun sadece nefes alıyorsun. Çünkü herkes yardımsever olamaz ve herkes hayatta gerçek mutluluğu bulamaz.

Şunu da söylemekte yarar var: Elbette başımıza kötü bir iş gelebilirdi veya hala gelebilir. Ama amacın uğrunda çektiğin acı bile sana tatlı gelir. Amaçlarınız uğruna fedakarlıklar yapmaktan kaçınmayın. Yarın müthiş insanların bulunduğu Sırt Çantalılar ile buluşup İstanbul’u gezeceğiz…

Akbille, otostopla, şimdilik İstanbul

Yaklaşık 9 saat süren yolculuğumun ardından İstanbul Esenler Otogar’ındaydım. İndiğim gibi etrafıma baktım. Benim gibi yabancı olan bir amca daha yanıma geldi ve sorusunu sordu:

-Oğlum Sefaköy’e servisler nerden kalkıyor?
-Sen mi büyüksün ben mi büyüğüm İstanbul!
-Oğlum duymadın galiba, Sefaköy’e diyorum.
-Sen mi, ben mi İstanbul? Cevap ver baa(şiveyle), cevap.
-Allah Allah deli galiba.
-You? Me? You? Me? Hangimiz İstanbul?
-Kafayı yemiş.

İşin şakası bir tarafa İstanbul’a ayak basar basmaz “Sen mi büyüksün, ben mi İstanbul?” mottosunu söylüyordur herkes. Refleksvari bir durum yani, istem dışı. Ama her haliyle İstanbul büyüktür, hem de çok büyüktür. Bu sorunun sorulması çok saçma bir durumdur yani. İstanbul lan bu, boru mu?!

Beni kimse almaya gelmedi. Bende herhalde İstanbul’da işler böyle işliyor dedim. Sonra otobüs firmasının bir servisini bulup atladım.  Başakşehir’e kadar götüren servise de “eyvallah” çekip bir de oradan Kayaşehir’e gitmem söylendi. Allahtan çok iyi insanlar, en azından gideceğim yeri söylüyorlardı. Neyse, Kayaşehir’e gidecektim fakat çok önemli bir şey yoktu. AKBİL! Evet doğru cevap. Akbilim yok ya la. Karşıdan gelen kadına sorayım bari. Bizim çekik gözlü Türklerden zannettim.

-Ya bir şey sorabilir miyim, akbil nerede satılıyor burada?
-Mokamayaşi takaşanukaşi aarakiku kamaka.
-Şansın böylesi, thank you efendim.

Koca İstanbul’da denk gele gele elin Japon’una denk geliyorsun. Gerçi kimin ‘el’ olduğu soru işareti. Sonra düşündüm ne yapmalıyım. Biraz yürüdüm, etrafta akbil satan yer de yok. Ne olacak, otostop çektim. İstanbul’da ilk otostopumu çektim ve ilk araba durdu. Zabıta idi.

Sonunda Kayaşehir’deydim. Kayaşehir Saat Kulesinin önündeydim. Saat Kulesi ya, ne sandıydınız? Yine şaka bir yana –şakalar kenarda birikti bu arada- sonra kuzenim aldı beni , sonrası “oo hoş geldin, yol nasıldı” gibi klişe laflar. Hayır yani ben “çok kötü geçti” desem, ne yapabilirsiniz ki?

Biraz durduktan sonra arkadaşımla buluşmak için yola koyuldum. Bir şansımı deneyeyim, otostop çekeyim dedim, ilk araba yine durdu. Şanslı günüm olmalı –ki Doğuş Üniversitesi beni iş görüşmesi için aradı. İlk gün hem de! Önce arkadaşımla buluşup, sonra gidecektim.

E-5 yoluna çıkarsam Yenibosna dolmuşlarına binebilirmişim. Arabadan teşekkür ederek indim. Sonra biraz yürüdüm ve bir adama denk geldim:

-Ya ağabey, burası E5 mi?
-Değil.
-Burası E kaç?
-E5 değil burası kardeşim, Allah Allah , çattık.

Ebeşini şey yaptığım evladı, adam gibi bir şey sorduk değil mi? Ebesini değil, ebeşini.

Nihayet, dolmuşların geçtiği yerdeydim. Dolmuşlar geçiyor ama o kadar çok yer yazıyor ki dolmuşların önünde, çok hızlı okumalısın ve ne yazdığını göremiyorsun. Böyle de olacak gibi değildi, durdurdum birisini.
-Ağabey Yenibosna’dan geçer mi?
-Geçmez.
-Bir seferlik geçiversek ya?
-Manyak mısın oğlum, in aşağı hadi, Yenibosna’dan geçmez, önde yazıyor mu öyle bir şey?
-Ağabey önde o kadar çok yer yazıyor ki, üstelik küçük küçük puntolarla yazmışsınız.
-Punto ne lan Cemal, ne diyor bu?
-Punto diyorum, Fiat Punto geçti önünden o yüzden göremedim tam olarak şey edemedim…
-İn lan aşağı hadi, in git.

“Sen var ya İstanbul’da çok dayak yirsinnn(şiveyle) ha” dediğinizi duyar gibiyim.

Ne yapalım arkadaş, bu da bizim kaderimiz. Hep şikayet, hep şikayet der şimdi Huriş ama ben doğarken bile eleştirip doğmuşum. Hani tam çıkarken, doktor ayağımı falan çekiyormuş, “ya çek çek, elini çek, çek ben çıkarım, sen kaç yıl tıp okudun ya? Şu tıpa bak!” deyip kendi odama geçmişim. Bu şakayı da bir yana aldıktan sonra;

Metrobüs denilen İstanbul’a özel olan otobüse bindik. Metrobüs’te dolmuşlarda olan o sıcaklık sadece İstanbul’da değil hiçbir şehirde yok. Dolmuşlarda, karşıdan gelen dolmuş şoförüne selam vermeler, el şakaları yapmalar, “heyt ulan be gözünü sevdiğim” demeler filan var. Arabeski de üstüne caba. Bu arada neden bu dolmuş muhabbetine girdiğimi söyleyeyim, bir dolmuşun arkasında West Ham United spor kulübünün asılıyken, bir diğer dolmuşta da Barcelona bayrağı asılıydı. Hadi Barça neyse de, West Ham çok dikkatimi çekti. Yani Orhan Gencebay’dan Dil Yarası çalarken, West Ham maçını dinlemeyi düşünsenize? Bence harikulade bir olay.

Metrobüse binenlerle, binemeyenler böyle acı acı birbirlerine bakıyorlar ya, işte orada insanın yüreği yanıyor.

İstanbul’da biriyle görüşmek istiyorsan ve senin mesafen daha uzak ise sen o kişinin yanına gitmek zorundasın. Misafir kavramı pek geçmiyor burada. Herhalde bende sonradan böyle olacağım, şimdi “asla ben öyle olmam” demeye gerek yok yani. Ya da bunlar hep benim suçum. Hepsine o güveni vermeseydim ve “ay bulamam ben şimdi kaybolurum” deseydim beni gelip alırlardı.

İki günde iki işyeriyle görüştüm. İkisi de olumlu gibiydi. Birisi NodeSer, diğeri de Doğuş Üniversitesi. Keşke arasalar da görüşsem veya bu iki işten birisi olsa. Hem işe, hem eve ihtiyacım var.  Oturduğumuz yerde şebeke çekmiyor, yani Avea çekmiyor sadece.

- Ben Burhaniye Mahallesine gidecektim, Metrobüse binsem giderim herhalde?

- Hangi Burhaniye?

-Balıkesir Burhaniye desem dayak yer miyim?

-Hayır da, o kadar çok Burhaniye var ki, o yüzden yanlış gitme yeğenim.

Hakikaten ülkemizde ne çok “Burhaniye” var. Daha sonra işlerimi hallettim, birkaç arkadaşımla görüşüp gezdim. Geride kalanların bir kısmına “eyvallah” çekip yoluma devam etmek zorundayım. İstanbul’dan sık sık yazacağım ama rahata kavuşunca tabi. Herkes sevgiyle kalsın, ya da siz sağlıcakla kalın ben Sevgi’yle kalırım. İstanbul mu yoksa İzmir mi diye sorarsanız da Ardavari bir cevap veririm: “İzmir Dünya’nın en güzel şehri ama İstanbul bu dünyadan değil. Çok başka.”

Koşarak Aydın’a..

Otostop yaparak gezdim, bisikletle gezdim, sıra geldi yürümeye.. Evet hem yürüyüp hem koşarak İzmir’den Aydın’a gitmeyi planlıyorum. Kimisi için çılgınca bir fikir gibi gözükse de ben bunu da denemek istiyorum.

Eskiden kervanlar 3-4 yıl yürüyerek ülke değiştirirlermiş, gerçekten ne büyük sabır ama. Google Maps yürüyerek Aydın’a 22 saat gösteriyor, acaba ben kaç saatte gideceğim bilmiyorum. Tabi koşacağım için 10 km hızla falan giderim bu da saati azaltır herhalde. Denemeden bilemeyiz. Böyle bir fikir var aklımda, gerçekleşir mi bilemem, ama olursa güzel olur. Evet otostop yok bu sefer, koşarak ve yürüyerek gitmek var.. İmkansız mı? Elbette hayır.. Delilik mi? Yani, kısmen.

Find your way ‘Çanakkale’

20 Haziran 2011
Gece birşeylere çok kızmıştım. Aklımda olan Çanakkale gezisini yapmam için tetikleyici bir kızmaktı bu. Ardından hemen havlumu bir kaç elbise mi ve gerekli eşyalarımı sırt çantama atıp hazır hale geldim. Bu otostop yolculuğunun benim için iki önemi vardı.

1. İlk defa tek başıma otostop yolculuğu
2. Yola çıktığım yer ilk defa; Menemen

Bunlar beynimde yankılansa da hep yanımda götürdüğüm biber gazını bulamamıştım. Ve onsuz yola çıkmak zorundaydım. İyimser düşünüp sabah 6 buçuk gibi yola çıktım.

Biraz garip duygulara sahiptim. En önemlisi de sinirliydim. Menemen’in çıkışına gelerek otostopa başladım. 5 araba geçti duran yok. 10 araba geçti duran yok. Ama birinin durup beni alacağını biliyordum. En azından akşam 8e kadar mutlaka birisi duracaktı. O da ne bir Transporter biraz ileride ani fren yaparak durdu. Atladım arabaya. “Hadi be oğlum nasıl gençsin?” dedi direk olarak. Benim için durduğunu anlayamadığım için ağır ağır gitmiştim. Çiğli’li bu abi çiftliklere yem bırakıyormuş. Beni de Bergama ve Çanakkale yol ayrımına kadar götürebileceğini söyledi. Şakran civarlarında arabadan inip bir çay ısmarladı. Sonra yola devam ettik. Muhabbet falan derken gelmiştik yol ayrımına. Teşekkür edip indim ve biraz daha yaklaşmıştım hedefime.

Hemen sağımda Bergama otobüs terminali. Orada olup otobüse binerek gezmeyi ister miydim diye düşündüm. Ama hiç sıcak gelmedi. Zaten cebimde 10 tl den başka para da yoktu. Ve henüz harcamadım ve daha hiç bir şey yemedim. Önümde Ayvalık ve sonra Edremit vardı. Otostopa başladım. Tek başına giden adamların almadığını gördüm. Gerçi yakınlarıma tek başına olsan ve yolda öğrenci görsen almaz mısın diye sorduğumda hep olumsuz yanıt alıyorum. Yabancı adamdan ne bekliyorsun ki.. Neyse.. Ben bunları düşünürken kalabalık olduğundan durmayacağını sandığım bir araba hemen önümde durdu. Koşa koşa gittim ve atladım hemen. Arkada 3 oğlu ve önde eşiyle birlikte tabiki Menemenli bir amca beni almıştı arabasına. Tebrik ettim içimden. Güven ve sen ailenin içine al. Beni Ayvalık’a kadar götürdüler. Pek sohbet muhabbet olmadı. Menemenliler di ama tanımıyordum zaten.

Ayvalık’ı daha önce gezdiğim için gezme isteğim yoktu ve direk otostopa başladım. O da ne öyle ? Kocaman bir köpek. 2 katım desem abartmamış olurum. Bana doğru gelmeye başladı, ardından koşmaya. Arkama bakmadan hızlandım. V Biber gazının bu gibi durumlarda işe yarayacağını biliyordum. Ama şimdi yoktu ve ardından ne olduysa durdu. Nefes nefese kalmıştım. Böyle şeylerin olacağını biliyordum. Yol kenarlarında ki köpekler hep sorun olmuştur ama daha ısırılma tehlikesi yaşamadım çok şükür.

Otostop çekerken birisi durdu. Adam İstanbullu ve beni arabasına alan ilk 34 plaka arabaydı. Evet 6.gezimde ilk defaydı. Adam çok iyi biriydi. Balıkesir’e tatile gelmişlerdi. Beni de Edremit ve Havran yol ayrımına kadar bırakabileceğini söyledi. Güzel sohbet ettik doğrusu ve yol ayrımında indim. Evet taa Menemen’de korktuğum yerde durmuştuk. Edremit. Umut ve bazı bir kaç arkadaştan edindiğim bilgiye göre Edremit insanı biraz nasıl diyeyim değişikler. Hepsi bir olmadığından kırmakta istemiyorum tabi.

Yine de aldırmayıp otostopa devam ettim. Korkmasaydım belki de orada durmaktan orada durmayacaktık. Lanet olası Murphy, bu kanunlar hep bana denk gelir mi arkadaş… Evet ileride eski model bir Doğan durdu. Çingene olduğu konuşmasından belliydi. “Seni Akçaya kadar bırakırım be ya” dediğinde atladım arabaya. Biraz ilerledikten sonra İzmirli olduğumu ve Çanakkaleye tatil yapmaya gittiğimi duyunca birden “Amına koyayım be ya yine yolda çevirme var, bir kere de çevirmeyin arkadaş” dedi ve derken arabayı yoldan çıkardı. Gaz alma numarası yapıp diğer yola girdi. “Arabanın sigortası hiç birşeyi yok be ya o yüzden gitmedim.” Hafif ibnelik sezdim. Tipinde hayır yoktu zaten. Dağ yolu nasıl diyeyim tarla yoluna girdi. Ama kimse yok o derece. Ben ineceğimi söyledim. “Akçaya kadar götüreyim be ya dur yerinde” dedi durmadı. Ben kapıyı açınca durmak zorunda kaldı. Ve arkama bile bakmadan  hızlıca kalabalık yola çıktım. Anladım ki Edremit’ten çıkana kadar otostop yapılmayacak. Belki de kötü bir niyeti yoktu ama ben ileride çevirme göremedim. Ve o yüzden inme kararı aldım. Muhtemelen fotoğraf makinemi, cüzdanımı ve telefonumu alıp beni orada bırakacaktı. Neyse..

Edremit’in çıkışına geldiğimde otostopa başladım. Ve çok zor olan otostop macerası devam etti. Yaydığım negatif dalgalar yüzünden midir nedir arabalar durmuyordu. Bende yaklaşık 5 km yürüdüm. Edremit aklıma gelince “tiksinti” lafı geliyordu hemen aklıma. Birisi beni dağ yoluna götürmeye kalktı, bir diğer arabasına alan amca ise paramı sordu hemen. Yemek ve suya yetecek kadar var deyince. Bağırarak kaç lira var ulan kaç dedi. 10 tl dedim. O parayla tatile gidilmez bırak palavrayı deyince içimden Edremit’e okkalı bir küfür gönderdim. Ve o da beni bırakınca yoluma devam ettim. Altınoluk’ta yaklaşık 1 saat otostop çektikten sonra bir tır geldi önümde durdu korna çalarak. Bayraklı’da oturan abi Tansaş’a mal dağıtıyormuş. Hazır mal dağıtırken gel seni de dağıtayım diyecek sandım. Ama ancak bu tür kötü espriler benim aklıma gelirdi.

-Garibim nereden nereye gidiyorsun.. Taa Akçaydan beri sana bakıyorum da bir araba almadı demi.. 8 mağazaya mal bıraktıktan sonra hala yoldaysa alacam dedim. Atla bakalım..

Evet şivesinde Doğulu olduğu yatıyordu. Hemen kanım kaynamıştı. Sonradan Erzurumlu olduğunu söyledi. Çanakkale’ye kadar götürdü beni. Yolda şarkılar türküler söyledi. Saat 13.30 civarları ve ben hala birşey yememiştim. Sadece derin bir öfke ve sinir içimdeydi. Yemek içimden bile gelmiyordu.
Eyvallah edip Elif’in kalacak yer ayarladığı Mustafa abiyle görüştüm. Ondan sonra gezmeye başladım Çanakkale merkezi.. Önce kordonunu limanını ve çarşısını gezdim. Aynalı çarşıyı gördüm. Saat kulesinin oralarda fotoğraf çekildim. Tek başına gezince fotoğraf işi zor oluyordu. Sonra vapura atlayıp karşıya hem Kilitbahir kalesini görmek hem müzeleri gezmek hemde Şehitlik’e gitmek istedim. Kilitbahir’e varmıştık. Ve hemen Şehitlik’i sordum. Ancak grup olursanız götürürüz dediler ve 15 tl dediler. Cebimde kalan para 8.5 tl. Bu imkansızdı. Biraz otostop çektim ama hem tek tük araba hemde hepsi tıka basa doluydu. Şehitlikten vazgeçip Kilitbahir kalesini geçtim. Fatih Sultan Mehmet karşısına Çimenlik Kalesini de yapıp denizden gelen askerleri çapraz ateşe tutmuş. Müthiş bir plan doğrusu.

Kalenin güzelliğine bayılmıştım. Daha sonra Namazgah Tabyasını gezdim. Müze kartı geçmedi giriş 1 tl olduğundan ya nasıl geçmez gibi diyaloglara girmek istemedim. Müze küçük olmasına karşın güzel ve etkileyiciydi. Slaytlar izletiliyordu. Ve orada bulunan kalıntılar beni merak ettirdi. Matara bile vardı eski kalıntılar arasında. Gerçekten etkileyiciydi. Türk matarası tek başlıydı. İngiliz matarası da öyle ama değişik bir yapısı vardı. Fransız matarası ise çift başlıydı. Bu dikkatimi çekmişti.

Geri dönüp Çimenlik kalesini de gezdim. Daha sonra Çanakkale merkezi ve oralardaki sevgi yollarını gezdim. Güzeldi ama pek gelişememişti merkez. Akşamüstü Mustafa abinin yanına gidip beraber denize girdik. Daha sonra evlerine gidip yemek yedik. Akşam Çanakkale yeni kordon da çay falan ısmarladı bana. Sağolsun çok ilgilendi benimle. İyi bir dostluk kazandım diyebilirim. O gün çok yorulmuştum ayaklarımdan ziyade beynim yorulmuştu.

21 Haziran 2011

Bizimkiler arayınca geri dönmek istediğimi belirttim. Çünkü kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Huzursuzdum. Kaldığım yer ve kaldığım kişilerde katiyen sorun yoktu. Aksine Mustafa abi bozma moralini olur böyle şeyler deyip moralimi yerine getirmeye çalışıyordu. Bugün Truvayı görmek istiyordum ve sonra  Geyikli’yi.. Ama içimden bir his git buralardan evine diyordu. Sadece negatif sinyaller gönderiyordum etrafa. Ve babam biletimi de almış olunca geriye otobüsle döndüm. Tek başıma yolculuktan mıdır nedir anlamadım ama bu gezim eğlenceli geçmedi. Yada bazı özel sorunlardan dolayıydı. Neyse yine de iyi gezmiştim. Harcanan para: 5 tl. Otobüs biletini sayarsak: 35 tl.

Not: Laptopum garantideydi 5 gündür. O yüzden yazamıyordum birşeyler. Doğruları söylemeye gelince devam edeceğiz. Daha fazla resmi de laptop gelince ekleyeceğim. Ve aldığım son habere göre laptopumu yarın alabilirmişim… Görüşürüz.

Find your way ‘Denizli’

19 Mayıs 2011
Hazırlıklarımızı yaptıktan sonra sabah 8 gibi yola çıktık. Önce her zaman olduğu gibi Seydişehir’e gitmemiz lazımdı. Seydişehir’e gitmemiz bu sefer o kadar kolay olmadı. Tam 11 de Seydişehir’de olduk. Sıra Beyşehir’deydi. Beyşehir’e geçmek için 10 dakika otostoptan sonra bir tıra bindik. Beyşehir’de de indirdikten sonra artık Isparta’ya otostop çekme zamanıydı. Başladık otostopa. Tabi arada acıkınca birşeyler atıştırıyoruz. Antalya’lı iki kişi durdu. Bizi Yalvaç ayrımına kadar götürebileceklerini söyledi. “Yalvaçırım bizi de götürün” diyecektim, ama çok kötü bir espri olacak diye sustum. Yalvaç yol ayrımında indik, indik ama şiddetli yağmur yağıyor. Neyse ki sadece 5 dakika sürdü. 15-20 dakika otostop çektikten sonra Konya Çeltik’li bir abimiz bizi aldı. Ve Isparta’ya kadar götürebileceğini söyledi. Eğirdir’e yakın bir yerde indik. Ve otostopa devam ettik. Bir araba bizi Eğirdir’in içine kadar götürdü.
Eğirdir Gölü’nün oralarda kısa bir süre takıldıktan sonra devam ettik. İlk defa bizi takım elbiseli kaba tabirle daşşaklı bir adam arabasına aldı. Ve adam Kepyak’ın genel müdürü. Tam 4 tane petrol istasyonunun genel müdürü idi Alaaddin Ünal bey. Biraz sinirli de olsa bizi Isparta-Denizli yol ayrımına kadar götürdü. Otostopa devam ettik. Burada 25-30 dakika otostop çektikten sonra (tabi yürüyoruz hemde baya baya yürüyoruz) Turem öğretmeni bir abimiz durdu. Bize Turem’de (Turizm Eğitim Merkezi) Ön-Büro öğrencisi olarak iş teklifinde bulundu. Cumhurdu adı sanırım. Hiç sıcak bakmadım. Teşekkür edip onla da yolumuz ayrıldı. Adım adım Denizli’ye yaklaşıyorduk. Afyon’lu bir abimiz bizi Dinar yol ayrımına kadar götürdü. Ve oradan da Denizli’ye bir arabayla gittik. Saat 18.00 civarları Denizli’de olduk.
Ne yapalım ne yapalım derken Pamukkale’ye doğru giderken bir araba durdu ve bizi Pamukkale’ye götürdü. Bize bir pansiyon ayarlamaya çalıştı ama başarısız oldu. Bizde çadır kuracak yer bulduktan sonra çadırı kurduk ama çok soğuktu (yağmur da yağıyodu) 1 saat sonra çadırı toplayıp kalacak yer aramaya başladık. Couchsurfing‘ten olumsuz yanıt aldığım sıralardı. En son aklımıza jandarma geldi ve oraya gittik. Abdurrahman Astsubay diye bir komutan vardı ki gerçekten müthiş biriydi. Bize çok iyi davrandı. Tabi kötü davranıp bizi aşağılayan uzman jandarmada vardı. Takmadığımız için sorun olmadı. Öyle gece 2 ye kadar sohbet muhabbet derken. 3-4 saatlik uykuyla sabahladık.

20 Mayıs 2011

Denizli travertenlerine girmek paralıydı. Öyle 5 tl değil, hayır 10 tl de değil, 15 hiç değil tam 20 tl. Evet tam 20 TL. E bende bu parayı asla vermem. Abdurrahman Astsubay’a söyledik bizi Jandarma arabasıyla içeri kadar bıraktılar (askere serbest) sonra çekip gittiler. Bu kıyaklarını da unutmam ömür boyu!
Pamukkale travertenlerine giriş gerçekten çok pahalı. 10 tl olsun hadi 20 tl çok pahalı. Bir çok Türk aile geri döndü. Düşün 6-7 kişi geliyorlar. 120-140 lira para yapıyor. Ciddi bir para bence. Yani açıkçası fakirler veya Türkler gelmesin der gibiydiler. Müze kartımız yoktu, sonradan aldık ama bir daha müze göremedik o ayrı!

Ve beyaz cennet! Ve travertenler! Harikulade! Müthişti yahu. Gerçekten harikulade görüntüsü var. Ve her taraf turist kaynıyordu. Görülmesi yerlerden birisi kesinlikle Pamukkale Travertenleri. Turistlerle muhabbet etmek istiyordum (ingilizcem gelişsin diye). Malesef 2 rus kıza denk geldim ve ingilizce hiç bilmiyorlardı. Sonra İspanyol bir mature’ye denk geldim o da hiç ingilizce bilmiyordu. Fransız yaşlı çifte rastladım onlarda malesef ingilizce bilmiyordu. Çat pat hepsiyle konuştuk tabi.  3 saat falan travertenlerde takıldıktan sonra tarihi kalıntıları gezerek Kuzey kapısına çıktık.

Tarihi mezarlıkların orada ABD’lilere rastladık ve evet tabiki ingilizce biliyorlardı. Biraz muhabbet ettikten sonra fotoğraf çekilip yanlarından ayrıldık. Ve Karahayıt’a doğru yürümeye başladık. Karahayıt’a yürüyerek gittik ve kırmızı su travertenlerini yakından gördük. Burası da muhteşemdi fakat Pamukkale travertenleri apayrı bir dünya. Bir kaç hediye eşyası aldıktan sonra Karahayıt’tan Yeşildere Şelalesi’ne gitmek istedik. O da ne 86 km diyorlar. Asla gidemezdik. Dağlık alan. Ve tek tük araba geçiyordu geçenlerde tıka basa dolu. Yarım saat otostop çektik ama ne alan oldu ne gelen. Tam geri dönecekken Couchsurfing’ten Yusuf Asıcı adlı arkadaşımız bize geri döndü. Beni aradı işte dün gece naptınız eğer buradaysanız bu gece misafirim olabilirsiniz dedi. Bizde tabi süper olur dedik. Önce Kaklık mağarasını görmek istedik daha sonra Denizli Merkez’e gidip Yusuf Asıcı’yı bulacaktık.
Kaklık’a kalkan minibüslerin yanına gittik. Ve kendimi tutamayıp adama “Abi biz taa Konya’lardan Kaklık geldik” diye kelime oyunu yaptım. Biliyorum iğrençtim ama adam güldü :) Kaklık mağarasına varmıştık. Yani güzeldi, mağaranın içinde de travertenler vardı ama pek özen gösterilmemişti, kirliydi. Turistler uğramıyorsa bilin ki oranın değeri yoktur. Orayı da gezdikten sonra geri dönüp Denizli otogarına gittik. Sağolsun Yusuf bizi bekliyordu. Arabasıyla evlerine götürdü. Muhabbet falan ettik. O da İzmir’de okuyormuş. 5-6 ülke gezmiş. 10 gün sonra yabancı misafirleri varmış. Çok iyidi, sıcakkanlıydı. Öyle muhabbet ettikten sonra yemek falan yedik onlarda. Ve kanepemize yatağı yapıp güzel bir uyku çektik.

21 Mayıs 2011
Sabah 9 da uyanıp güzelce kahvaltı yaptık. Tam o sırada Schengen ülkelerine gitmek için gereken vize ilgili haberleri gördük. Bu iyi haberdi. Öğrenciye pek zorluk çıkarmayacaklardı. Yusuf’la fotoğraf çekip vedalaştıktan sonra Denizli Merkez’i gezmeye başladık. İncilipınar’a sonra horozun olduğu meydana gidip iyice eğlendik. Fotoğraflar çekildik. Egenin İncisi yazısının üstüne nasıl olur da İncisözlükçüler İncisi ker yazmamıştı hayret. Oraları da gezdikten sonra 12.30 gibi  yola koyulduk. Ve 14.00 gibi bir araba durdu. Bizi Denizli çıkışına kadar (organize sanayi) götürebileceğini söyledi. Tam inerkende 10 tl sıkıştırdı. Almayacağız dememize rağmen bağırdı çağırdı alın iki yarım döner yaptırıp yiyin falan dedi. Çok değil ulen alın işte dedi. E almak zorunda kaldık. Teşekkür edip otostopa devam ettik. Geri dönme zamanıydı. Aslında Honaz’ı ve Yeşildere’yi görmek istiyorduk ama nasip olmadı. 15 dk falan otostop çektikten sonra 42 plaka bir araba gördüm. Durmayacak gibiydi, camı hafif açıktı. Bağırdım hey abi bizde Konya’ya gidiyoruz diye. Biraz ileride durdu. Şeker imalatı yapan İbrahim abi bizi Konya’ya kadar götürebileceğini söyledi. Sadece 2 arabayla Konya’ya gitmek, müthiş bir duyguydu. Yolda Muhi’yle şakalaşmalarımız yolda çıkan görüntüler çok komik ve çok eğlenceliydi. İbrahim Abi’yle de muhabbet ettik. Konya’da Solakoğlu Şeker diye geçiyormuş adları işte. 18.00 gibi Konya’ya vardık. Oradan da 19.30 Bozkır arabasına binip evimize geri geldik.
Aniden karar verdiğimiz Denizli gezimiz süper geçti diyebilirim! Pamukkale travertenleri unutulmayacak türden bir yer. Turistlerle muhabbetlerimiz çok güzeldi (pek ingilizce bilmeselerde)… Abdurrahman Astsubay’a, bizi evine alan Yusuf Asıcı’ya, yolda bizi alan abilerimize bir kez daha teşekkür ediyorum buralardan. Bize sürekli laf söyleyen o uzman jandarma’ya da bir şey söylemek istiyorum; hayatta herşey para olsaydı sadece 30 tl bütçe ile buraları gezemezdik! Ve bir gün bu blogta “Find your way ‘Italy’” diye bir konu da yazacağım inşallah :)

VICTORY ROAD   //  ZAFER YOLU
FIND YOUR WAY // YOLUNU BUL!

Otostopta ters köşeler

Otostop gezilerimde bindiğim arabalardan ettiğim muhabbetlerden ters köşe olduğum diyalogları sıralayacağım. Kimisi komik, kimisi ilginç.. Top 10 şeklinde sıralayalım..

10. Herkesin sevgilisi olmak zorunda mı?
Konya-Nevşehir otostop zamanı.. Bozkır’dan Konya’ya otostopta epey zorlanmış ve yorulmuştum.. Konya’ya vardıktan sonra Aksaray yoluna gitmek için otostop çekmiştik. Cemaatten biri denk gelmişti ve diyaloğa bakalım:
- Nerde kalıyorsunuz Bozkır’da?
- Evde kalıyoruz.
- Cemaat yurtlarında kalan varmı?
- Evet kız arkadaşım kalıyor.
- Ne yani? Cemaat yurtlarında herkesin sevgilisi var mı?
- Yok ama çoğunun var, böyle şeyler abartılmamalı bence.
- Herkesin sevgilisi olmak zorunda mı!!
- !?!?!?!?! (Bir cemaat abisi için en çok kızdığı konulardan birisidir sevgili muhabbetleri, kabul ediyorum bodozlama girmişim)

9. Benim hanım da kapalı, birşey mi dedik!
Yine aynı şekilde Konya-Nevşehir otostopu sırası.. 2 saat sonra bir araba durmuştu. Oto kurtarmaydı. Kapalılardan muhabbet açılmıştı.
- Şimdiki kapalı kızları görüyorum da çok sapıtıyorlar yeğenim.
- Abi hepsini de bir tutamazsın diğ’mi ?
- Tutmuyorum zaten.
- Yani annesi eşi kapalı olmayan böyle konuşuyor da o yüzden dedim.
- Benim hanım da kapalı, biz birşey mi dedik!!
- ?!?!?!?!?!?!?!

8. Hayır kendim geldim!
Tam olarak hangi otostop sırasında olduğunu hatırlamıyorum ama epey bekledikten sonra bindiğimiz bir arabaydı. Ben ona şükranlarımı iletmek istemiştim. Araba durur durmaz kapı açıldı ve;
- Abi çok sağol ya, seni Allah mı gönderdi..
- Hayır kendim geldim!!
- !?!?!?!?! (Arabaya binmeden bodozlama bu olsa gerek)

7. Bütün zeybekler teröristtir!
Sanırım Manavgat dönüşüydü. Seydişehir-Bozkır yolunda bir abi arabasına aldı bizi. Arabada 2 egeli vardık. Benle Aytaç. Şöyle ki;
- Nerelisiniz gençler?
- İzmir, Aydın, Mersin.
- Hımm, zeybekler vardır Ege taraflarında diğ’mi?
- Evet abi zeybeğimizle övünürüz!
- Hadi ya! Bakın gençler aslında bütün zeybekler teröristti. Ülkeyi bölmek için dağlara çıkmışlardı Ege tarafında!
- ?!?!?!?! (Saçmalamanın bu kadarı)

6. Bütün İzmir’liler piç oluyor değ’mi yeğenim?
Nevşehir gezisinden dönüşteydi. Kayserili 2 abimiz almıştı bizi yollardan. İzmir’li olduğumu öğrendikten sonra;
- Bütün İzmir’liler piç oluyor yav..
- Yoo, gayette efendi şekilde oturuyorum gördüğün gibi abi.
- Yav sana bir şey mi dedik?
- Bütün deyince ben şey ettim işte, kemküm…
- Ben İzmir’de bulundum, hepsi fırlamaydı yavv..
- Hepsi diyorsun sonra sana birşey mi dedik diyorsun abi..
- Yav çoğu piç işte!
- İyi !!?!?!?!?!

5. …….!
Niğde’li bir abi yol ayrımına kadar götüreceğini söylemişti ve bizde atlamıştık. Fakat çok sessiz biri olduğunu bilmiyordum.
- Abi nerelisin?
- Niğde’liyim.
- Bende İzmir’li.
- ……..
- Ne iş yapıyorsun abi?
- …….
- (Siklenilmediğimi fark edip en iyisi susmak deyip sustum)

4. Ne yapayım kardeşim!
Manavgat’ta şehir içinde bir araba almıştı ve güzel muhabbet etmiştik. Toprağım olduğu için bu gece kalacak yer ayarlayabilir diye düşünmüştüm ki;
- Bu gece de kalacak yerimiz yok işte…
- Ne yapayım yani!
- Hiç.. ?!?!?!?!?! (Hakikaten ne yapsın yahu!)

3. Yoo, öyle birşey yok!
Isparta’ya gidiyoruz abi pek konuşmuyor. Ben de konu açılsın diye abinin Muğla’lı olduğunu bildiğim için birşeyler söyledim:
- Fethiye, Muğla’dan büyük diyorlar abi öyle demi?
- Yoo, öyle birşey yok!
- ?!?!?!?!?!?!?!

2. Zaten başka birşey yapılmıyor ki!
Nevşehir Göreme’de kiliseye girmek istiyoruz ama kişi başı 8 tl isteniyor bizden. İkna etmek istiyoruz ama;
- Abi girelim işte Konya’dan otostopla geldik, görmeyiver..
- Olmaz yeğenim olmaz!
- Abi sadece bakıp çıkacağız ya! (Arkadaşla ben)
- Zaten başka birşey yapılmıyor ki içerde!
- ?!?!?!?!?! (Doğru lan)

1. Çok komik adam yahu!
Isparta’da bir köydeyiz misafir olarak ağırlayacaklar bizi. Biz odada oturup tv seyrediyoruz Muhi’yle. Kılıçdaroğlu çıktı TV’ye. O sırada benle Muhi gülüşüp çok komik adam yahu dedik. Odada kimse yoktu normalde. Fakat kapının önünden falan duyulduysa kötü oldu. Çünkü bizi evine alanlar aslen Tunceli’li ve koyu CHP’liydiler. Sonradan öğrendik gerçi. Ve Kılıçdaroğlu’nu öve öve bitirememişti bize. Muhtemelen bizi duydu diye sanıyorum. Çünkü ısrarla anlattı.. Kötü oldu ama sağlık olsun!

Find Your Way ‘Isparta’


3 Mayıs 2011 / Bisikletle başlayan, otostopla devam eden yolculuk…

Sabah 7 de evden çıkıp bisikletleri kiralayacağımız yere gittik. Konya merkezden kiralayıp yola çıkacaktık. Bilmeyenler için biz Konya Bozkır’da okuduğumuz için ne bisiklet var ne de başka bir ulaşım aracı. O yüzden kiralamak zorundaydık. Oraya varmıştık birşeyler atıştırıp anlaşmaları imzalayıp ve tüm bakımı da yapıp yola çıkmıştık. Saat 11 di. 265 kilometre az bir mesafe değildi. Önce Beyşehir’e varmamız lazımdı. Hepimizde en az 15 kilo ağırlık vardı. Bu Muhi’de 20 kilo olabilirdi. Yola çıktığımız gibi rampalar bize dişini gösterdi. Epey zorlanacağımız bu rampalar bizi başta korkutmadı. Elbet biter dediğimiz rampalar yaklaşık 20 km devam etti.

Uzun zamandır (5 yıl) bisiklet sürmeyişim, kondisyonsuz olmamız ve bisikletlerin yol bisikleti değil de normal bisiklet olması bizi epey zorlayacak gibiydi. Rampalar da işe girince umutsuzluğa kapılır gibi olduk. Ama şöyle bir silkinip kendimize geldik. Saat 15.00 civarları yani yaklaşık 30 km yol yaptıktan sonra müthiş acıkmıştık.
Muhi’ye göre köy olan ama gerçekte Orman Fidan Çalışma sahası olan yere girip birşeyler istedik. Evet acıktık ve kuru ekmek bile olsa yeter dedik. İşçi teyzeler hemen bize ekmek domates biber peynir verdi. Afiyetle yiyip yola devam ettik. O da ne? Yine rampalar, yine rampalar… Yaklaşık 45 km yol yapmıştık ki artık çok yorulmuştuk. Hem otostop yapıp (kasalı arabalara) hemde yolumuza devam ediyorduk. 50 km falan gitmiştik. Ama Beyşehir’e daha 35 km vardı. Yorgunluktan ölmek üzereyken bir kamyonet durdu.
-Abi nereye?
-Siz nereye?
-Biz Beyşehir tarafına.
-Ben Isparta’ya gidiyorum, sizi atayım madem.
-Ne? Isparta mı? Bizde Isparta’ya gidiyoruz, bu süper haber işte!
Bindik gidiyoruz sohbet etmek istiyoruz ama amca pek konuşmayan bir tip. Ne sorduysak kısa cevaplar vererek “aldık ulan yetmiyor mu bir de konuşalım mı” der gibiydi. Yinede olsun, bu yavaşlıkla Isparta’ya bugün varacağımız aklımızın ucundan bile geçmezken saat 21.00 suları Isparta’daydık. Evet yine başarmıştık. Hiç bir zaman geri dönmedik zaten. Isparta’ya varırken Eğirdir’in oradaki rampalar geldi aklımıza. Dönüş çok zor olacak deyip karnımızı doyurmak için Migros’a girdik. Birşeyler alıp dışarı çıktık. Şimdi çadırı kuracağımız yeri bulma zamanıydı. Epey aradık, sorduk, soruşturduk ama bulamadık. Ve kimi gördüysek tek bir soru; “Siz manyak mısınız?” Evet manyağın tanımı buysa biz manyağız!

Teepee‘mizi (Kızılderili’lerin çadırlarına verilen ad) yani çadırımızı ağaç ve çimenin bol olduğu bir yere kurup yiyeceklerimizi yedik. Bisikletleri kilitledikten sonra rahatça uykuya geçtik. Üşümedik diyemiceğim, üşüdük ama çadırın bayağı bir artısı oldu bize.

04 Mayıs 2011 / Bisikletle Isparta’yı gezme zamanı..
Sabah 8 gibi kalkıp çadırı topladık. Birşeyler yedikten sonra yola koyulduk. Cahit arkadaşıyla buluşmak için bizden ayrıldı. Benle Muhi ise gezmenin derdindeyik. Merkeze girdikten sonra çeşitli yerleri gezdik. TİM’de telefonları şarj ettikten sonra merkezde bisiklet turu atmaya başladık. Isparta’nın neden Gül şehri olduğunu açıklayan bir heykel gördük. Gülcü İsmail Efendi’nin heykeliydi. Isparta’da Gül yağını elde eden abimiz Gülcü İsmail Efendi’ymiş. Sonra tarihi camileri gezdik. Gezilecek yer olarak Gökçay’ı biliyorduk. Piknik alanı yeşillik bir alanmış işte. Oraya doğru bisikletleri sürdük. Başka bir bisikletli amcayı gördük ve Gökçay bu tarafta mı diye sorduk.
-Evet, siz nereden geliyorsunuz?
-Biz Konya’dan geliyoruz.
-Bisikletle hım.. Cesaretinize hayran kaldım gençler. Hemde Konya’dan… (Bir tarafı Konya’lıymış)
-Evet zor oldu ama geldik.
-O kadar yol geldiyseniz Sidre Tepesi ve Muharrem Dede Türbesi’ni görmeden gitmeyin. İşte o da sol tarafta.
-Hımm tamam amcacım çok sağol.
Bize “siz manyak mısınız” diye sormayan tek insandı. Üstüne üstlük hayran kalıp tebrik etti. Bisikletinde km ölçer bile vardı. Gökçay piknik alanında benle Muhi birşeyler yedikten sonra yola koyulduk. Sidre tepesi çok dik konumdaydı. Oraya çıkmak ölüm gibi görünüyordu. Bisikletleri ele alıp çıktık, çünkü müthiş bir iniş olacaktı. Tamda bisikletçilerin yeriydi. Sidre Tepesi ve Muharrem Dede Türbesi’ni de gördükten sonra aşağıya doğru hızlı bir yolculuk yaptık. Fren yapmasak uçabilirdik çünkü çok virajlıydı.
Cahit’i arayıp nerde olduğunu sorduk. Kafeler caddesine gelin dedi. Bizde oraya doğru gittik. Isparta Kafeler caddesinde dönerimizi de yedikten sonra akşama çadır kurmak için daha güzel bir yer bulmamız lazımdı. Çok aradık ama bulamadık. En iyisi Konya yoluna çıkıp yavaş yavaş ilerlemek. Eğer yer bulursakta hemen oraya çadırı kurarız dedik.
O da ne? Rüzgar etkisini arttırdı. Hafif yağmur serpiştiriyordu. Yinede kurmayı denedik. Çadır ipleri koptu ve çadır ters döndü. Bu rüzgarda çadırda kalınmazdı. Hay aksi! Biraz daha ilerledikten sonra köylere giden yolu gördük. Tabelada en yakın Aliköy (3 km) vardı. Köye gidip kalacak yerimiz yok deyip şansımızı denemek istedik Muhi’yle. İlk evde şansımız yaver gitti. Köy insanı gibisi yok! Bizi eve davet ettiler. İçeri girip yemek yedik. Ali Ekber abiyle iyice muhabbet ettik. Benim şansıma mıdır nedir bilmiyorum ama her adam siyaset yapmak istiyordu. Bu abide öyleydi. Çok iyilerdi ama siyaset konuşmak istiyordu sürekli. Konuştuk da -ne kadar istemesem de-. Arkamızdan Cahit’te geldikten sonra yataklarımızı yaptılar. Sabah 8′e kadar deliksiz bir uyku çektik!

5 Mayıs 2011 / Artık geri dönme vakti..
Bisikletle yola çıktık. Köpekler bizi koşturdu. Epey hızlandık korkudan. Çok büyüklerdi. Elimi biber gazına attım ama çok şükür kullanmadan köpek yoruldu ve bıraktı peşimizi.

Eğirdir’e 10 km kala pes ettik. Yaklaşık 20 km gelmiştik. Otostopa devam ettik. Sonunda bir araba durdu. Bizi Eğirdir otogarına kadar götürebileceğini söyledi. Bisikletleri yerleştirdikten sonra Eğirdir’e doğru yola koyulduk. Hemen vardık zaten Eğirdir’e. Gölün görüntüsü müthiş görünüyordu. Cahit ben dayanamıyorum göle gireceğim dedi. Belki de gezimizin en eğlenceli yerlerinden birisiydi bu sahne. Soyundu ve göle girdi. Bizi epey güldürdü. Millet onu izledi. Sonra Eğirdir çarşısını gezdik. 800-900 yıllık camilere baktık. Ne yapacağımızı düşünüyorduk. Saat 11 civarlarıydı. Ve bizim bisikletleri bu akşam 21′de teslim etmemiz lazımdı. İmkanı yoktu 21 de varamazdık. Otostop desen alacakları hiç belli değil. Ve gidemezsek bir günün daha parasını ödeyecektik. Ah şu zaman yok mu zaman! Kısıtlı olunca böyle elin kolun bağlı oluyor. Otobüs bileti alıp bisikletleri zorda olsa bagaja yerleştirdik.
Artık Konya’daydık. Bisiklet kiralayan dükkana vardığımızda Isparta’ya gittiğimizi duyunca adamlar çok şaşırdı. Biz hemen aynı günü geri dönersiniz sandık falan dediler. Çünkü bisikletleri uzun yol bisikleti asla değildi. Ekipmanımızda eksikti. Ama bunları bahane etmeyip yola çıktık gittik gezdik geldik. Ben nedense bu geziden pek keyf alamadım. Belki de kafam ya da kalbim hep Bozkır’daydı..

Toplam bütçe: (Bisiklet kiralama: 40 tl) + (Diğer masraflar: 35 tl) + (Otobüs bilet fiyatı: 25 tl) = 100 tl

Bisiklet kiralama dışında bu kadar para gitmesi benim hoşuma gitmedi. Cimrilikten değil, benim felsefemde az parayla çok yer görmek vardır. Bu seferlik böyle oldu, herşeye rağmen güzeldi.

Victory Road  //  Zafer Yolu
Find Your Way  //  Yolunu Bul!

Find your way ‘Nevşehir’

01 Nisan 2011

Bütün hazırlığımızı yaptıktan sonra, kahvaltımızı da yaptıktan sonra yola çıkalım dedik. Saat 7.45 civarıydı sanırım. Muharrem(Muhi), Aytaç, ben ve Emre yola çıkmıştık. Muhi’ye hadi otostopa başla dedim. Elini kaldırır kaldırmaz ilk araba durdu. Akseki yoluna kadar götüreyim sizi dedi. Olur dedik bizde. Aslında Seydişehir’e Konya yolu ayrımına kadar gitmemiz gerekiyor. Ama Muharrem ve Emre’nin ilk otostop macerası olduğu için binelim dedik. Böylelikle birazcık daha ısınmış oldular olaya. Bir kaç arabaya da bindikten sonra Seydişehir’e 10 km kalmıştı. Bir traktör geliyor, romorksuz. Hayde dedik çektik otostopu. Durdu amca, 10 km yolu yaklaşık 20 dakikada(zaman kaybı) gittikten sonra Seydişehir’deydik.

Burada 2′ye bölündük. Tam 1 saat otostop çektikten sonra bir araba durdu. Bizi Çavuş kasabasına kadar götürebileceğini söyledi. Abimiz toptancılık yapan Seydişehir’li biriydi. Gevrekli kasabasında bir okula uğradı. Mal bıraktı bizde o sırada çay içtik dışarıdaki öğrencilerin maçını izledik.
Çavuş kasabasından sonra Muhi ile ben yaklaşık 15-20 km yürüdük. 07 ve 34 plakalar çoğunlukla geçiyordu. Sağolsunlar suratımıza bile bakmadan trans geçiyorlardı. Sonunda bizi bir çekici aldı. Oto kurtarma aracı olduğu için 50 veya 60 ile ağır ağır(zaman kaybı) Konya’ya vardık.

Öğlen 14.00 olmuştu. Bozkır’dan Seydişehir’e Seydişehir’den Konya’ya yaklaşık 160 km’yi 7 saatte bitirmek üzücü bir durum. Ama biz pozitif düşünüp devam ettik. Konya’da Aksaray yolunda Aytaç ve Emre ile buluştuk. Aksaray yolunun çıkışına kadar yürüdükten sonra 2′ye ayrılıp otostopa başladık. Çok zaman kaybetmiştik ve bugün gezemeyeceğimizi anlamıştık. Bir an önce varmak istedik. Cemaat’ten bir abi bizi Büsan’ın bitimine kadar bırakabileceğini söyledi. Bindik. Adam cemaatle ilgili sorular sordu. Cemaat’ten olduğunu söyledi. Birden para sormaya başladı.
-Bizde para olsa otobüsle gideriz.
-Olur mu yavv.. Öğrenci adam da para olmaz mı…
-Olmaz, çünkü geçim sıkıntısı çekiyoruz.
-Hadi canım paranız vardır deyip elini çantama attı. Ne olduğunu anlamadan indik. Değişik bir tipti. Aldığı için Allah razı olsun ama hareketleri hoş değildi.
Aksaray yolundaydık. Ve 4 kişi otostop çekmeye başladığımız gibi Niğde’li suskun bir abimiz bizi Aksaray’a kadar götürebileceğini söyledi. Tadından yenmezdi. Bindik, kola da aldık, abiye de ikram ettik. Öylece yolları izleyip durduk. Sağolsun Niğde’li abimizin ağzını bıçak açmıyordu. Aksaray’a vardığımızda 17.30 civarıydı. Aksaray’da ki yeraltı şehirlerini ve birkaç tarihi yeri gezmeye karar vermiştik. Fakat inince öyle olmadı.

Hava kararmaya başlıyordu ve Aksaray hiç mi hiç içimize sinmemişti. Açıkçası Nevşehir’e gidersek daha rahat edeceğimizi düşünüyordum. Hava kararmıştı. Saat 7 gibi olmuştu. Aksaray’dan Nevşehir yoluna kadar yürüdük. Saat 8′e geliyordu. Ve hava karardı diye ayrılmak istemiyorduk. Ya 4 kişi gidecektik Nevşehir’e, yada bu gece Aksaray’da konaklayacaktık. Konaklama planları yaparken bir marketin önünde durduk. Bir yandan otostop çekiyoruz bir yandan petrol ofisinde kalalım falan diyoruz. Markete Aytaç’la Muhi kalacak yer bulabilirmiyiz diye sordu. Adam otostopla gelinir mi lan demiş. Bizimkiler macera işte demiş. O zaman survivor’a katılın demiş abi. Şakalaşmışlar baya yani. Nihat Doğan katıldı yetmez mi diyerekten devam edelim…
Markete kola ve su almaya gelen bir abi, marketten çıkınca yanına gittim. (Gitmeden önce bizimkilere bu iyi birine benziyor dedim)Ve ağabeye, bizi Nevşehir’e kadar atarmısın dedim. Kaç kişisiniz diye sordu. 4 abi. Hadi atlayın bakalım dedi. Ahmet’ti abinin adı. Konya’lıymış Nevşehir’de oturuyormuş. Bayaa kültürlü bir abiydi. Bizi Nevşehir otobüs terminalinin önüne bırakıp yoluna devam edecekti. Tam o sırada isterseniz Pazar sizi Konya’ya götüreyim dedi. Numarasını aldık, olur tabi dedik. Bu haberle beraber çok mutlu olmuştuk. Zaten kendisi Konya’da özel bir hastanede çalışıyormuş.Arabada açtığı Timbaland – Apologize adlı şarkıyı da bu gezimizin şarkısı seçtik. Dördümüz de dinleyince sevdik şarkıyı.
Terminalde saat 21.30 gibi olduk. 12′ye doğru uyumaya başladık. Başardığımız için seviniyorduk. Artık Nevşehir’deydik ve yarın neler yapacağımızın planlarını yapmıştık.


02 Nisan 2011

Sabah 6 gibi kalkıp yola koyulduk. Şehitlik’te bir kaç fotoğraf çekildik. Bütün kağanların heykelleri vardı. Şehir merkezine gidip bir kaç yere Göreme ve Ürgüp’ü sorduk. Oralara genelde turist arabaları gidiyor ve sizi almazlar en iyisi 1.50 tl’ye Göreme’ye gidersiniz dedi. Bizde biraz otostop çektikten sonra adamın haklı olduğunu düşünüp Göreme arabasına bindik. Sabah 8 civarıydı.

-Abi öğrenci ne kadar?
-1.75 tl.
-Abi biz ta Konya’dan geldik, 1.50 verelim olsun bitsin.
-Olmaz abim herkese aynı fiyat.
-Abicim bir seferlik yapıver işte.
-İyi tamam hadi.

Sonuçta 4 kişiden artan 25 kuruş tam 1 lira yapıyordu. Ve iki ekmek parası. İnce düşünmek lazımdı. Çünkü 2 gün Nevşehir’de olacaktık. Yanımızda sadece 40-45 tl civarı para vardı. Yani kişi başı 10 tl falan götürmüştük.

Göreme’ye yaklaşınca Peri bacalarını ve o muhteşem yerleri görmeye başladık. Yüzümüzde müthiş bir gülümseme. Acayip güzeldi. İnip hemen gezmeyi istiyorduk. İnip saraylara layık kahvaltımızı(salam, peynir, ekmek, fanta) yaptıktan sonra hemen bacaları ve Göreme’yi gezmeye başladık. Tırmandık,(bacaların üstüne tırmanmaya çalıştım ama başaramadım) kendimizi aşağıya bıraktık, fotoğraflar çekildik. Göreme’yi iyice gezdik yani anlayacağınız. Saat 12 civarıydı. Ve biz Göreme’de müthiş eğleniyorduk… Çörek ekmeği alıp yedik. İşte bu diyorduk ya hayat işte budur!

Open Air Museum tabelasını görünce oraya da bakıp Zelve’ye doğru yola koyulalım dedik. Yoldan 33(Mersin) plaka bir Mercedes araba geçti. 20 saniye sonra geri geri gelip bizim fotoğrafımızı çekmeden nereye gidiyorsunuz dedi. Biraz yaşlı bir amcayla bir genç bayanın fotoğraflarını çektikten sonra ilginç bir diyalog yaşadık..
-Kimse bizim ülkemizi alamaz demi gençler!!!
-Alamaz abi.
-Öğle yemeğinde ne yiyeceksiniz gençler?
Ben gayet net ve normalmiş gibi bir cevap vererek;
-Eeekmeeek.
-Ekmek mi? Peki size 50 tl versem güzel bir öğle yemeği yermisiniz?

Kem küm ettikten sonra teşekkür edip sağolun gerek yok dedik. Adam paraları çıkardı. Epey zengin biriydi. Argo tabirle daşşaklı adamdı. Normalde Polis memuru veya normal birisi verse gerçekten almazdık. Ama bu amcaya 50 tl değil 200 tl bile koymazdı. Müthiş son model bir Mercedes’i vardı zaten altında. Teşekkür edip aldık. Ve müzeye gittik. Müze görevlisi giriş öğrenciye 10 tl dedi. Kişi başı hemde. Turistlere geçirdikleri para yetmiyormuş gibi bizede geçirmeye çalıştılar. İkna etmeye çalıştık. Öğrenciyiz ta Konya’lardan geldik görelim gidelim işte bir seferlik dedik. İlle de olmaz deyip durdular.

-Abi sadece bakıp çıkacağız ya?
-İyi de içeride başka bir şey yapılmıyor ki zaten.
-Doğru lan :S

Giremeyince üzüldük. Sonradan üzülmeye gerek duymadık aynı şeyleri bir sınırın içine almışlar ve biraz daha üzerinde oynama yapmışlar. Çünkü açık hava müzesi olduğu için üstten gördük.

Zelve için yola koyulduk. Otostop çekiyoruz ama duran yok. Çoğu turist zaten. Yağmur da yağmaya hafiften başlamıştı. Yaklaşık 8 km yol vardı. Ama yorgunluktan ölüyoruz o derece. İyi uyku alamazsan gerçekten gün boyu yorgunsun demektir. Sonunda Bingöl’lü bir abi durup bizi Avanos’a kadar götürdü. Avanos hiç hesapta yokken orayı da gezmiş olalım dedik. Sonra Zelve’ye döneriz dedik. Sağolsun abi bizi bıraktı. Kervansaray’a girip etrafa bakınırken bir görevli “Nasıl yardımcı olabilirim” diye sordu. Nasıl yani. “Restaurant burası gençler” dedi. Ne yani paramız var yemek yemeye gelmiş olamazmıyız der gibi bir bakış attım.(50 tl’mize güveniyorduk tabi canııımmm)…

Dışarı çıkıp Avanos’a merkeze yürüdük. Irmağın kenarında oturup fotoğraflar çekildik. Avanos’tan Zelve’ye saat başı otobüs vardı. 1,50 tl’ye yine Zelve’ye götürdüler bizi. 16.20 civarıydı saat. Tabi 50 tl’ye güveniyoruz ya bin her yere anasını satayım… Zelve’de de peri bacalarını yakından gördük. Bazıları delikti mağara şeklinde. İçine falan girip iyice eğlendik. 50 tl’yi nasıl kullanabiliriz derlen hediyelik eşyalara takıldı gözümüz. Adam yarı yarıya indirim yaptıktan sonra herkes 2-3 parça Nevşehir’e ait hediyelik eşya aldı.

Nevşehir gözlemesi yemeden dönmek olmazdı. Balıklama atladık. Hiç sorma tabi ne kadar gözleme diye. Neden 50 tl’den kalan 25 tl var. Oh babam. Neyse ilk gözleme geldikten sonra fiyatı sormakta yarar var dedik. Tanesi 5 lira deyince abi diğer üçünü iptal edelim dedik. Birini attık artık saça dedi. İyi onuda getir diğer ikisini iptal et dedik. Tamam gençler dedi. Geri döndü. Ayranlar ne kadardı. 1 Tl dedi. Abi üçünü iptal edelim dedik(1i açılmıştı). Rezillik diye düşünmeyin. Çünkü para yetmeyecekti. Çünkü öbür günü de düşünmemiz lazımdı. Neyse yedikten sonra Göreme’ye doğru yola çıktık tekrar. Turist otobüslerine el sallayarak büyük eğlence yaşadık. Çünkü onların hepsi birden el sallıyordu ve fotoğrafımızı çekiyordu. Karşılıklı gülmeler falan çok güzeldi…

Arkadaş Cemaat’ten birini arayarak Nevşehir’de olduğumuzu ve gece onları ziyaret etmek istediğimizi söyledi. Evi tarif ettiler. Evi Nevşehir merkezde bulduktan sonra içeri girdik. Dersane diye adlandırdıkları bu ev  normal bir ev. Bizi müthiş şekilde ağırladılar. Gerçekten sanki sürekli gidiyormuşuz da o derece yakınmışız gibi sıcaktılar. Akşam namazını hep beraber kıldıktan sonra sohbet ettik. Derken 10 kişi falan olduk evde. Yatsı namazını da kıldıktan sonra sohbetler ettik. Ortamları sohbetleri müthişti. Muhi böyle böyle kalacağımızı söyledi. Tabi ne demek deyip kabul ettiler. Çayla beraber poğaça ve kek ikram ettiler. Güzel bir şekilde karnımızı
doyurduktan sonra yatma vakti gelmişti. Her birimize ayrı yatak hazırladılar. Ve sabah namazına kadar deliksiz uyku çektik.

03 Nisan 2011
Sabah namazını da hep beraber kıldıktan sonra birazcık Said Nursi’nin kitabını okuduk. Tekrar 10′da uyanıp kahvaltı ettik. Kahvaltı da müthişti, herşey vardı diyebiliriz. 11′de vedalaşıp yola çıktık. Allah hepsinden razı olsun. Müthiş iyi davrandılar karşılığında gelecekte birşey beklemeden hemde.
Ahmet abi bizi arayacak diye içimiz rahattı. Sadece 1 arabayla Konya’ya dönecektik. Evet Ahmet abi arıyordu. Büyük sevinçle açtım telefonu. Büyük üzüntüyle kapattım. Çünkü bugün gidemeyeceğini söyledi. Napalım getirmesi bile büyük bir iyilikti hatta arayıp haber vermesi bile müthişti. Teşekkür edip yola koyulduk. Kültür Park’ında yaşlı amcalarla tatlı bir sohbet ettikten sonra küçük çocuklarla fotoğraf çekildik. Sonra otostop çekmeye devam ettik. 2′ye bölündük yine. Aytaç’la Emre daha arkadaydı. Ve onlar bir arabaya binip bize doğru geliyorlardı. Bizi de aldılar. 7-8 km ötedeki bir kasabaya kadar götürdü. Oradan sonra yine ayrıldık bu sefer arkada olan bizdik. Arabalar geçiyordu, otostop çekiyorduk. Kimse almıyordu. Hatta bi ara adamın biri alır gibi yapıp yavaşladı önümüzde dörtlüleri de yaktı.. Tam koşmaya başladık arabaya, yakınlaşınca vııınn gaza bastı gitti.. Arada bizimle dalga geçtikleri de oluyor tabii…

Yarım saate yakın çektikten sonra 07 plaka biraz ilerimizde durdu. Benle Muhi şaşkınlık içerisinde arabaya koştuk. Nasıl oldu da Antalya’lı biri durmuştu.

-Abi nereye?
-Antalya’ya.
-Bizi de Konya’da bırakırmısınız.
-Tabi Seydişehir’den geçeceğiz zaten, dedi.
Atladık sohbet muhabbet derken abilerin Kayseri’li olduklarını öğrendik. Antalya’lı olsaydı zaten şaşırırdık. Antalya’lının yolda kalan birini aldığı nerde görülmüş? Yada görülmüştür ama bize daha denk gelmedi vallahi. Abiler Manavgat’ta fotoğrafçılık yapıyolarmış.

Seydişehir demek otostopu bitirmek demekti. Seydişehir’e kadar getirdiler. Tabi Aytaç ve Emre’yi de alalım dedik ama arabada bavulları vardı ve biz bile sıkışık oturuyorduk. Aytaç ve Emre ile haberleşiyorduk sürekli. Onlar da aktarıla aktarıla Aksaray’a kadar gelmişlerdi. Biz Seydişehir’e vardığımızda onlarda Konya’ya varmak üzereydiler. Bozkır yoluna gelince “bu kadarmış bu iş demi Muhi” dedim. Müthiş zevkliydi, haftaya nereye gidiyoruz dedi. Hop şampiyon bi sakin ol. Dinlenelim hele bi.

muhi

İlk arabada yine Bozkır’lı birisi aldı ve Bozkır’a hatta evin önüne kadar bıraktı. 3 arabayla Nevşehir’den evin önüne geldik. Gelirken şansımız süperdi yani. Ettiğimiz duaların bunda büyük etkisi vardır herhalde. Biz Muhi’yle eve vardıktan 2 saat sonra Emre ile Aytaç’ta Bozkır’a geldi. Hiç birimizde bir sağlık sorunu yoktu. Allaha şükür nasıl gittiysek öyle geri döndük. Daha çok şey öğrenerek, daha çok yer görerek geldik.

Unutmayın! Hayatta parasız yada çok az bir parayla çok şeyler yapılabilir. Para hiç bir şeydir. “Sana bu dünyada bir şeyi yapamayacağını söyleyecek iki tür insan vardır… Biri böyle bir şeyi denemekten korkanlar; biri de senin başarılı olmandan…” Kapağı masanın üstünden alırsın canım. Bizi takip edenlere ise diğer gezilerimizde görüşmek üzere diyorum efenim…

VICTORY ROAD // FIND YOUR WAY
ZAFER YOLU  //  YOLUNU BUL!

Otostop grubumuz büyüyor

Yola iki kişi üç kişi çıktık derken dört kişi olduk. Muharrem adlı sağlam bir arkadaşımız otostopla gezmek istediğini, bizim gezilerimize bayıldığını söyleyip bizimle yola koyulmak istedi.

Tabi bizde geri çevirmek asla yoktur. Zorlukları anlattık, biz rezilliği yaşamayı, doğada parasız yaşamayı amaçlıyoruz dedik. Tamam varım dedi. Ona güveniyorum asla yarı yolda bırakmaz. Bu hafta Ankara, Nevşehir, Bolu oradan da geri dönüş Bozkır yapacağız. Amacımız 2 gün en fazla 3 güne sığdırmak… Hayallerimin peşinde birer adım daha sağlam duruyorum artık. Bekle beni İtalya, er geç yanına geleceğim.Bu arada otostopu cahil insanlar yapar gibi bir söylem içinde ürkek yürekler. Otostop bir hobi olduğu için büyük insanların işidir. Doktorlar, mühendisler veya üniversitelerini bitirme aşamasında olan gençler yapar… Bilginize. Neyse işte;

Dört kişi Cuma günü yola koyulacağız. Şevki’yi Ankara’da bırakıp biz yolumuza devam edeceğiz. O sadece Ankara’ya kadar eşlik edecek. Bir takım özel işleri var. Biz ise Nevşehir ve Bolu derken iki hayalimizi daha gerçekleştirmiş olacağız. St.Augustine’nin de dediği gibi; “Dünya bir kitaptır, gezmeyenler onun sadece bir sayfasını okur”.. Sloganımızı ve grup adımızı bir kez daha haykıralım… Kararlı oluşumu gören herkes benimle bu zevki bir kereliğine de olsa denemek istiyor. Umarım o yürek vardır sizlerde de…
Zafer Yolu / Yolunu Bul!
VICTORY ROAD / FIND YOUR WAY!

Fotograf, doktor olan seyyahımız Bora Bilgin‘e aittir. Onun gibi olabilmek isterdim doğrusu.

Find your way ‘Manavgat’

Seyahat şarkısı (Wagon Wheel – Old Crow Medicine Show) bile seçtikten sonra yola koyulma zamanı gelmişti. Herşeyimiz hazırdı. Sabah 7.30 gibi Seydişehir yoluna çıkıp otostop çekmeye başladık. Sadece iki arabayla Seydişehir’e vardık. Seydişehir’de otostop çekerken hem oynuyorduk hem gülüyorduk, kural olmadan eğleniyorduk. Hobaaa… Sonra bir araba durdu;

-Abi nereye?
-Alanya’ya.
-Bizi Manavgat girişine kadar atıver.
-Atlayın hadi.

Balları ve petekleri görür görmez gezgin arıcılık yaptığını anlamıştım. Konuştuk falan. Arıcı abi Beyşehir’liymiş. Sağolsun bizi Manavgat girişine kadar götürüp şans dileyip gitti. Artık Manavgat’taydık. Artık iş ayaklardaydı. Fotoğraflar çekilmeye başladık. Önce yapay olan şelaleye gittik. Ne yapay ne birşey şelale adına birşey yoktu. Doğal olanına gittik ve hayatın var olduğunu bir kez daha anladık. Turistler veya diğer kısım uzaktan fotoğraf çekerek o tadı yaşıyordu. Biz ise çıkardık ayakkabıları, sıvadık paçaları, hobaa gir içine şelalenin… Buzzz gibi su. Nasıl dinlendik anlatamayız. Herkesin görmesi gereken bir yerdir Manavgat Şelalesi.

Burada sıkıldıktan sonra yola koyulduk tekrar. Bir taksici arkadan;
-Gençler ne tarafa gidiyorsunuz, götüreyim.
-Paramız yok ama Side’ye gideceğiz.
-O zaman bu yolu takip edin.
Hadi canım? Çok sağol ya. Cidden. Burada hemen Antalya’lılara değinmek istiyorum. İnsanlıkları ölmüş, yardımlaşmaları ölmüş ve bir kişi bile Antalya’lı birini sevmiyordu. Bizi arabasına alan birileri de hep başka bir yerliydi. Rastlantı olamazdı bu. İnsanlığınız ölmüş “07″ halkı.
Side’ye varmak için 6 km vardı. 4 km’sini yürüdük. Sonra bir arabayla vardık. Kaleleri, tapınakları, tarihi eserleri gezdik. Turistlerle konuştuk. Sahilde oturduk. Dinlendik. Artık yemek yeme zamanıydı. Oh ekmeğimizi aldık, ekmekle yiyilecek tek helva vardı onu alıp bir de içecek birşeyler aldık. Hayda bu da ne? Hafif yağmur atıştırmaya başladı. Kapalı bir yer bulmak lazımdı.
Sahilde “Sihirli Ev” (Magic Home) dediğimiz bir yer bulduk. Eskiden bar olan bir yer. Şimdi kullanılmıyordu. Bayağı da güzeldi. İçinde kaldık 2 saat. Yağmur da iyice dinmişti. Denizden taşlar topladık. Koştuk bağırdık şarkı söyledik şımardık durduk.. Rezilliğin tadını çıkardık.

Her yeri de gezdikten sonra kalacak yer lazımdı şimdi bize. Otogar’a gittik ama gitmez olaydık. Gece 1′e kadar otogarda oturduk. Çünkü sonrasında otogar kapandı(!). Evet kapandı. Bizde dışarda kaldık. Sabah 5′i görene kadar donduk diyebilirim. Bir tek geçmemiz gereken bu gece vardı. Onu da zor da olsa geçtik. Artık yola koyulma zamanıydı. Çıktık otostopla yine Bozkır’a geldik. Otostop konusunda çok şanslıydık yine. 3-4 arabayla gidip geldik. Ama sonunda ikinci otostop maceramızı da başarıyla tamamlamıştık.
Kendimize “Zafer Yolu” adını taktık. Sloganımız ise başlıktaki gibi “Find your way” oldu.. Yolunu bul dedik, bulduk, gezdik, gördük geldik. Bir diğer otostop maceramızda buluşmak üzere…

Gazı veriyorum…

…sizde çıkarın şu içinizdeki manyağı! tamam mı canlarım benim?


“Gezgin bir yere varmak için değil, görmek için seyahat eder” Goethe (Goethe bak be)

“İyi bir gezgin asla varmaya niyetlenmez” Lao Tzu

“Bir noktadan sonra geriye dönüş yoktur. İşte varılması gereken yer o noktadır” Franz Kafka

“Dünya bir kitaptır, gezmeyenler sadece bir sayfasını okur” St Augustine

Otostop başlıyor!

Uzun zamandır aklımda olan şeyi hayaliyle hep büyüdüğüm teoriyi artık pratiğe dökme  zamanı diye düşündüm. Kendime üç arkadaşta buldum yol için. Zaten dostum ikisi de. Birisi arada bir gelecek (Şevki). Diğeri (Aytaç) ise hep benimle. Neyse.

Ben küçüklüğümden beri böyleydim sanırım. İçimde böyle birşey hep vardı diye düşünüyorum. Bana göre hayatın anlamı budur. Hayatın anlamının insan ilişkilerinde olmadığını doğaya gidince anlıyorsunuz der bir filmde bir otostopçu. Gerçekten de öyle. Denizlere doğru, doğaya doğru, özgürlüğe doğru gitmektir hayatın anlamı…

İlk kez 13 yaşımda gerçekleştirmiştim. Daha küçüktüm diye mesafe kısaydı. Menemen’den Foça’ya gidecektik sadece. Yani yaklaşık 40 km’ydi. Bisikletimi aldım. Fakat kendime iki üç arkadaş bulmam lazımdı. Mahalleden bir kaç arkadaşı daha örgütleyip yola sabah 7 de çıkmıştık. Tekerleği patlayan da oldu, somurtan da… Ama gittik, orada eğlendik ve geri döndük. O gün anlamıştım nasıl bir manyak olduğumu. Tabi dönüşte güzel bir dayak yemiştik hepimiz. Ama inanın acı yoksa kazançta yok. O gün o kadar güzel geçmişti ki -bana göre tabi- dayağı yesem de farketmezdi.

Sonra geçen yıl Bozkır’dan Alanya’ya bir otostop maceramız oldu. Amacımız daha çok gezmekti. Ama sadece 2 gün yolda kalabildik. Bazı arkadaşlarım homurdanıp durunca geri döndük. O iki günde asla unutulmaz türdendi. Alanya’yı alt üst etmiştik. Anlatılmaz yaşanırdı. Gerçekten ben bunu yaşamayı çok seviyorum.

Şimdi daha sağlamız. 2 kişiyiz bazen 3 kişi olacağız. Otostopla ilgili gereken tüm bilgileri kafamıza yazdık. Herşeyi hemde. El fenerleri, yol haritası, sırt çantası, çok fonksiyonlu çakı vs. aldık. Tam tesisat hazırız. İlk otostopumuz Bozkır’dan Manavgat’a olacak.(150 KM) Sonra geri döneceğiz. Diğer hafta ise nereye gideceğimizi iyi düşünüp karar verip yine yollara düşeceğiz.

Unutmayın, otostopçuluk ihtiyaç işi değil bir zevk işidir. Bindiğin arabada ki muhabbet, vardığın yerlerdeki insanlarla muhabbet ve böyle şeyler kadar güzel birşey yok. Ve tabiki fotoğraflar da… Emin olun gittiğimiz her yerle ilgili bir yazı ve fotoğraflar gelecektir. Roger that! Follow me. Yani bizi takip edin. Macera başlasııııııııın… Daha doğrusu devam etsiiiiin.