Making a Murderer: Sesli mesajları kim, neden sildi?

Emmy Ödülleri hiçbir şey için bir kriter olmasa da 68. Emmy ödüllerinde En İyi Belgesel ödülünü “Making a Murderer” aldı. Evet, yine bir Netflix yapımı.

Çekiminin 10 yıl sürdüğünü söyleyen yapımcı, belgesel-dizi dünya çapında herkes tarafından izlendikten sonra bir de dizideki gerçek karakterlerden biri olan savcı Ken Kratz ile (ben onu bundan sonra Şrfsz diye çağıracağım) tartışma yaşamış. Kratz, belgeselin yanlı olduğunu ve gerçekleri yansıtmadığını söylemiş. Fakat tabii ki mahkeme görüntülerinden tutun, her görüntü ve her ses kaydı gerçek. Zaten belgeselde canlandırma yok, gerçek karakterlerin gerçek yaşamları yer alıyor. Yani zaten duruşmaların videolarından yapılmış bir belgesel, ne kadar yanlı olabilir? Neyse.

Belgesel, Steven Avery’nin bahtsız hayatı hakkında. 23 yaşında işlemediği bir suç yüzünden 18 yıl hapis yatıyor. DNA testleri falan gelişti derken ayrıca Wisconsin eyaletinden gönüllü bir ekibin yeniden atanmasıyla 2003’te suçsuz olduğu kanıtlanıp dışarı çıkıyor. Tabii Steven Avery bu durur mu? Durmaz. Onun hayatından 18 yılı çalan Manitowoc iline dava açıyor. Yani yöneticilere, polislere ve şerif departmanına. Tehlikeli fakat siyasetçilerden tutun gönüllü savcılara kadar herkes onun yanında oluyor. Hatta onu basın toplantılarına birlikte götürüyorlar. Bir anda ABD’nin en çok tanınan isimlerinden oluyor. Açtıkları dava sonucu 36 milyon dolar kazanıyor. Hatta onun bu olayından dolayı bir de yasa çıkaracak oluyorlar. Ama Steven parayı da alamadan, yasa da çıkmadan tekrar cinayet suçlamasıyla 2005’te içeri atılıyor. Hâlâ da içeride.

Belgesel-dizi, bundan sonraki süreci ayrıntılı bir şekilde aktarıyor. Maktulun abisi (bundan sonra onu Bebek Yüzlü Potansiyel Katil diye çağıracağım) davacı ve onun yanında Manitowoc ili tarafından atanan savcı Ken Kratz var. Steven Avery ise uzlaşmadan kazandığı parayla iki çok iyi avukat tutuyor. Jerry Buting ve Dean Strang. Karşılıklı savunmaların olduğu duruşmaları izliyorsunuz. Detaya girmek istemiyorum, çünkü izlemelisiniz. ABD ve Wisconsin eyaletinin boktan hukuk sistemini, bir adamın hayatını nasıl mahvettiklerini, bir adamdan ısrarla katil yaratmayı ve 8. bölümde tutamadığınız göz yaşlarınızı izleyin. Steven Avery’nin masum olduğuna inanan milyonlarca insan var ve onlar bir kampanya oluşturuyor. İş Obama’ya kadar gidiyor fakat Obama, eyaletlere karışamayacağını söylüyor. Bu sefer Wisconsin valisi Scott Walker’a gidiyor istek. O da bunun mümkün olmayacağını, mahkeme sonucu içeri atıldığını söylüyor.

Kişisel görüşüm: Steven Avery masum. O adam o cinayetleri işleyecek zekâ düzeyinde değil. Aptal olduğu için de birilerini öldürecek tipte değil. Hurdalıkta çalışıp ikinci baharının tadını çıkarmak isteyen bir adam sadece. Ama “büyük insanlara” dava açtı, haklıydı ama yaptığı tehlikeliydi. 8. bölümde jürinin kararından sonra Avery’nin ifadesi gerçekten insanı üzüyor ve sinirlendiriyor. Adalet mi lan bu, diyerek Ken Kratz’a ve o iki polise öfke doluyorsunuz. Gençken arkadaşlarına uyup o kediyi ateşe atmayacaktın Avery, kedilerin ahı büyük oluyor işte. (Bu onun hayattaki tek büyük suçu. O itiraf ediyor zaten.)

Sinirlenip öfkeleneceksiniz ama kesinlikle izlemelisiniz. Hukuk sistemi müthiş olan bir ülkede yaşadığımız için bize biraz da tanıdık gelecektir.

House of Cards’ın Fransızcası: Marseille

La Pianiste filminden tanıdığımız Benoit Magimel’in böyle bir karakterde bu kadar iyi olacağını kim bilebilirdi? Frank Underwood’un Fransız’ı Lucas Barres…

Ama mecazi anlamda da biraz House of Cards’a Fransız kalmışlar. O yüzden çok iyi kurgulanan, tüm diyaloglardan zekâ fışkıran, izleyenin beynini yakan House of Cards gibi olamamış, aksine bazı bölümlere neredeyse Yeşilçam klişesi denilebilecek klişeler serpilmiş bir dizi. Ha tabii, bir de Kevin Spacey’niz yok, 1-0 yenik başlıyorsunuz. Tüm bunlara rağmen, izlenebilir bir dizi ortaya çıkarmış Netflix’in Fransa ekibi.

Sahi, Netflix’e değinmeden olmaz herhalde? ABD’nin tüm TV payını eline almasına az kaldı sanki hatta Hollywood’un o meşhur yazısını kaldırıp Netflix’in yazısını koydukları ilüstrasyonlar bile çizilmeye başlanmış. Narcos, House of Cards, Making a Murderer, Stranger Things ve daha birçok kaliteli işlere imza atan Netflix’in başarısı tesadüf değil. Mesela şöyle bir şey idda ediyorum: Netflix kendi kalitesinde sokak kavgası yayınlasa dünyanın en çok izlenen sokak kavgası olur. Bu da onların farkını ortaya koyuyor. Yoksa Stranger Things olsun, Marseille olsun öyle efsane senaryolara sahip değil. Hatta birazcık klişe bile diyebiliriz.

Marseille’e gelelim.

Gerard Depardieu, Benoit Magimel gibi efsanelerin oynadığı dizi, belediye başkanlığı seçimleri etrafında dönüyor. Bildiğiniz siyasi oyunlar, politik adamların şerefsizliği, hepsinin satılık köpekler olduğu, mutlaka her insanın zayıf bir yanını elinde koz olarak bulundurman gerektiğini ve seçimden galip çıkılsın diye ölümlere kadar giden çirkin yol. “Siyaset, kelime kökü bakımından at seyisliği demektir ve artık atlara özgürlük!” demişti Aziz Kedi birkaç yıl önce. Atlar hiçbir zaman özgür olamayacak, yeri gelmişken söyleyeyim.

Belediye Başkanı Taro’nun tek tutkusu Marseille kenti ve onunla birlikte Olympique Marseille futbol takımıdır. Yardımcı olarak yanına aldığı Lucas Barres ise karanlık geçmişinden dolayı ona rakip olur ve türlü pis siyasi oyunlar başlar. House of Cards’ı izlerken de “ya sizler nasıl iğrenç insanlarsınız” duygusuna Marseille dizisinde de kapılıyorsunuz ama o diziler tam da bizlerin yansıması. Belki de her gün bizleri izleyen kediler de aynı şeyi söylüyordur. Gerçeküstücülük bizim işimiz.

Peki biz politik dram türündeki film ve dizileri neden seviyoruz?

Bilmiyorum. Sadece tahmin yapabilirim. Yaşadığımız hayata ve gerçeğe, yani hep o aranılan hakikate en yakın dizi ve filmler oldukları için olabilir. Reddedemeyiz, hayat hem Marseille hem de House of Cards dizilerindeki kadar sert ve politik.

Taraftar burada, futbol nerede?

Merhaba.

Son günlerde TV’lerde daha çok konuşulmaya, gazetelerde daha çok yazılmaya başlandı. Taraftarlar nerede? Neden statlar bomboş? Çok değil, iki sezon önce 50 bini dolduran statlar neden 15 bini zor görüyor? Hâliyle futbolla ve sporla ilgilenen ve parasını bundan kazanan herkesi tedirgin ediyor bu durum. Eder de, etmeli de.

Ben öncelikle bir taraftar olarak statların dolmamasından memnunum. Hatta mümkün olduğu sürece Digiturk / DSmart / Tivibu gibi fahiş fiyatlarla maç izleten firmaların da abonelikleri iptal edilmeli ve abonelikler daha uygun fiyata çekilene kadar izlememeli. Şimdi, soru şu: İnsanlar maçları izlemek istiyor. İnsanlar futbol izlemek istiyor, kaliteli maçlar izlemek istiyor. Milyon dolarlar alan ama halı sahaya yedek olarak bile çağrılmayacak olan Tarık Çamdal’ı izlemek istemiyor kimse. Bunu neden kimse anlamıyor? Dokunuyor bu adamın aldığı maaş taraftara. İçini acıtıyor. Normal bir iş dünyasında bir çalışan işini yapar ve maaşını alır. Kaldı ki bir de taraftarın desteğiyle ayakta kalan şirketsiniz, o yüzden daha çok canı sıkılıyor taraftarın. (Sponsor mu? Sponsor bulabiliyorlar mı? Üç büyükler bile sponsor bulmak için kırk takla atıyor.)

Şunu bir kere artık TFF’sinden en küçük futbol birimine kadar her yöneticinin anlaması lazım: Taraftar artık aptal değil. Artık teknoloji çağında yaşıyoruz. Artık tüm dünyadan haberimiz var. Artık tüm bilgiye tek tıkla ulaşabiliyoruz. Artık Bayern Münih’in, Dortmund’un maç bilet fiyatlarını biliyoruz. Tüm dünyada futbolun nasıl oynandığını görüyoruz. TV yayın haklarını araştırabiliyoruz. Hepsini karşılaştırabiliyoruz. Haa, bir de KAP var son yıllarda. Sonuçta, kamuyu aydınlatmak için getirilen bir sistem değil mi? Aydınlanıyoruz, o adamlara o maaşlar verilince gerçekten aydınlanıyoruz. Futboldan soğuyoruz, tuttuğumuz takımdan, eğlencemizden soğuyoruz. Soğuduğumuz için de statlara gitmiyoruz. Zaten bilirsiniz, o statlara gitmek öyle zor ki İstanbul’da. Dönüşü daha bir zor. Bunu ne için çekelim? Kötü futbol mu? Yoksa aklımızla alay edermişcesine harcanan paralar için mi? Fahiş fiyatlar için mi ya da?

Taraftar nerede? Bunu tartışıyorlar. Taraftar olduğu yerde. Futbol nerede asıl? Futbolun bir spor olduğunu ve eğlenmek adına yapılan müsabakalar olduğunu unutanlar nerede? Futbol endüstriyel bir ticaret hâline uzun zaman önce dönüştü ama uzun zaman önce insanlar bu kadar bilinçli değildi. Bu kadar kolay ulaşamıyordu bilgilere. Ama artık öyle değil.

Taraftarı geri mi istiyorsunuz? Statların dolmasını mı istiyorsunuz? Lisanslı ürünlerinizin daha çok alınmasını mı istiyorsunuz? Pek tabii, bunları istemek çok doğal. Hakkınız. Ama bizi müşteri yerine koyuyorsanız -ki bu isteklerle koyuyorsunuz- o zaman müşterinin de istekleri var ve müşteri her zaman nedir? Haklıdır, doğru cevap. Taraftar geri gelir, bu basit ama önce passolig denen sistemin değişmesi lazım. Yine al bilgilerimizi, istersen anne kızlık soyadını bile verelim ama sistem bu şekilde işlemez. Bunu göremeyen yok zaten rant var ihale var para var işin ucunda. Lisanslı ürünler satın alınır destek olmak için ama bir formayı 160 TL’ye satamazsın hemşerim. İnsanın aklıyla alay edemezsin. Satın almamızı istiyorsan daha makul fiyatlara çekersin, tüm taraftar da destek olmak için alır. Karar sizin.

Ben umuyorum ki, bu böyle devam etsin. En azından bu yıl böyle devam etmeli. Spor şirketlerinde ve takımlarda çalışan, ekmeğinde, işinde gücünde olan emekçiler kusura bakmasın, bu protesto onlara değil, onlar da biliyor. Bu protesto sömürülmeye karşı. Bu protesto Tarık Çamdal’ın maaşını ödememek için. Biz sizler için her şeyi yaparız, sizle sorunumuz yok. Sorun sistemle, sorun zihinlerle, sorun fahiş fiyatlarla.

Tekrarlıyorum ve bitiriyorum: Taraftar artık aptal değil. Eğer bizler müşteriysek bizim isteklerimizi yerine getireceksiniz. Eğer getirmezseniz boş statlara yıldız futbolcularınız oynamaya devam eder. Zaten futbol namına hiçbir şey yok ortada…

Oyun

Odadan yankılanan sesler insanı tedirgin ediyordu ama korkudan altına sıçsanız dahi bundan vazgeçemezsiniz. Üstündeydim ve nefes nefeseydik. Elleri kalçalarımda geziniyor, tırnaklarını belli aralıklarla belimde hissediyordum. O sırada karşıdaki duvar, bizi televizyondan izleyen binlerce insan tarafından kalple doldurulmuştu. Bir an tüm dengemi kaybettim, yataktan düşecek gibi oldum ve o sırada insanlardan gelen yorumların seyri değişti. “Seni beceriksiz salak, konuş şu kadınla!”, “Ne yaptığını sanıyor bu?”, “O kadar kalp gönderdik farkında mı bu salak?”, “Konuş şu kadınla!” gibi sesler iyice dikkatimi dağıtıyordu. Sonunda konuşabildim.

“En çok da saçlarının beyaz kısmını seviyorum Cemile.”

Bu söylediğimi beğenmemiş olacaklar ki, tüm izleyenler teker teker kanaldan çıkmaya başladı. Kanal sunucusu mikrofonu eline aldı. Ulusal yayın yapan bir kanaldı bu. Ben de yana devrilip soluk soluğa sesini açıp dinlemeye başladım.

“Performansınız bugün oldukça kötüydü Resul Nikova ve Cemile Lopeza. İzleyenler verdikleri paradan ve kalpten pişman. Sizi bir süreliğine engellemek zorundayım. İyi geceler.”

Televizyonu göz kapaklarımla kapattım. Elbette bu soyisimler gerçek soyisimlerimiz değildi. Cemile yanındaki komodinden telefonu alıp NeffRet uygulamasını açtı. Ben de telefonu alıp yanına uzandım. Bugün saatlerce sevişmekten kimseden nefret etmemiş ve kınamamıştık. Bu bize epey puan kaybettirmişti. İlk 10 listesinden ikimizin de adı silinmişti. Cemile, politik liderlerden başlayarak “Kın!” butonuna abanıyordu ve neredeyse sinirden çıldıracaktı. Ben de günün gerekli kınanması gereken birkaç haberden ve insandan başladım. TV yıldızları, şaklaban program sunucuları ve en çok da siyasi liderler olmak üzere kınamaya başladım. Kısa sürede ikimiz de yeniden İlk 10’a girmiştik. O sırada Cemile’ye uygulamadan bir mesaj geldi.

“Selam. Birlikte kınayalım isterim. Ne dersin?”

Cemile ve ben bu fırsatı kaçırmayacaktık ve duş aldıktan sonra hızlıca adamla sözleştiğimiz yere doğru yola koyulduk. Dışarıda her şey olağandı. Herkesin başı öne eğik bir şekilde telefonlarındaki uygulamaları kullanıyorlardı. Kimi bağırarak kınıyordu, kimi insan vitrininden yeni insanlar seçiyordu, kimi ise canlı videolar çekerek para kazanıyordu. Bu oyunun içinde olmaktan hoşnut değildim. Yorulmuştum. Cemile olmasa, bir saniye bile durmam diye düşünüyordum. Ellerimi tuttu ve birden koşmaya başladık. Telefonlarıyla şehirdeki en küçük taşı bile görüntüleyen insanlar bizi de çekmeye başlamıştı. Sokağı döndüğümüz gibi polislerin bir adamı dövdüğüne şahit olduk. Telefon kullanmayan bu adamı polisler, karakola götürmekle tehdit ediyor ve hemen herhangi bir uygulama açıp gerekli işlemleri yapmasını istiyordu. Adamın yüzüne baktım. Bezmişti. Yere bıraktı kendini. “Öldürün beni!” diye bağırıyordu. Bağırışları duyan insanlar video uygulamalarını açarak olayı çekmeye başladı.

Geç kalıyorduk. Hızlıca oradan ayrılıp adamla anlaştığımız yerde buluşma yerine doğru gittik. Geldiğimiz bu izbe yeri daha önceden duymuştuk. İnsan pazarı gibi bir şeydi. Kadınlar veya erkekler kendilerini sergiliyor ve diğer insanlar da beğendikleri kadınları ya da erkekleri sağ kapıdan çıkararak evlerine götürüyorlardı. Sol kapıdan çıkarılan insanlar ise bir daha pazara konulmamak üzere men ediliyordu. Seçilmek için elinden geleni yapan kadınlar ve erkekler. Çeşit çeşit insanlar. Her yer insan dolu. İğne atsan yere düşmez. Bağırışlar, gürültü. Korkunç bir yer burası. Herkesin elinde telefonlar ve pazarın etrafına dizilmiş sergilenen kadın ve erkekleri kayda alıyorlardı.

Cemile bir anda dengesini kaybedip üstüme düştü ve kusuyordu. Midesi bulanmıştı. Biraz uzaklaşıp bir yere oturduk ve Cemile telefondan AğlaŞimdi uygulamasını açıp kamerayı yüzüne yaklaştırdı. Kendisini çok kötü hissediyordu ve telefon gözlerini algılayınca ağlamaya başladı. Bu uygulama yalandan ağlayanları yakalıyor ve onları süresiz engelliyordu. Belli ki Cemile çok duygulanmıştı, telefon yaklaşık on dakika kadar Cemile’nin yerine ağladı. Cemile’yi böyle görünce telefonumdan İçŞunu uygulamasını açıp sigara içmeye başladım. Günlük beş tane hakkım vardı ve bu dördüncüydü. Eğer biterse “premium” üyelik alarak sigara hakkımı arttırabilirdim, o yüzden rahattım. İnsan pazarını geçtikten sonra nihayet buluşacağımız yere varmıştık. İçeride yüksek sesle metal şarkılar çalıyor ve insanlar ellerindeki telefonlar veya tabletlerle birlikte bağırıp çağırıyorlardı. Müthiş bir kalabalık vardı ve ne olduğunu anlayamadığımız için kalabalığı yarıp sahneye doğru yürüdük.

İzleyenler telefonlarından deli gibi yatırım yapıyor ve bulunduğu alanı paylaşıyordu. Sahne ise adeta bir boks alanine andırıyordu. Dört tarafı gergin iplerle kaplı bu sahnede erkekler ve kadınlar birbirleriyle sevişiyor ve etraftaki izleyenlerin dediklerini yaparak daha da iğrençleşiyorlardı. Ben ve Cemile elele tutuşmuş olanları şaşkınlıkla izliyorduk. Çılgınlıktı bu! Sevişmekten yorulan kadınlar yerini yenilerine bırakıyor ve hatta bazen izleyenlerden bile katılan oluyordu. Önümüzde bir adam soyunduktan sonra telefonundaki kınama uygulamalarından herhangi birini açarak, o an, orada ülkedeki diğer toplumsal olayları kınıyordu. Bu çok basitti. “Kın!” butonuna basmak yeterliydi. Ben ve Cemile onu izliyorduk. Çıplak şekilde dans ederken gelişen olayları kınıyor ve sonradan oradaki sahneye katılıyordu.

“Cemile, gidelim buradan.”

“Gidelim Resul.”

Birbirimizin gözlerine baktıktan sonra üstümüzdeki tüm telefonları ve tabletleri sahneye fırlattık. Bir süre şaşkınlıkla bu hareketimizi izleyen insanlar bizi linç etmek için telefonlarına sarıldılar ve fotoğraflarımızı çekip sosyal medya sitelerinde paylaşmaya başladılar. Cemile ile göz göze geldik. Bu oyundan çok sıkılmıştık. Koşarak oradan uzaklaştık. Dışarı, sokağa çıktığımızda insanlar bizi çekmeye ve çeşitli uygulamalarda yayınlamaya devam ediyorlardı. Yanımızdan geçen bir ailenin küçük çocuğu “Anne şunlara baksana, telefonları yok ve gökyüzüne bakıyorlar!” diyerek bizimle dalga geçti. Berbat bir haldeydik. Ailecek güldüler bize. Çocuğun ablası elindeki vanilyalı latte kahve bardağını düşürdü. Çünkü bu gerçekten çok komik ve çok garip bir olaydı. Buna aldırmamaya çalışıp koşmaya devam ettik. Her yerde insanlar sıraya girmiş ve telefonlarıyla etrafındaki olup bitenleri çekip paylaşıyorlardı.

“Kendimi çıplak hissediyorum Resul.”

“Ben de Cemile. Nefes alamıyorum sanki.”

“Belki de gerçekten nefes almamalıyız.”

“Anlamadım?”

“Gel benimle.”

Cemile önümde koşmaya başladı, ben de arkasından onu takip ediyordum. Herhangi bir deniz kıyısına geldik ve kayalıkların üstüne çıktık. Denizden geçen lüks bir yattan insanlar ellerindeki telefonlarla bizi çekiyor ve kahkaha atıyorlardı. İğrenç pop şarkılarını açarak çılgınca dans ediyorlar ve birbirlerinin fotoğraflarını çekip şakalaşıyorlardı. Cemile ve ben soyunmaya başladık. Çırılçıplaktık ve elele tutuşup son kez birbirimize baktık.

“Bu bir kaybediş değil Cemile, bu bir cesaret örneği.”

“Sana seni sevdiğimi söylemek istiyorum Resul ama telefonlarımız yanımızda değil.”

“Dene Cemile, belki başarabilirsin.”

Denemedi. Elele kendimizi soğuk mavi sulara bıraktık. İnsanlara müthiş bir hediye bırakmıştık ardımızda. Üstüne konuşulacak, tartışılacak ve hatta belki de bu konu üzerinden birbirlerine ilan-ı aşk edecekler, sevişecekler, birbirlerini takip edecekler ve belki de günün birinde bizim yaptığımızı yapacaklardı.

“Bu oyuna bayıldım Resul! Sanki gerçekmiş gibi.” Yorulmuştuk, xBox’ı kapatıp uyuduk.

*Ağustos 2015’te YM Dergi’de yayımlanmıştı.

trafikte podcast dinle

eğer istanbul gibi kalabalık bir metropolde yaşıyorsanız trafik diye somut bir derdiniz var. işte ben de o trafikte geçen ölü zamanı bir şeyler dinleyerek ya da izleyerek geçirmek isteyenlerdenim. mümkün olduğunca tabii. kitap da okumak mantıklıdır ama ilk duraktan binmiyorsan herhangi bir ulaşım aracına, bindiğine dua edersin. yani kitap okuyacak alan yoktur, nefesi zor alırsın. bu istanbul’un gerçeği. aşağıda listelediğim podcastler uzun yıllardır takip ettiğim yalansavar ekibinin podcastleri. hepsi de bilime gönül vermiş bilim insanları. kendi tanımlarıyla; skeptikler. konuşma aralarında kitap önerileri ya da makale önerileri de oluyor, bunlar da çok yararlı. trafikte ya da bir otobüsü uzun süre beklerken o ölü zamanı bununla değerlendirebilirsiniz siz de. dr. ışıl arıcan’ın sesine alışamadım bir türlü, kızmasın ama sesi asla bir konuşmacı sesi değil. anlattığı şeyler çok değerli. bir de dr. çağrı yalgın konuşurken odaklanmada sorun yaşıyorum. çok kelime yutuyor ve bazı kelimeleri tekrarlıyor. aynı sorun bende de var konuşurken. zaten çok kolay bir iş de değil yayın yapmak. bir süre radyo yayını yaptığım için zor olduğunu da bilirim. e hadi o zaman, siz de ölü vaktinizi değerlendirin. cnntürk, ntv, habertürk gibi salak kanalların salak siyaset programlarını izlemek ya da dinlemek yerine daha iyi harcayın vaktinizi lütfen. kafamızı siyasetle değil, sanatla, bilimle, teknoloji ile bozalım. bu ülke şartlarında çok zor biliyorum ama imkansız değil. ayrıca tekrar tekrar kötü bir olayın nasıl olduğunu dinlemek, saatlerce onu izleyip araştırmak çözüm getirmez. sadece beyninizi bunlarla doldurup yararlı işler yapmanızı engeller. bence.

podcastlerin devam edeceğini söyledikleri için kendi sitelerinden takip edebilirsiniz: www.yalansavar.org

#euro2016 – son 16 ardından

maç yorumlarına girmeden bir iki yorum: neden en güzel maçları en kötü spiker ersin düzen’e veriyorlar? nedir, yandaşlık mı? ersin düzen, temiz düzgün iyi bir adam, iyi bir sunucu ama çok kötü bir maç spikeri. almanya-italya maçına da onu verirlerse şaşırmam. cüneyt çakır‘da formsuzluk vardı. yine de finalin en büyük adaylarından.


isviçre – polonya

tahminim tuttu. zar zor da olsa polonya’nın geçeceğini tahmin etmiştim. gerçekten de çok zor oldu. bana kalırsa isviçre ikinci yarıdaki oyunuyla daha çok hak etti ama xhaka o penaltıyı kaçırınca turnuva da sona erdi isviçre için. polonya bu futboluyla ve lewandowski bu kötü performansıyla ne kadar gidebilirler, bilemiyorum. tek avantajları rakipleri, en az onlar kadar kötü portekiz.

galler – kuzey irlanda

tahminim tuttu. galler pek umut vermese de futboluyla öyle ya da böyle çeyrek finale çıktılar. rakipleri belçika, işleri epey zor.

hırvatistan – portekiz

tahminim tutmadı. ilginçtir ki, hırvatistan elenerek beni şaşırttı. üstelik çok kötü top oynayan portekiz’e elenmeleri daha bir üzücü oldu. portekiz’in oyunundan gram zevk almıyorum. en öne çıkan futbolcu nani. efsane bir pas attı ronaldo’ya.

fransa – irlanda

tahminim tuttu. tuttu tutmasına ama fransa için başta o kadar da kolay olmadı maçı koparmak. fransa’nın oyunu çok dengesiz. bi çok iyiler, bi çok vasat. futbol şansı da yanlarında daima.

almanya – slovakya

tahminim tuttu. ben slovakların çok zorlayacağını düşünüyordum ama almanya eski gücüne kavuşmuştu. gomez’i oynatmayı artık akıl ediyor löw. yani elinde gomez var, oynatmamayı mantığa dayandıramıyorum. gerçekten gomez çok ama çok iyi bir santrafor. slovakya pek direnemedi. almanya için bebek oyuncağıydı. almanya artık eski gücünde.

macaristan – belçika

tahminim tuttu. maç belli bir süreye kadar ortada gitse de belçika kalitesini konuşturdu, maçı kopardı ve 4 – 0 gibi rahat bir skorla macarları evine gönderdi. belçika’nın kalitesi gerçekten hayranlık uyandırıcı. o kadar küçücük ülkeden bu kadar yıldız çıkması, nereden bakarsanız bakın takdire şayan. altyapı mı dersiniz, sistem mi dersiniz, ne derseniz deyin. macarları da tebrik etmek lazım. bu maça kadar gayet iyi oynadılar.

italya – ispanya

tahminim tuttu. canım italya, ispanya’yı ezdi geçti. maçın genelinde de italya’nın üstünlüğü vardı pozisyon açısından. italya çok istiyor bu kupayı, hem de çok. her bir futbolcusunun hırsından bunu kolaylıkla anlayabiliyoruz. bence finale kadar gidecekler. aman nazar değmesin.

ingiltere – izlanda

tahminim tuttu. hatırlayacağınız gibi izlanda’nın eleyeceğini yazmıştım. öyle de oldu. müthiş bir savunma anlayışı var izlanda’nın. gerçekten disiplin abidesi bir takım. onlar da çok istiyor. helal olsun sana izlanda. tek cümleyle helal olsun. ingiltere’ye gelince… wilshere’ı kurtarıcı olarak oyuna almak nedir ya? koca sezon üç maç oynasın, sen git ondan medet um. ingiltere bunu hak etti. bağıra bağıra gösteriyordu hem de. bu kadar kötü bir teknik hoca ile bu kadar olur. 1: hodgson, 2: terim. çok para alıp bir şeyi beceremeyen ikili.

hırvatistan dışında tüm tahminlerim tuttu.

çeyrek finalde neler olur?

polonya – portekiz

son maçlarına bakıldığında iki müthiş kötü takım. portekiz’i bazı spor yazarlarının iyi bulması çok garip. portekiz’in bir takım olmakla uzaktan yakından alakası yok. polonya’da ise lewandowski’nin aşırı formsuzluğu takımın ofansif gücünü düşürüyor. kısır geçecek bir maç ve polonya’yı %51 ile daha şanslı görüyorum. tahminim: polonya

galler – belçika

bence galler’in yolu buraya kadar. belçika, galler’i çok zorlanmadan geçecektir. zorlansa dahi geçecektir. geçmelidir. belçika bunu hak ediyor. tahminim: belçika

almanya – italya

erken final derler ya, işte erken finalin tanımı bu maç. ikisinin final oynayacağını hep düşünürdüm ama çeyrek finalde karşı karşıya geldiler. almanya, geçen dünya kupası’ndaki oyununu yakaladı. şu ana kadarki turnuvanın en güzel maçı bu olacaktır, buna eminim. almanya’nın da şansı çok büyük, italya’nın da… ama isteğim ve tahminim yine italya’dan yana. italya, almanya’yı geçecek diye düşünüyorum. tahminim: italya

fransa – izlanda

bir sürpriz daha yapıyorum ve artırıyorum! izlanda, fransa’yı da eleyecek diye düşünüyorum. fransa yerine izlanda’nın yarı finale çıkmasını isterim. fakat fransa, ingiltere gibi oynamıyor. en azından onlardan daha iyi. formda oyuncuları var. izlanda için çok zor bir maç olacak. fransa’nın eleme ihtimali daha büyük olsa da… tahminim: izlanda

çok erken bir tahmin: italya – belçika final oynar gibi. bakalım. (böyle dedim diye ikisi de çeyrek final’de eleniyormuş bir de…)

 

#euro2016 – grupların ardından

tahminleri yaptığım ilk yazıya buradan tık.

a grubu

tahminim %100 tuttu: fransa ve isviçre gruptan çıkar demiştim. nitekim öyle de oldu. bu gruptan en iyi üçüncü çıkmadı.

b grubu

tahminim %50 tuttu: ingiltere ve rusya demiştim. rusya büyük hayal kırıklığı yarattı. galler, ingiltere ve en iyi 3. olarak slovakya çıktı.

c grubu

tahminim %100 tuttu: almanya ve polonya çıkar demiştim. onlara ek olarak en iyi 3. olarak bir de kuzey irlanda çıktı. türkiye sağ olsun, iyi bir kıyak yaptı kuzeylilere.

d grubu

tahminim %50 tuttu: bu grupta hırvatistan’a şans vermeyerek utanmaların utanmasını yaşadım. ispanyatürkiye dedim, türkiye’den pek umutluydum ama hırvatlar lider ardından ispanya 2. olarak çıktı. bu gruptan maalesef en iyi 3. çıkmadı.

e grubu

tahminim %100 tuttu: italya ve belçika çıkar demiştim. onların ardından sirigu‘nun aptallığı sağ olsun irlanda da italya’yı 1-0 yenerek en iyi 3. olarak çıktı. italya, türkiye’yi pek üzdü.

f grubu

tahminim %100 (yaniii) tuttu: bu gruptan portekiz ve izlanda çıkar demiştim. portekiz ve izlanda çıktı, tahmin tuttu ama portekiz muhteşem kötü oyunuyla en iyi 3. olarak çıkabildi. şans vermediğim macaristan‘ın iyi performansı utandırdı yine.

grupların ardından akılda kalanlar:

  • türkiye çıkmayı hak etmedi diyebiliriz. yine de çok heyecanlandık. sadece çek maçında iyi top oynadık. o da devam etmek için yetmedi, yetmemeliydi de. başından beri çok istemedik. biz bitti demeden bitti. emre mor‘u izlemek güzeldi.
  • hem irlanda hem kuzey irlanda ilk 16’ya kaldı. çok ilerleyemeyecekler ama olsun, başarı budur. (sadece turnuvada bulunmak değil)
  • portekiz ve cristiano ronaldo bu turnuvada epey itici. kötü futbolun suçlusu ne muhabir, ne izlanda. zar zor götü yırttılar.
  • izlanda‘ya vallahi de billahi de helal olsun. elemelerde de, gruplarda da adamlar mütevazı takımıyla gayet iyi ilerliyor.
  • ben bir önceki yazıda “türkiye, ukrayna, arnavutluk, avusturya, rusya, irlanda, isveç, romanya evine dönerdemiştim. bir tek irlanda yerine çek cumhuriyeti’ni yanlış tahmin etmişim.

 

elemelerde neler olur?

isviçre-polonya: isviçre sağı solu belli olmayan ama disiplinli ve güçlü bir takım. çok zorlansa da polonya geçer diye düşünüyorum. tahminim: polonya.

galler-kuzey irlanda: galler rahat geçecektir. galler’in şansı gerçekten henüz onlardan daha iyi bir takımla oynamamaları bana kalırsa. gareth bale, şu ana kadar takımını taşıdı. tahminim: galler.

hırvatistan-portekiz: iyi bir hırvatistan, portekiz’i fena üzer. elbette hırvatistan için kolay maç olmayacak ama hırvatlar’ın çıkacağını düşünüyorum. portekiz elerse benim için aşırı sürpriz olur. tahminim: hırvatistan.

fransa-irlanda: fransa için kolay lokma. fransa fark bile atabilir. tahminim: fransa.

almanya-slovakya: işte en zor tahminlerden birisi. içimden bir his slovakya çok kötü bir sürpriz yapıp almanya’yı eleyecek diyor. bilemiyorum ama yine de almanya’nın şansını %51 gördüğüm için… tahminim: almanya.

macaristan-belçika: üstteki maç gibi, bunun da tahmini epey zor. macaristan iyi oyunuyla beni utandırmıştı. çok çok çok zorlayacaklar ama belçika “ah farkla” geçecek diye düşünmekteyim. çünkü futbol aklım belçika’nın çok iyi kadroya sahip olduğunu söylüyor. tahminim: belçika.

italya-ispanya: herhalde ilk 16 elemelerinin en güzel maçı favorim italya’nın maçı olacak. gerçekten çok güzel bir maç bizleri bekliyor. italya çok hırslı. ispanya tehlikeli ve güçlü fakat italya’yı hırsından ve buffon-barzagli-bonucci-chiellini dörtlüsünden dolayı daha şanslı görüyorum. tahminim ve isteğim: italya.

ingiltere-izlanda: izlanda bir sürpriz yapıp ingiltere’yi eleyecek. en büyük riski de bu maçta yapıyorum. tahminim: izlanda.

 

“hayatımızın anlamı… sanatın çıkar gözetmezliği hakkında konuşuyordunuz.
müziği ele alalım örneğin. gerçek ile bağlantısı diğer şeylere göre çok az.
bağlantısı olsa bile, bu bağlantı mekanik bir yolla kuruluyor, fikirler yoluyla değil.
yalnızca sesle, herhangi bir çağrışımdan yoksun.
ve buna rağmen müzik, mucize gibi yüreğimize işliyor.
armoni haline gelen gürültüye yanıt olarak içimizde yankılanan, onu en büyük hazzın kaynağı haline getiren, bizi sersemleten ve bir araya getiren ne?
tüm bunlara neden ihtiyaç duyuluyor?
ve en önemlisi kim ihtiyaç duyuyor?
‘hiç kimse ve hiçbir nedenle’ diyebilirsiniz.
çıkarsızca. hayır. hiç sanmıyorum.
yine de, her şeyin biraz anlamı vardır.
anlam ve nedeni.”

stalker / andrey tarkovski

İki Sanat Dâhisinin Buluştuğu Nokta: The Grand Budapest Hotel*

“Fakat sonuç olarak her gölge, ışığın bir çocuğudur ve sadece aydınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yükselişi ve çöküşü gören kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır.”

Stefan Zweig, Dünün Dünyası

Not: Bu yazı filme dair sürpriz bozan (spoiler) içerir.

On birinci sayıda ele alınacak isimleri tartışırken Merve Akıncı’dan gelen Stefan Zweig önerisi sinemaseverlerin aklına direkt Wes Anderson’ı getirmişti. Zira yönetmen, fırtınalar kopartan son filmi “The Grand Budapest Hotel”de Stefan Zweig’ın notlarından esinlenmişti ve Zweig dendiğinde bu harikulade film de mutlaka ele alınmalıydı.

Erwin Panofsky, bir sanat eserinin üç aşamada ele alınacağını söyler: “Tanımlama, çözümleme, yorumlama.” Bu teoriden yola çıkarak “The Grand Budapest Hotel” filmini ve filmin Zweig’a dair taşıdığı izleri ele almak hem yazarı hem de filmi biraz daha iyi anlamamız açısından faydalı olacaktır.

***

STEFAN ZWEIG VE DÜNÜN DÜNYASI

Viyana’da, o çok sevdiği Avrupa’da mutlu bir şekilde yaşayan, sanat ve edebiyatla içli dışlı bir ortamda büyüyen bir yazar Stefan Zweig. Dergileri takip eden ve haftanın belirli günlerinde Viyana’da arkadaşlarıyla birlikte dergileri ve edebiyatı tartışan Stefan Zweig’ın o zamandan bellidir büyük bir yazar olacağı. Satranç, Amok Koşucusu gibi çok ünlü kitaplara imza atmasının yanı sıra Freud, Dostoyevski, Puşkin, Balzac, Nietzsche gibi büyük yazar ve düşünürlerin de biyografisini yazmıştır. Birçok kişiye ilham kaynağı olan Zweig, otobiyografisini yazdığı Dünün Dünyası kitabında nasıl mutlu bir hayattan karamsarlığa, karanlığa ve intihara sürüklendiğini anlatır. O çok sevdiği Avrupa’dan kaçan, asla geri dönmeyi düşünmeyen Zweig, en sonunda dünyasının asla eskisi gibi olamayacağına inanarak karısıyla birlikte intihar eder.

WES ANDERSON VE SİNEMASI

“Bottle Rocket”, “The Royal Tenenbaums”, “The Darjeeling Limited”, “Fantastic Mr. Fox”, “Moonrise Kingdom” ve son olarak “The Grand Budapest Hotel” gibi müthiş filmlerin yönetmeni Wes Anderson, 1 Mayıs 1969’da ABD’de doğmuştur. Sadece yönetmen değil aynı zamanda bir “auteur”dür. Fransız yönetmen François Truffaut’nun ilk kez “Une Certaine Tendance Du Cinéma Français” (Fransız Sinemasının Mutlak Eğilimi) adlı makalesinde geçer “auteur” kavramı. Senaryosundan, yönetmenliğine, oyuncu seçimlerinden dekoruna kadar filmin tüm detaylarında kendi tarzını ortaya koyan yönetmenler için kullanılır. Wes Anderson da tam olarak böyle bir yönetmendir.

Sinematopya.com’da yer alan bir yazıda Wes Anderson’ın ABD sinemasına birkaç beden fazla geldiğini söylemenin haksızlık olmayacağını belirtiyor Burak Hazine. Kendisine katılmamak elde değil. Son yıllarda ancak ve ancak klişe ve gişe filmleriyle boy gösteren bir ABD sineması var karşımızda. Son dönemin usta yönetmenlerinden Wes Anderson ise her karesinde sanat barındıran filmler çekerek ABD sinemasında öne çıkan yönetmenlerden biri hâline geliyor.

Filmlerinde genel olarak pastel renkler kullanan Anderson, sahnenin tüm detaylarını en ince ayrıntısına kadar düzenler. Öyle ki, sahnede odak noktasında olan nesne, arka planın tam ortasında yer alır her daim. Hatta bu yüzden adına kısa belgeseller yapılan Anderson’ın adı “simetri hastası yönetmen” olarak geçmektedir. Filmlerinin müzikleri de görüntüleri kadar sıcak ve etkileyici olur. Genel anlamda aynı oyuncu kadrosuyla çalışsa da birçok yıldıza “küçük” roller vermesiyle de bilinir. Ama bu izleyiciyi asla rahatsız etmez, aksine o yıldızlar, küçük rollerle görevlerini tamamlayıp kaybolunca filme ayrı bir hava katar tıpkı “The Grand Budapest Hotel”de Adrien Brody ve Edward Norton’un rolleri gibi.

Anderson, filmlerinde ciddi konuları işlese bile ciddileşmekten yana değildir. Zweig’ın dram ve acı dolu dünyasını bile o kadar eğlenceli bir şekilde gözler önüne serer ki; izleyici hem savaşın adım adım yaklaştığını hisseder hem de ortaya konulan ince mizah karşısında gülümser film boyunca.

WES ANDERSON VE ZWEIG’IN TANIŞMASI

Anderson, filmi çekmeden altı-yedi yıl önce Zweig’ı tanıdığını söylüyor George Prochnik’e verdiği röportajda. Önce Acımak (Beware of Pity) kitabını okuyarak Zweig’ın dünyasına adım atan Anderson’ı çok etkiler Zweig ve usta yönetmen hemen diğer kitaplarını da okumaya başlar yazarın. Röportajda o kısmı şöyle anlatıyor:

“Zweig’ın birkaç kitabını okuduktan sonra beni en çok etkileyen nokta, onun hakkında kişisel olarak öğrenmeye başladığım şeylerin, yazar olarak onun hakkında hissettiklerimden aslında oldukça farklı olmasıydı. Çoğu yapıtı, esasında masum olan ve daha karanlık bölgelere yönelen kişilerin bakış açısından kaleme alınır ve ben de her zaman Zweig’ın, daha içine kapanık, çekimine kapıldığı işlerde bir şeyler arayan biri olduğunu hissetmiştim ancak bunlar onun kendi deneyimleri değilmiş. Aslında gerçek, bunun tam tersi. Zweig, yoluna çıkan her şeyi az çok denemiş olan biri gibi gözüküyor.”

Stefan Zweig’dan çok etkilenen Anderson, filmi, Zweig’ın otobiyografisi olan Dünün Dünyası adlı kitabından esinlenerek çeker. Filmde Zweig’ı iki karakterin oynadığını söylüyor yönetmen. Birincisi Zweig’ın genç hâlini oynayan, Büyük Budapeşte Oteli’nin konuğu Jude Law, ikincisi ise filmin hemen başında ortaya çıkan Tom Wilkinson. Bunun dışındaysa Gustave H. de büyük ölçüde Zweig üzerine modellendirilmiş, yazarın karakteristik özelliklerinden yola çıkılarak oluşturulmuş bir karakter.

Anderson’ın, Zweig’ın karanlık hayatından etkilenip de tam tersine hayali ve keyifli bir dünyayı tercih etmesinin sebebini, röportaj sırasında Prochnick’in yaptığı şu yoruma şiddetle katılmasından çıkarabiliriz: “Bu durum, Zweig’ın gerçeği görmekten aciz olduğu düşüncesinden uzaklaştırıyor bizi ve şu yoruma götürüyor: Zweig hayal gücünde yaşamayı o kadar çok istiyor ki, bu istek, gerçeğin etkisini hafifletebilir.”

STEFAN ZWEIG BAĞLAMINDA “THE GRAND BUDAPEST HOTEL”

Anderson, 2014’te vizyona giren muhteşem “The Grand Budapest Hotel”de kendine has tarzını, diğer filmlerine nazaran en profesyonel şekilde sergiler ve her zamanki gibi pastel renklere sahip hayali dünyasına davet eder izleyiciyi. Filmlerinin her bir karesini özenle hazırlayan ve sahnenin tüm detaylarını ince eleyip sık dokuyan Anderson, “The Grand Budapest Hotel” filminde, iki dünya savaşının arasındaki bir hayatı, hayali bir ülkede anlatıyor.

Üç ayrı zaman katmanında geçen film, kronolojik sıraya dikkat etmeden tarihler arasında yolculuk yapıyor. Filmde, Büyük Budapeşte Oteli’nde konsiyerj olarak görev yapan Gustave H. ve onun yanında lobby boy olarak işe başlayan Zero Mustafa’nın keyifli, aksiyon dolu ve tarihi macerası anlatılıyor. Ralph Fiennes, Adrien Brody, Willem Dafoe, Edward Norton, Jude Law, Tony Revolori ve Tilda Swinton gibi ünlü isimlerin rol aldığı filmin müthiş müziklerini ise yönetmenin diğer bir filmi “Moonrise Kingdom”dan da tanıdığımız bir isim, Alexandre Desplat yapıyor.

***

Zubrowka adlı hayali bir ülkede, genç bir kadının Stefan Zweig olduğu düşünülen bir yazarın anıtının önünde The Grand Budapest Hotel adlı kitabı açmasıyla başlar film. Kitabın arka kapağında ise “yazar” karakterini canlandıran Tom Wilkinson’ın fotoğrafı vardır. “Yazar,” filmin başında izleyiciye şöyle seslenir:

“Herkesin düştüğü bir yanılgı vardır. Yazarların hayal gücünün daima iş başında olduğu sanılır. Sınırsız sayıda olay ve hikâyeyi tamamen kendi kafamızdan uydurduğumuz varsayılır. Ama işin aslı tam tersidir. İnsanlar, yazar olduğunuzu öğrenince, karakterleri ve olayları ayağınıza getirir, yeter ki gözlemlemekten ve dikkatle dinlemekten vazgeçmeyin; hikâyeler, sürekli, ömür boyu size gelmeye devam edecektir. Başkalarının öykülerini anlatan yazara pek çok hikâye anlatılır.”

Burada Zweig ile Wilkinson karakteri arasındaki bağı görmek mümkün zira yazarın Satranç isimli kitabında, Gestapo tarafından hücre hapsinde tutulan karakter Dr. B’nin hikâyesini, gemideki bir başka yolcunun ağzından dinliyoruz.

Ardından film 1980’li yıllardan 1960’lı yıllara gider, ekran boyutu değişir. Otele yeni yerleşen Zweig’ın genç hâli (Jude Law) otelin sahibi olan Zero Mustafa’nın (Murray Abraham) hikâyesini merak eder ve biz de filmin ana karakterinin Gustave H. olmasına rağmen tüm filmi Zero Mustafa’nın ağzından dinleriz. Yani Dünün Dünyası’nda Zweig’ın yaptığı gibi Zero Mustafa da otobiyografisini anlatmaya başlar ve filmin ekran boyutu bir kez daha değişir.

Gustave H, yaşlı kadınlara -özellikle sarışın olanlara- ilgi duyan, onlarla vakit geçiren ve onların hayatlarına renk katan bir konsiyerjdir. Otelde her şey ondan sorulur, her şeyi o bilir ve her şeyin kontrolü ondadır. Otelde lobby boy olarak işe yeni başlayan genç adam, Zero Mustafa (Tony Revolori) ile tanışırlar. Gustave H. bundan böyle, otelcilik ve lobby boy olmak konusunda Mustafa’nın akıl hocası olacaktır.

Filmde, Zweig’ın karamsarlığa düşüşünden ve Avrupa’yı sarsan o savaştan esintiler vardır fakat Gustave H. ve Zero Mustafa daha çok kendi çıkarlarının derdindedir. Öyle ki filmin bir sahnesinde Zero Mustafa gazeteyi alır ve koşa koşa Gustave H.’in odasına gider. Gazetenin manşetinde “YENİDEN SAVAŞ ÇIKABİLİR” yazarken altında ise küçük bir haber vardır: “Yaşlı bir kadın ölü bulundu.” Hem Zero’nun hem de Gustave H.’in dikkatini alttaki bu küçük haber çeker, çünkü ölen yaşlı kadın Gustave H.’in bir zamanlar sevgilisi olan, filmin başında otelden ayrıldığını gördüğümüz Madame D (Tilda Swinton)’dir. Gustave H. ile Zero Mustafa alelacele cenaze töreni için yola çıkarlar ve ancak Madame D’nin vasiyetinin açıklanacağı toplantıya yetişebilirler. Ne var ki Madame D, çok değerli olan “Elmalı Oğlan” tablosunu eski sevgilisi Gustave H.’e bırakır ve esas macera buradan sonra başlar.

Hem giderken hem de dönerken kahramanlarımızın tren yolculukları esnasında savaşın izleri kendini göstermeye başlar. Nazi askerleri treni durdurduklarında ülkede kaçak olarak yaşadığını düşündükleri Zero’yu almak isterler ama Gustave H. buna karşı çıkar. Askerlerin elinden ise Gustave H.’in annesinin eskiden birlikte olduğu komutan Henckels (Edward Norton)’in yardımıyla kurtulurlar ve Gustave H. bu olaydan sonra dönemin vahşiliğine şöyle gönderme yapar: Bir zamanlar insanlık olarak bilinen şu vahşi mezbahada hâlâ ufak da olsa bir umut ışığı kalmış, görüyorsun değil mi?”

Filmin sonlarına doğru yine bir tren yolculuğunda Nazi askerleri tarafından sorgulanırlar ve Gustave H. belki de Zweig’ın söyleyemediklerini söylüyormuşcasına askerlere “Faşist pislikler!” diye bağırır. Genel anlamda savaş esintilerini tren yolculuklarında hisseder izleyici ama filmin sonlarına doğru artık askerler kenti ele geçirmiş ve otele yerleşmişlerdir. Savaşın artık başlamış olduğu zamanlarda bile Gustave H. ve Zero Mustafa kendi dertleriyle uğraşıp savaşı görmezlikten gelmektedirler. Belki de Wes Anderson, Zweig’ın bu savaş yüzünden intihar edişindeki karanlığı, filmi ve karakterlerini savaşın dışında tutmaya çabalayarak hafifletmeye çalışmıştır. Çünkü tüm bu olanlar hayali bir ülkede değil de gerçek bir dünyada yaşanıyor olsaydı hem film bu kadar etkileyici ve keyifli olamayacak hem de bir biyografi filminden öteye geçemeyecekti.

Anderson, Prochnick’e verdiği röportajda Zweig’ın sürekli olarak intiharı düşündüğünü ve bütün yapıtlarında intihardan bahsettiğini söyler. Filmde intihar yoktur fakat yaşlı kadınlarla birlikte olan Gustave H. çocuk ruhlu ve eğlenceli bir adam olmasına rağmen içten içe mutsuz bir karakterdir. Tüm otel çalışanları birlikte yemek yerken o, tek başına küçük odasında yer yemeğini. Gustave H.’in aslında ne kadar yalnız ve sorunlu bir karakter olduğunu, kurabildiği tek gerçek bağın kendisinden oldukça genç olan Zero Mustafa ile olmasından anlıyoruz.

Film boyunca Avrupa’nın ne kadar güzel olduğunu görürüz, ta ki savaş başlayana kadar. Tıpkı Zweig’ın Dünün Dünyası adlı eserinde olduğu gibi. Kitap Avrupa’da insanların ne kadar mutlu olduğundan bahsederek başlar ama savaş ile birlikte karanlık ve hüzün dolu bir sonla biter.  Avrupa artık eski Avrupa değildir.

Film nasıl başladıysa öyle bitiyor. Anıtın önünde genç kadının kitabı okumasıyla başlayan film, yine anıtın önünde kitabı okuyan genç kadının görüntüsüyle bitiyor ama kadının kitabı bitirdiğini görmüyoruz. Belki de öykü, hayali bir ülkede hâlâ devam ediyordur.

*YM Dergi’nin “Stefan Zweig” temalı 11. sayısında (2015) yayımlanmıştır. 

#euro2016 – ikinci maçlar ardından

  • slovaklar sürpriz yaptı. ruslara artık güle güle diyebiliriz. marek hamsik gösterdi klasını.
  • şu ana kadar dmitri payet en iyi oyunu oynayan futbolcu. fransa nispeten daha iyi top oynuyor diğer ülkelere göre.
  • ingiltere, roy hodgson ile bir bok yapamaz. harry kane büyük hayal kırıklığı. ingiltere gruptan çıktı ama bu taktik ve bu kadro seçimiyle çok fazla gidemez bence.
  • kuzey irlanda beni epey şaşırttı. ukrayna’yı 2-0 yendi. helal olsun.
  • low ve almanya forvetsiz oynamakta ısrar ederse işleri zor. gomez’i arıyor gözler sürekli.
  • favorim italya yine iyi oynadı isveç karşısında. golü geç bulsa da italya, hırsıyla çok istediğini gösteriyor bu kupayı.
  • hırvatlar 2-0’dan sonra çok şımardı. 60’ta modric’i oyundan almalar, rakitic’in artistik hareketleri falan. çek’ler acımadı, geri döndüler.
  • türkiye adına söyleyecek bir şey yok. şu ana kadar turnuvanın en alt, en kötü takımı. açıkçası başlamadan önce umutluydum ama çok büyük hayal kırıklığı milli takım. hem kötü oynuyorlar hem bize trip atıyorlar, böyle de lüksleri  var. artık umudum yok.
  • belçika, her turnuvada gizli sürpriz olarak gösterilir. çünkü çok iyi bir takım. irlanda’yı kolay yendiler.
  • turnuvanın en iyi hakemi şu ana kadar cüneyt çakır diyebiliriz. final kesin onun bence.
  • şu ana kadar oynanan maçlarda “3” gol yiyen iki takım var: türkiye, irlanda
  • ikinci maçlar ardından “0” çeken takımlar: türkiye, arnavutluk, ukrayna
  • hala gol atamamış takımlar: türkiye, arnavutluk, ukrayna, avusturya
  • gudjohnsen, rosicky ve r. carvalho‘yu hala oynuyor olarak görmek ilginç geliyor bana.
  • türkiye, ukrayna, arnavutluk, avusturya, rusya, irlanda, isveç, romanya evine döner, asıl euro 2016, 16 takımla yeni başlar tahminimce.