Oyun

Odadan yankılanan sesler insanı tedirgin ediyordu ama korkudan altına sıçsanız dahi bundan vazgeçemezsiniz. Üstündeydim ve nefes nefeseydik. Elleri kalçalarımda geziniyor, tırnaklarını belli aralıklarla belimde hissediyordum. O sırada karşıdaki duvar, bizi televizyondan izleyen binlerce insan tarafından kalple doldurulmuştu. Bir an tüm dengemi kaybettim, yataktan düşecek gibi oldum ve o sırada insanlardan gelen yorumların seyri değişti. “Seni beceriksiz salak, konuş şu kadınla!”, “Ne yaptığını sanıyor bu?”, “O kadar kalp gönderdik farkında mı bu salak?”, “Konuş şu kadınla!” gibi sesler iyice dikkatimi dağıtıyordu. Sonunda konuşabildim.

“En çok da saçlarının beyaz kısmını seviyorum Cemile.”

Bu söylediğimi beğenmemiş olacaklar ki, tüm izleyenler teker teker kanaldan çıkmaya başladı. Kanal sunucusu mikrofonu eline aldı. Ulusal yayın yapan bir kanaldı bu. Ben de yana devrilip soluk soluğa sesini açıp dinlemeye başladım.

“Performansınız bugün oldukça kötüydü Resul Nikova ve Cemile Lopeza. İzleyenler verdikleri paradan ve kalpten pişman. Sizi bir süreliğine engellemek zorundayım. İyi geceler.”

Televizyonu göz kapaklarımla kapattım. Elbette bu soyisimler gerçek soyisimlerimiz değildi. Cemile yanındaki komodinden telefonu alıp NeffRet uygulamasını açtı. Ben de telefonu alıp yanına uzandım. Bugün saatlerce sevişmekten kimseden nefret etmemiş ve kınamamıştık. Bu bize epey puan kaybettirmişti. İlk 10 listesinden ikimizin de adı silinmişti. Cemile, politik liderlerden başlayarak “Kın!” butonuna abanıyordu ve neredeyse sinirden çıldıracaktı. Ben de günün gerekli kınanması gereken birkaç haberden ve insandan başladım. TV yıldızları, şaklaban program sunucuları ve en çok da siyasi liderler olmak üzere kınamaya başladım. Kısa sürede ikimiz de yeniden İlk 10’a girmiştik. O sırada Cemile’ye uygulamadan bir mesaj geldi.

“Selam. Birlikte kınayalım isterim. Ne dersin?”

Cemile ve ben bu fırsatı kaçırmayacaktık ve duş aldıktan sonra hızlıca adamla sözleştiğimiz yere doğru yola koyulduk. Dışarıda her şey olağandı. Herkesin başı öne eğik bir şekilde telefonlarındaki uygulamaları kullanıyorlardı. Kimi bağırarak kınıyordu, kimi insan vitrininden yeni insanlar seçiyordu, kimi ise canlı videolar çekerek para kazanıyordu. Bu oyunun içinde olmaktan hoşnut değildim. Yorulmuştum. Cemile olmasa, bir saniye bile durmam diye düşünüyordum. Ellerimi tuttu ve birden koşmaya başladık. Telefonlarıyla şehirdeki en küçük taşı bile görüntüleyen insanlar bizi de çekmeye başlamıştı. Sokağı döndüğümüz gibi polislerin bir adamı dövdüğüne şahit olduk. Telefon kullanmayan bu adamı polisler, karakola götürmekle tehdit ediyor ve hemen herhangi bir uygulama açıp gerekli işlemleri yapmasını istiyordu. Adamın yüzüne baktım. Bezmişti. Yere bıraktı kendini. “Öldürün beni!” diye bağırıyordu. Bağırışları duyan insanlar video uygulamalarını açarak olayı çekmeye başladı.

Geç kalıyorduk. Hızlıca oradan ayrılıp adamla anlaştığımız yerde buluşma yerine doğru gittik. Geldiğimiz bu izbe yeri daha önceden duymuştuk. İnsan pazarı gibi bir şeydi. Kadınlar veya erkekler kendilerini sergiliyor ve diğer insanlar da beğendikleri kadınları ya da erkekleri sağ kapıdan çıkararak evlerine götürüyorlardı. Sol kapıdan çıkarılan insanlar ise bir daha pazara konulmamak üzere men ediliyordu. Seçilmek için elinden geleni yapan kadınlar ve erkekler. Çeşit çeşit insanlar. Her yer insan dolu. İğne atsan yere düşmez. Bağırışlar, gürültü. Korkunç bir yer burası. Herkesin elinde telefonlar ve pazarın etrafına dizilmiş sergilenen kadın ve erkekleri kayda alıyorlardı.

Cemile bir anda dengesini kaybedip üstüme düştü ve kusuyordu. Midesi bulanmıştı. Biraz uzaklaşıp bir yere oturduk ve Cemile telefondan AğlaŞimdi uygulamasını açıp kamerayı yüzüne yaklaştırdı. Kendisini çok kötü hissediyordu ve telefon gözlerini algılayınca ağlamaya başladı. Bu uygulama yalandan ağlayanları yakalıyor ve onları süresiz engelliyordu. Belli ki Cemile çok duygulanmıştı, telefon yaklaşık on dakika kadar Cemile’nin yerine ağladı. Cemile’yi böyle görünce telefonumdan İçŞunu uygulamasını açıp sigara içmeye başladım. Günlük beş tane hakkım vardı ve bu dördüncüydü. Eğer biterse “premium” üyelik alarak sigara hakkımı arttırabilirdim, o yüzden rahattım. İnsan pazarını geçtikten sonra nihayet buluşacağımız yere varmıştık. İçeride yüksek sesle metal şarkılar çalıyor ve insanlar ellerindeki telefonlar veya tabletlerle birlikte bağırıp çağırıyorlardı. Müthiş bir kalabalık vardı ve ne olduğunu anlayamadığımız için kalabalığı yarıp sahneye doğru yürüdük.

İzleyenler telefonlarından deli gibi yatırım yapıyor ve bulunduğu alanı paylaşıyordu. Sahne ise adeta bir boks alanine andırıyordu. Dört tarafı gergin iplerle kaplı bu sahnede erkekler ve kadınlar birbirleriyle sevişiyor ve etraftaki izleyenlerin dediklerini yaparak daha da iğrençleşiyorlardı. Ben ve Cemile elele tutuşmuş olanları şaşkınlıkla izliyorduk. Çılgınlıktı bu! Sevişmekten yorulan kadınlar yerini yenilerine bırakıyor ve hatta bazen izleyenlerden bile katılan oluyordu. Önümüzde bir adam soyunduktan sonra telefonundaki kınama uygulamalarından herhangi birini açarak, o an, orada ülkedeki diğer toplumsal olayları kınıyordu. Bu çok basitti. “Kın!” butonuna basmak yeterliydi. Ben ve Cemile onu izliyorduk. Çıplak şekilde dans ederken gelişen olayları kınıyor ve sonradan oradaki sahneye katılıyordu.

“Cemile, gidelim buradan.”

“Gidelim Resul.”

Birbirimizin gözlerine baktıktan sonra üstümüzdeki tüm telefonları ve tabletleri sahneye fırlattık. Bir süre şaşkınlıkla bu hareketimizi izleyen insanlar bizi linç etmek için telefonlarına sarıldılar ve fotoğraflarımızı çekip sosyal medya sitelerinde paylaşmaya başladılar. Cemile ile göz göze geldik. Bu oyundan çok sıkılmıştık. Koşarak oradan uzaklaştık. Dışarı, sokağa çıktığımızda insanlar bizi çekmeye ve çeşitli uygulamalarda yayınlamaya devam ediyorlardı. Yanımızdan geçen bir ailenin küçük çocuğu “Anne şunlara baksana, telefonları yok ve gökyüzüne bakıyorlar!” diyerek bizimle dalga geçti. Berbat bir haldeydik. Ailecek güldüler bize. Çocuğun ablası elindeki vanilyalı latte kahve bardağını düşürdü. Çünkü bu gerçekten çok komik ve çok garip bir olaydı. Buna aldırmamaya çalışıp koşmaya devam ettik. Her yerde insanlar sıraya girmiş ve telefonlarıyla etrafındaki olup bitenleri çekip paylaşıyorlardı.

“Kendimi çıplak hissediyorum Resul.”

“Ben de Cemile. Nefes alamıyorum sanki.”

“Belki de gerçekten nefes almamalıyız.”

“Anlamadım?”

“Gel benimle.”

Cemile önümde koşmaya başladı, ben de arkasından onu takip ediyordum. Herhangi bir deniz kıyısına geldik ve kayalıkların üstüne çıktık. Denizden geçen lüks bir yattan insanlar ellerindeki telefonlarla bizi çekiyor ve kahkaha atıyorlardı. İğrenç pop şarkılarını açarak çılgınca dans ediyorlar ve birbirlerinin fotoğraflarını çekip şakalaşıyorlardı. Cemile ve ben soyunmaya başladık. Çırılçıplaktık ve elele tutuşup son kez birbirimize baktık.

“Bu bir kaybediş değil Cemile, bu bir cesaret örneği.”

“Sana seni sevdiğimi söylemek istiyorum Resul ama telefonlarımız yanımızda değil.”

“Dene Cemile, belki başarabilirsin.”

Denemedi. Elele kendimizi soğuk mavi sulara bıraktık. İnsanlara müthiş bir hediye bırakmıştık ardımızda. Üstüne konuşulacak, tartışılacak ve hatta belki de bu konu üzerinden birbirlerine ilan-ı aşk edecekler, sevişecekler, birbirlerini takip edecekler ve belki de günün birinde bizim yaptığımızı yapacaklardı.

“Bu oyuna bayıldım Resul! Sanki gerçekmiş gibi.” Yorulmuştuk, xBox’ı kapatıp uyuduk.

*Ağustos 2015’te YM Dergi’de yayımlanmıştı.

İki Sanat Dâhisinin Buluştuğu Nokta: The Grand Budapest Hotel*

“Fakat sonuç olarak her gölge, ışığın bir çocuğudur ve sadece aydınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yükselişi ve çöküşü gören kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır.”

Stefan Zweig, Dünün Dünyası

Not: Bu yazı filme dair sürpriz bozan (spoiler) içerir.

On birinci sayıda ele alınacak isimleri tartışırken Merve Akıncı’dan gelen Stefan Zweig önerisi sinemaseverlerin aklına direkt Wes Anderson’ı getirmişti. Zira yönetmen, fırtınalar kopartan son filmi “The Grand Budapest Hotel”de Stefan Zweig’ın notlarından esinlenmişti ve Zweig dendiğinde bu harikulade film de mutlaka ele alınmalıydı.

Erwin Panofsky, bir sanat eserinin üç aşamada ele alınacağını söyler: “Tanımlama, çözümleme, yorumlama.” Bu teoriden yola çıkarak “The Grand Budapest Hotel” filmini ve filmin Zweig’a dair taşıdığı izleri ele almak hem yazarı hem de filmi biraz daha iyi anlamamız açısından faydalı olacaktır.

***

STEFAN ZWEIG VE DÜNÜN DÜNYASI

Viyana’da, o çok sevdiği Avrupa’da mutlu bir şekilde yaşayan, sanat ve edebiyatla içli dışlı bir ortamda büyüyen bir yazar Stefan Zweig. Dergileri takip eden ve haftanın belirli günlerinde Viyana’da arkadaşlarıyla birlikte dergileri ve edebiyatı tartışan Stefan Zweig’ın o zamandan bellidir büyük bir yazar olacağı. Satranç, Amok Koşucusu gibi çok ünlü kitaplara imza atmasının yanı sıra Freud, Dostoyevski, Puşkin, Balzac, Nietzsche gibi büyük yazar ve düşünürlerin de biyografisini yazmıştır. Birçok kişiye ilham kaynağı olan Zweig, otobiyografisini yazdığı Dünün Dünyası kitabında nasıl mutlu bir hayattan karamsarlığa, karanlığa ve intihara sürüklendiğini anlatır. O çok sevdiği Avrupa’dan kaçan, asla geri dönmeyi düşünmeyen Zweig, en sonunda dünyasının asla eskisi gibi olamayacağına inanarak karısıyla birlikte intihar eder.

WES ANDERSON VE SİNEMASI

“Bottle Rocket”, “The Royal Tenenbaums”, “The Darjeeling Limited”, “Fantastic Mr. Fox”, “Moonrise Kingdom” ve son olarak “The Grand Budapest Hotel” gibi müthiş filmlerin yönetmeni Wes Anderson, 1 Mayıs 1969’da ABD’de doğmuştur. Sadece yönetmen değil aynı zamanda bir “auteur”dür. Fransız yönetmen François Truffaut’nun ilk kez “Une Certaine Tendance Du Cinéma Français” (Fransız Sinemasının Mutlak Eğilimi) adlı makalesinde geçer “auteur” kavramı. Senaryosundan, yönetmenliğine, oyuncu seçimlerinden dekoruna kadar filmin tüm detaylarında kendi tarzını ortaya koyan yönetmenler için kullanılır. Wes Anderson da tam olarak böyle bir yönetmendir.

Sinematopya.com’da yer alan bir yazıda Wes Anderson’ın ABD sinemasına birkaç beden fazla geldiğini söylemenin haksızlık olmayacağını belirtiyor Burak Hazine. Kendisine katılmamak elde değil. Son yıllarda ancak ve ancak klişe ve gişe filmleriyle boy gösteren bir ABD sineması var karşımızda. Son dönemin usta yönetmenlerinden Wes Anderson ise her karesinde sanat barındıran filmler çekerek ABD sinemasında öne çıkan yönetmenlerden biri hâline geliyor.

Filmlerinde genel olarak pastel renkler kullanan Anderson, sahnenin tüm detaylarını en ince ayrıntısına kadar düzenler. Öyle ki, sahnede odak noktasında olan nesne, arka planın tam ortasında yer alır her daim. Hatta bu yüzden adına kısa belgeseller yapılan Anderson’ın adı “simetri hastası yönetmen” olarak geçmektedir. Filmlerinin müzikleri de görüntüleri kadar sıcak ve etkileyici olur. Genel anlamda aynı oyuncu kadrosuyla çalışsa da birçok yıldıza “küçük” roller vermesiyle de bilinir. Ama bu izleyiciyi asla rahatsız etmez, aksine o yıldızlar, küçük rollerle görevlerini tamamlayıp kaybolunca filme ayrı bir hava katar tıpkı “The Grand Budapest Hotel”de Adrien Brody ve Edward Norton’un rolleri gibi.

Anderson, filmlerinde ciddi konuları işlese bile ciddileşmekten yana değildir. Zweig’ın dram ve acı dolu dünyasını bile o kadar eğlenceli bir şekilde gözler önüne serer ki; izleyici hem savaşın adım adım yaklaştığını hisseder hem de ortaya konulan ince mizah karşısında gülümser film boyunca.

WES ANDERSON VE ZWEIG’IN TANIŞMASI

Anderson, filmi çekmeden altı-yedi yıl önce Zweig’ı tanıdığını söylüyor George Prochnik’e verdiği röportajda. Önce Acımak (Beware of Pity) kitabını okuyarak Zweig’ın dünyasına adım atan Anderson’ı çok etkiler Zweig ve usta yönetmen hemen diğer kitaplarını da okumaya başlar yazarın. Röportajda o kısmı şöyle anlatıyor:

“Zweig’ın birkaç kitabını okuduktan sonra beni en çok etkileyen nokta, onun hakkında kişisel olarak öğrenmeye başladığım şeylerin, yazar olarak onun hakkında hissettiklerimden aslında oldukça farklı olmasıydı. Çoğu yapıtı, esasında masum olan ve daha karanlık bölgelere yönelen kişilerin bakış açısından kaleme alınır ve ben de her zaman Zweig’ın, daha içine kapanık, çekimine kapıldığı işlerde bir şeyler arayan biri olduğunu hissetmiştim ancak bunlar onun kendi deneyimleri değilmiş. Aslında gerçek, bunun tam tersi. Zweig, yoluna çıkan her şeyi az çok denemiş olan biri gibi gözüküyor.”

Stefan Zweig’dan çok etkilenen Anderson, filmi, Zweig’ın otobiyografisi olan Dünün Dünyası adlı kitabından esinlenerek çeker. Filmde Zweig’ı iki karakterin oynadığını söylüyor yönetmen. Birincisi Zweig’ın genç hâlini oynayan, Büyük Budapeşte Oteli’nin konuğu Jude Law, ikincisi ise filmin hemen başında ortaya çıkan Tom Wilkinson. Bunun dışındaysa Gustave H. de büyük ölçüde Zweig üzerine modellendirilmiş, yazarın karakteristik özelliklerinden yola çıkılarak oluşturulmuş bir karakter.

Anderson’ın, Zweig’ın karanlık hayatından etkilenip de tam tersine hayali ve keyifli bir dünyayı tercih etmesinin sebebini, röportaj sırasında Prochnick’in yaptığı şu yoruma şiddetle katılmasından çıkarabiliriz: “Bu durum, Zweig’ın gerçeği görmekten aciz olduğu düşüncesinden uzaklaştırıyor bizi ve şu yoruma götürüyor: Zweig hayal gücünde yaşamayı o kadar çok istiyor ki, bu istek, gerçeğin etkisini hafifletebilir.”

STEFAN ZWEIG BAĞLAMINDA “THE GRAND BUDAPEST HOTEL”

Anderson, 2014’te vizyona giren muhteşem “The Grand Budapest Hotel”de kendine has tarzını, diğer filmlerine nazaran en profesyonel şekilde sergiler ve her zamanki gibi pastel renklere sahip hayali dünyasına davet eder izleyiciyi. Filmlerinin her bir karesini özenle hazırlayan ve sahnenin tüm detaylarını ince eleyip sık dokuyan Anderson, “The Grand Budapest Hotel” filminde, iki dünya savaşının arasındaki bir hayatı, hayali bir ülkede anlatıyor.

Üç ayrı zaman katmanında geçen film, kronolojik sıraya dikkat etmeden tarihler arasında yolculuk yapıyor. Filmde, Büyük Budapeşte Oteli’nde konsiyerj olarak görev yapan Gustave H. ve onun yanında lobby boy olarak işe başlayan Zero Mustafa’nın keyifli, aksiyon dolu ve tarihi macerası anlatılıyor. Ralph Fiennes, Adrien Brody, Willem Dafoe, Edward Norton, Jude Law, Tony Revolori ve Tilda Swinton gibi ünlü isimlerin rol aldığı filmin müthiş müziklerini ise yönetmenin diğer bir filmi “Moonrise Kingdom”dan da tanıdığımız bir isim, Alexandre Desplat yapıyor.

***

Zubrowka adlı hayali bir ülkede, genç bir kadının Stefan Zweig olduğu düşünülen bir yazarın anıtının önünde The Grand Budapest Hotel adlı kitabı açmasıyla başlar film. Kitabın arka kapağında ise “yazar” karakterini canlandıran Tom Wilkinson’ın fotoğrafı vardır. “Yazar,” filmin başında izleyiciye şöyle seslenir:

“Herkesin düştüğü bir yanılgı vardır. Yazarların hayal gücünün daima iş başında olduğu sanılır. Sınırsız sayıda olay ve hikâyeyi tamamen kendi kafamızdan uydurduğumuz varsayılır. Ama işin aslı tam tersidir. İnsanlar, yazar olduğunuzu öğrenince, karakterleri ve olayları ayağınıza getirir, yeter ki gözlemlemekten ve dikkatle dinlemekten vazgeçmeyin; hikâyeler, sürekli, ömür boyu size gelmeye devam edecektir. Başkalarının öykülerini anlatan yazara pek çok hikâye anlatılır.”

Burada Zweig ile Wilkinson karakteri arasındaki bağı görmek mümkün zira yazarın Satranç isimli kitabında, Gestapo tarafından hücre hapsinde tutulan karakter Dr. B’nin hikâyesini, gemideki bir başka yolcunun ağzından dinliyoruz.

Ardından film 1980’li yıllardan 1960’lı yıllara gider, ekran boyutu değişir. Otele yeni yerleşen Zweig’ın genç hâli (Jude Law) otelin sahibi olan Zero Mustafa’nın (Murray Abraham) hikâyesini merak eder ve biz de filmin ana karakterinin Gustave H. olmasına rağmen tüm filmi Zero Mustafa’nın ağzından dinleriz. Yani Dünün Dünyası’nda Zweig’ın yaptığı gibi Zero Mustafa da otobiyografisini anlatmaya başlar ve filmin ekran boyutu bir kez daha değişir.

Gustave H, yaşlı kadınlara -özellikle sarışın olanlara- ilgi duyan, onlarla vakit geçiren ve onların hayatlarına renk katan bir konsiyerjdir. Otelde her şey ondan sorulur, her şeyi o bilir ve her şeyin kontrolü ondadır. Otelde lobby boy olarak işe yeni başlayan genç adam, Zero Mustafa (Tony Revolori) ile tanışırlar. Gustave H. bundan böyle, otelcilik ve lobby boy olmak konusunda Mustafa’nın akıl hocası olacaktır.

Filmde, Zweig’ın karamsarlığa düşüşünden ve Avrupa’yı sarsan o savaştan esintiler vardır fakat Gustave H. ve Zero Mustafa daha çok kendi çıkarlarının derdindedir. Öyle ki filmin bir sahnesinde Zero Mustafa gazeteyi alır ve koşa koşa Gustave H.’in odasına gider. Gazetenin manşetinde “YENİDEN SAVAŞ ÇIKABİLİR” yazarken altında ise küçük bir haber vardır: “Yaşlı bir kadın ölü bulundu.” Hem Zero’nun hem de Gustave H.’in dikkatini alttaki bu küçük haber çeker, çünkü ölen yaşlı kadın Gustave H.’in bir zamanlar sevgilisi olan, filmin başında otelden ayrıldığını gördüğümüz Madame D (Tilda Swinton)’dir. Gustave H. ile Zero Mustafa alelacele cenaze töreni için yola çıkarlar ve ancak Madame D’nin vasiyetinin açıklanacağı toplantıya yetişebilirler. Ne var ki Madame D, çok değerli olan “Elmalı Oğlan” tablosunu eski sevgilisi Gustave H.’e bırakır ve esas macera buradan sonra başlar.

Hem giderken hem de dönerken kahramanlarımızın tren yolculukları esnasında savaşın izleri kendini göstermeye başlar. Nazi askerleri treni durdurduklarında ülkede kaçak olarak yaşadığını düşündükleri Zero’yu almak isterler ama Gustave H. buna karşı çıkar. Askerlerin elinden ise Gustave H.’in annesinin eskiden birlikte olduğu komutan Henckels (Edward Norton)’in yardımıyla kurtulurlar ve Gustave H. bu olaydan sonra dönemin vahşiliğine şöyle gönderme yapar: Bir zamanlar insanlık olarak bilinen şu vahşi mezbahada hâlâ ufak da olsa bir umut ışığı kalmış, görüyorsun değil mi?”

Filmin sonlarına doğru yine bir tren yolculuğunda Nazi askerleri tarafından sorgulanırlar ve Gustave H. belki de Zweig’ın söyleyemediklerini söylüyormuşcasına askerlere “Faşist pislikler!” diye bağırır. Genel anlamda savaş esintilerini tren yolculuklarında hisseder izleyici ama filmin sonlarına doğru artık askerler kenti ele geçirmiş ve otele yerleşmişlerdir. Savaşın artık başlamış olduğu zamanlarda bile Gustave H. ve Zero Mustafa kendi dertleriyle uğraşıp savaşı görmezlikten gelmektedirler. Belki de Wes Anderson, Zweig’ın bu savaş yüzünden intihar edişindeki karanlığı, filmi ve karakterlerini savaşın dışında tutmaya çabalayarak hafifletmeye çalışmıştır. Çünkü tüm bu olanlar hayali bir ülkede değil de gerçek bir dünyada yaşanıyor olsaydı hem film bu kadar etkileyici ve keyifli olamayacak hem de bir biyografi filminden öteye geçemeyecekti.

Anderson, Prochnick’e verdiği röportajda Zweig’ın sürekli olarak intiharı düşündüğünü ve bütün yapıtlarında intihardan bahsettiğini söyler. Filmde intihar yoktur fakat yaşlı kadınlarla birlikte olan Gustave H. çocuk ruhlu ve eğlenceli bir adam olmasına rağmen içten içe mutsuz bir karakterdir. Tüm otel çalışanları birlikte yemek yerken o, tek başına küçük odasında yer yemeğini. Gustave H.’in aslında ne kadar yalnız ve sorunlu bir karakter olduğunu, kurabildiği tek gerçek bağın kendisinden oldukça genç olan Zero Mustafa ile olmasından anlıyoruz.

Film boyunca Avrupa’nın ne kadar güzel olduğunu görürüz, ta ki savaş başlayana kadar. Tıpkı Zweig’ın Dünün Dünyası adlı eserinde olduğu gibi. Kitap Avrupa’da insanların ne kadar mutlu olduğundan bahsederek başlar ama savaş ile birlikte karanlık ve hüzün dolu bir sonla biter.  Avrupa artık eski Avrupa değildir.

Film nasıl başladıysa öyle bitiyor. Anıtın önünde genç kadının kitabı okumasıyla başlayan film, yine anıtın önünde kitabı okuyan genç kadının görüntüsüyle bitiyor ama kadının kitabı bitirdiğini görmüyoruz. Belki de öykü, hayali bir ülkede hâlâ devam ediyordur.

*YM Dergi’nin “Stefan Zweig” temalı 11. sayısında (2015) yayımlanmıştır. 

John Fante ve Antikahramanlık

Ne Los Angeles Anladı Beni, Ne de Sen!*

Sanatın hemen tüm dallarında antihero (antikahraman) olarak adlandırdığımız karakterler var. Bunlar kimi zaman gerçek bir kişilik, kimi zaman ise bir kurgudan ibarettir. Bu başlık, Ahmet Kaya’nın “Diyarbakır Hasreti” adlı şarkısından yola çıkılarak Arturo Bandini, Camilla, yaratıcıları John Fante’ye ve Los Angeles’a ithaf edilmiştir.

***

Aslında bakıldığında Arturo’yu sadece Los Angeles ve Camilla değil dünya anlayamamıştı. Belki de çok sonradan anlaşılmaya başlanmıştı ama zaten Arturo Bandini’nin ve yaratıcısı John Fante’nin anlaşılma gibi bir kaygısı yoktu. Antikahramanların anlaşılma, takdir edilme, geri dönüş gibi kaygıları yoktur. Onlar yapmak ister ve yapar, onlar yardım etmek ister ve yardım eder… Toplumun kahramanlık anlayışına ters bir karakterleri ve başlarına buyruk bir tarzları vardır. Dünya sorunları onları ilgilendirmez; ilgileniyor olsalar bile bu dünyayı kurtarmak için değil, kendilerini tatmin etmek veya kurtarmak içindir. Fante’nin karizmatik ve egosantrik antikahramanı Arturo Bandini de tam olarak böyle bakıyordu dünyaya.

JOHN FANTE VE ARTURO BANDINI’NİN OLUŞMA SÜRECİ

İtalyan asıllı Amerikan John Fante, 1909’da Colorado’da genelde “Wop!” diye aşağılanan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya adımını atar. Amerikalılar’ın, İtalyan asıllı Amerikanlar’ı aşağılamak için kullandığı bir kelime olan Wop; Fante’nin çocukluğunda da büyük bir yere sahip olmalı ki, yıllar sonra Wop ile ilgili bir öykü bile yazar. (Gençliğin Şarabı, Bir Wop’ın Destanı) Üniversiteye gider ama bitiremez, yarıda bırakır. Yoksulluğun ve sefaletin içinde öyküler yazmaya ve dergilere göndermeye başlar.

İlk kitabı olan Road To Los Angeles’da, Arturo Bandini karakteri ilk kez görülür. Kitap 1933’te yazılır fakat 1985’te yayımlanır, çünkü kitap o dönemde kışkırtıcı bulunmuştur. Arturo Bandini aslında Road To Los Angeles (Los Angeles Yolu) kitabında doğmuştur ama herkes onu ilk olarak Ask The Dust (Toza Sor) kitabı ile tanımıştır. Nietzsche ve Schopenhauer okumaya bayılan Arturo Bandini, markette ve sonrasında fabrikada çalışmaya başlar. Henüz derdi sadece parayladır. Aynı zamanda yazmaya çalışır Arturo Bandini. Fante’nin alter-egosu olan Arturo Bandini, Arthur Banning diye kendi alter-egosunu yaratır. Fakat egosantrik ve umursamaz bir karakter olan Bandini kendi yazdıklarını da beğenmez. En sonunda evden ayrılır ve Los Angeles’a kaçar. İyi de yapar, çünkü Bandini’nin çocukluğunu, ailesini, çocukluk aşkını anlatan Wait Until Spring Bandini (Bahara Kadar Bekle Bandini), ardından buhranlı yazarlık ve aşk dönemini anlatan Ask The Dust (Toza Sor) ve en sonunda Hollywood ve senaryo ile tanıştığı Dreams From Bunker Hill (Bunker Tepesi Düşleri) ortaya çıkacaktır.

ÇOCUKLUĞUNDAN BELLİ OLAN ANTİKAHRAMAN

John Fante’nin, annesi Mary Fante ve babası Nick Fante’ye armağan ettiği kitabı Bahara Kadar Bekle Bandini 1938’de yayımlanır. Amerika’da yaşayan İtalyan kökenli Amerikan bir ailenin, fakirlik ve sefalet içinde yaşam mücadelesini anlatan bu roman aslında John Fante’nin gerçek ailesinin yansımasıdır. Arturo’nun babası Svevo Bandini bir duvarcı ustasıdır ve kar yağdığı zamanlar işsiz kalır. Ailesinin yoksulluğundan utanan ve sıkılan Arturo Bandini, babası Svevo gibi kıştan nefret eder. Babası evi bir gün terk eder ve sürekli tespih çekip dua eden bir annesi ve kardeşleriyle birlikte baş başa kalır. Fante’ye göre fakirliğin simgesi olan makarna, Bandini ailesinin vazgeçilmez bir yemeğidir. Gençliğin Şarabı kitabında da Rahibe’yi annesi sırf ona makarna yapacak diye çağırmaktan utanan bir karakter vardır. Fakirliğinden utansa bile aşktan geri kalmaz Arturo Bandini ve sınıfındaki Rosa’ya deli gibi aşık olur, bu platonik bir aşktır ve Bandini’nin içinde günden güne büyümektedir. Annesinin cahilliğinden ve fakirliklerinden utanan Arturo Bandini, henüz küçüklüğünde egoist ve umursamaz bir tavrının olduğunu şu sözlerle gösterir:

“…Denizde kum bende para, Rosa. Babamın başına talih kuşu kondu, duymadın mı? Zengin olduk. Babamın İtalya’daki zengin amcası. Bütün mirasını bize bıraktı. Soylu bir aileden geliyoruz. Biz de bilmiyorduk, sonradan öğrendik; Abruzzi Dükü’nün ikinci dereceden kuzeniymişiz. İtalya Kralı’yla uzaktan akrabaymışız. Önemi yok ama. Ben seni hep sevdim, Rosa, asil kanı taşıyor olmam hiçbir şeyi değiştirmeyecek.”

Arturo Bandini’yi diğer kahramanlardan ayıran ve antikahraman yapan en önemli özelliklerinden birisi bu romanda ortaya çıkıyor: Tanrı’dan ve rahibelerden korksa da, toplum gibi salt onlara inanmak yerine onlara kendi dünyasında savaş açmayı yeğliyor. Zaman zaman kilise, rahibeler ve Tanrı ile dalga geçmektedir, bu da onun toplum ve ahlak kurallarını çok ciddiye almadığını, kendine has mizahi üslubuyla eleştirdiğini gösteriyor.

ARTURO BANDINI’NİN LOS ANGELES’I VE CAMILLA’SI: TOZA SOR

1939’da yayımlanan Ask The Dust (Toza Sor), bize Arturo Bandini’nin kim olduğunu, yazarlık serüvenini ve hüzünlü aşk hayatını tam anlamıyla anlatan bir romandır. Arturo Bandini’nin antikahraman olduğunu belirten bir cümleyle başlar roman:

“Bir gece Bunker Hill’deki otel odamın yatağında oturuyordum, Los Angeles’ın tam ortasında. Hayatımın önemli gecelerinden biriydi çünkü otelle ilgili bir karar vermek zorundaydım. Ya öde, ya da çık: ev sahibemin kapının altından attığı notta böyle yazıyordu. Hassasiyet gerektiren önemli bir sorunla karşı karşıyaydım. Sorunu ışıkları söndürüp yatağa girerek hallettim.”

Böylesine önemli bir sorunla –dışarıda kalması söz konusu- karşı karşıya kalan normal bir insan, sorunu ışıkları söndürüp uyuyarak halletmez ve bu sorumluluğunun farkında olduğunu gösteren hareketler sergiler. Ama konu Arturo Bandini olunca umursamaz bir tavır görülüyor. Aslında yapacak pek bir şeyi de yoktur. Çünkü parası bitmiştir, yazdığı yazıların yayımlanmasını ve para almasını beklemektedir. Günlük yemek ihtiyacını aldığı portakallarla gideren Bandini, terk ettiği annesinden istediği paralarla idare eder. Uğruna ailesini terk ettiği yazarlığı için Los Angeles’tan şu sözlerle yardım ister:

“Los Angeles, bir parçanı ver bana! Los Angeles, sokaklarını aşındıran ayaklarımla nasıl geldiysem sana, sen de öyle gel bana, öyle sevdim ki seni güzel kent, hüzünlü kum çiçeği, güzel kent.”

Yine Los Angeles sokaklarında dolaşmaya çıkmıştır, çıkmalıdır; çünkü Arturo Bandini yaşayarak yazma taraftarıdır ve deneyimlerini öyküleştirir. Bir kiliseye girer ve çocukluğunda bahsettiğim din savaşını burada apaçık ortaya koyar. Tanrı ile sözleşme yapar:

Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche’yi okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim. Ve lütfen tanrım, bir ricam daha olacak: annemi mutlu kıl. İhtiyar o kadar önemli değil, onun şarabı var ve sıhhati yerinde, ama annem her şeye kaygılanır. Amin.”

Antikahramanımız Bandini’nin Tanrı’yla “benden büyük bir yazar yarat, kiliseye döneyim” diye anlaşma yapması, çocukluğunda okuduğu Nietzsche’nin etkisinden hala kurtulamadığını gösterir. Nietzsche’yi de yaşayış olarak ele aldığımız zaman bir antikahramanın taşıdığı özellikleri taşır, belki de Bandini’nin antikahraman olmasındaki en büyük sebeplerden biri de Nietzsche okumasıydı.

Bir gün kahve içmek için gittiği bir mekanda hayatını alt üst edecek kadın ile tanışır: Camilla Lopez. İkisi de o çağın göçmenlerinden olduğu için birbirlerini Meksikalı ve İtalyan diye aşağılar. Antikahramanımız Bandini’nin egosantrik halleri Camilla’ya deli gibi aşık olmasına rağmen devam eder ve onu garson olduğu için sürekli aşağılar. Öyle ki kendisini büyük bir yazar olarak gören Bandini, Camilla’ya hediye ettiği dergiye şu sözleri yazmaktan geri kalmaz:

“Sevgili Pejmürde Çarıklar, farkında olmayabilirsin, ama dün gece bu öykünün yazarına hakaret ettin. Okuman yazman var mı? Varsa, on beş dakika zaman ayırıp bu başyapıtı oku. Ve bir dahaki sefere dikkatli ol. Bu çöplüğe gelen herkes serseri olmayabilir.”

Arturo Bandini, Camilla’ya deli gibi aşık olmuştur ama Camilla başka bir adamı (Sammy) sevmektedir. Bandini’nin kaderi ve karakterinin temeli budur: Kaybetmek ve asla bunu belli etmemek.

HOLLYWOOD’A SENARYO YAZAN BANDINI: BUNKER TEPESİ DÜŞLERİ

Fante, ömrünün son yıllarında şeker hastalığı yüzünden gözlerini kaybeder ve Bandini karakterinin son romanı olan Bunker Tepesi Düşleri’ni karısına dikte ettirerek yazdırır. Kitap 1982’de yayımlanır ve bir sene sonra da John Fante, geride Arturo Bandini gibi bir antikahramanı bırakarak hayata veda eder.

Arturo Bandini bu son romanda Hollywood’a senaryolar yazarak iyi para kazanmaya başlamıştır ama senaryo yazmayı hiçbir zaman sevmemiş ve kendisini buna ait hissetmemiştir. Sırf bu yüzden kendisiyle olan savaşları bitmez ve Los Angeles hala onu anlayamamıştır. Los Angeles’ın anlayamamasına ek olarak kadınlar da onu anlayamamıştır ve hala düzgün bir ilişkisi olmamıştır. O her şeye rağmen Camilla’yı da Los Angeles’ı da çok sevmiştir. Bandini, daha önce ateistlik ile dindar olmak, Camilla’yı sevmek ile gururlu davranmak ikilemlerini yaşadığı gibi şimdi de senaryo yazmak ile para kazanmak arasında kalmıştır. Bandini’yi  -sürekli “kumdan kent” diye tanımladığı- Los Angeles’ın, Camilla’nın ve insanların anlayamamasının sebebi bu kitapta belli oluyor: Bandini de kendini anlayamamıştı; ne istediğini hiçbir zaman tam anlamıyla bilemedi, kendini bu dünyaya ait hissetmedi. O sadece yaşamak istedi ve yaşadı. Deneyim kazanmak istedi ve Los Angeles sokaklarına çıktı. Aşık olmak istedi ve oldu; acı çekmesi gerekti, çekti.

Fante’yi tanrısı olarak gören, bizi Fante ile tanıştıran ve romanlarında kendisinin Arturo Bandini olduğunu haykıran Charles Bukowski’nin sözüyle noktalayalım:

“…O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım…”

*Bu başlıkla YM Dergi’nin 8. sayısında (Haziran 2014) yayımlanmıştır.

Rüya Şekillendirme Merkezi*

Umarım kaldırdığımız bu kadeh son kadehtir. Hayır, ben içmesine içerim de… Rakı, ilk defa içen adamı fena çarpar. Bunlar böyle bir şeyin farkında değil, söylüyorum da anlamıyorlar. Buna aslan sütü derler, sizin o arpa suyunuza benzemez adamım, anladınız mı? İçtikçe daha çok açılıyor çenem:

“Ya Buk, böyle işte. Sen o kadar içeceksin, o kadar yer göreceksin, girmediğin ortam olmayacak ama fasıl yapmadan öleceksin. Akıl alır şey değil.”

Bukowski, bu kadar samimiyeti kaldırabilen bir adam değildi. Bana omuz silkip mekanın diğer tarafına çevirdi başını. Zaten bu rakı sadece beni mi konuşturuyor, anlamadım gitti. Geldiğimizden beri ağzını bıçak açmadı Bukowski’nin. Elbette rakının ve yanındaki mezelerin tadına varıyordu ama bir iki kelam etmek bu kadar zor olmamalı. Yazar kompleksi işte, ne yapalım…

“Ya sen Fante, sen nasıl buldun burayı? Bu arada Arturo hakkında şunu söylemem lazım; büyük bir aşkla istedi Camilla’yı ama bir şeyi unuttu sevgili Fante, bir şeyi unuttu!”

Kadeh tokuşturmalarının arasında bir ses daha yükseliyordu: Zeki Müren, Gözlerin Doğuyor Gecelerime.

“Bu sesi duyuyor musun sevgili Fante? Yalnız şunu fark ettim, Bukowski ile konuşurken Buk diyebilecek kadar samimi olurken, nedense sana karşı büyük bir saygı ile yaklaşıyorum sevgili Fante… Neyse, neyse, çok uzatmayayım. Arturo Bandini’nin unuttuğu tek şey: Zeki Müren. Sen o kadar büyük bir aşk yaşa ama Zeki Müren dinleyemeden git bu hayattan. Zeki Müren dinlemeden ölmüş insana gerçekten çok acıyorum sevgili Fante. Ruhu da rahat etmiyordur o kişinin. Poe’nun yerinde olsam son sözümün “Tanrım bu zavallı ruhuma yardım et!” yerine “Tanrım, bu zavallı ruhuma Zeki Müren dinlet!” olmasını isterdim. ”

Ne Fante konuşuyordu, ne de Bukowski… İkisi de masanın ağırlığıyla müsemma bir şekilde rakısını yudumluyor, mezesini yiyordu. Fante, haydariyi çok sevmişti, Bukowski, acılı ezmeyi… Garip adamlardı ikisi de… Fante, bacak bacak üstüne atmış sürekli düşünüyordu. Asil bir duruşu vardı Fante’nin. Bukowski öyle değildi, daha bizdendi, daha salaş ve daha paspal… Fante, sürekli uzaklara dalıyordu, Rosa’yı düşünüyordu, Camilla’yı düşünüyordu, çocukluğunu düşünüyordu. En önemlisi de Arturo’yu düşünüyordu. Camilla’nıngözleri doğuyordu gecelerine, biz ise Buk ile kadehleri tokuşturuyorduk.

Rakımız bitmişti ama söylemek istemiyordum, hem artık içmek istemiyordum hem de içeceksek Bukowski veya Fante’nin garsona hitap şeklini öğrenmem için onların söylemesini istiyordum. Şu masada ikisini de tanıdığım kadarıyla Fante, “evladım bak buraya” diye çağırırdı. Buk ise “Ulan yavşaklar, boşları takip etsenize!” diye serzenişte bulunurdu. Ama yok, konuşmuyorlar… Belki de Türkiye’ye gelirken hayal ettikleri ortam bu değildi, yüksek ökçeli, kalın butlu kadınlar beklerken benim gibi çok konuşan bir sapla oturmuş rakı içiyorlar, Zeki Müren dinliyorlardı. Onları da anlamak lazımdı tabii…

“Fante, sana çok önemli bir sırrımı açıklay…” demeye kalmadan birden şarkı değişti: Black Strobe, I’m a Man

Ne olduğunu anlayamadan etrafıma bakınıyor, Bukowski ve Fante’den bir açıklama beklercesine çaresizce kucağıma oturan lateks elbise giymiş kadının öpücüklerine maruz kalıyordum. Ortam değişmiş, Bukowski ve Fante simsiyah giyinmiş ve siyah bir gözlük takmışlardı. Arkamdan beni izliyorlardı. Bir anda her şey nasıl oldu da değişmişti? Aklımı kaçırmak üzereydim, bağırmak istiyordum. “NE OLUYOOOOOOOO LAAAAAAAN?” diye bağırırken kapı açıldı, içeri üç tane ellerinde uzun namlulu silah olan adam girdi. Yavaş yavaş bize doğru yürüdüler, arkamı dönüp Bukowski ile Fante’ye yardım etmeleri için ağlar bir şekilde baktım. İkisi de gülümseyerek adamlara vur emrini verdi. Ben artık kelime-i şehadet getirmeye başlamıştım bile, hem de rakı masasında. Uzun namlulu silah ile adam bana doğru yaklaştı, kucağımdaki kadını bir tekmeyle yere attı.

Şimdi, canıma okuyacaklardı. Bana doğru yaklaştı ve kulağıma eğilip fısıldadı:

“Fazla akbiliniz var mı?”

***

Kötü bir rüya görüyorsanız, uyandığınızda şükredersiniz. Fakat şu an tam tersi olmuştu ve gecenin köründe telefonumu ısrarla arayan kimdi diye sorguluyordum. İstemeye istemeye kalkıp telefonu açtım, karşımda zarif bir sese sahip kadın konuşuyordu:

“İyi geceler Zihni İnsanoğlu, ben DreamHouse R.Ş.M’den arıyorum. İsmim Meltem.”

“Pardon, anlayamadım… Nereden arıyorsunuz Meltem Hanım?”

“DreamHouse R.Ş.M efendim. Rüya Şekillendirme Merkezi.”

“Hiçbir şey anlamıyorum. Buyurun, gecenin bu saatinde ne istediniz benden?”

Gülümsedi: “Efendim, bizim işimiz geceleri oluyor genelde. Size kampanyalarımızdan bahsetmek istiyoruz ama öncelikle bu ayki rüya kotanızın dolduğunu belirtmek isterim. Görmek istediğiniz rüyanın sonunu getiremediğiniz için hemen ardına günlük hayatta duyduğunuz en sık cümlelerden oluşan bir rüya atıyoruz. Böylelikle gün içinde yaşadığınız banal ve monoton hayatı rüyanızda da yaşatıyoruz. Elbette bundan kurtulmanın yolları var.”

“Şimdi anlamaya başlıyorum. Bir nevi rüya pazarlıyorsunuz?”

“Biz adına öyle demekten pek hoşlanmıyoruz. Rüyalarınızı şekillendiriyoruz. Biz olmazsak da rüya görebilirsiniz ama eğer adına rüya diyebilirseniz tabii.”

“Peki, benim rüyama nasıl ulaşıp müdahale ettiniz?”

“Zihni Bey, şu an için rekabete hazır olduğumuzu düşünmüyoruz.”

“Anladım, anladım, meslek sırrı tabii!”

“Aynen öyle. Size hemen kampanyalardan bahsetmek istiyorum. Normal Paket adlı kampanyamızda günlük hayatınızdan farklı ama bir o kadar da aynı rüyalar görüyorsunuz, aylık ücreti ise 390 TL. Süper Paket adlı kampanyamızda ise bir ay boyunca her gece istediğiniz ünlü ile birlikte erotik rüyalar görüyorsunuz, bunun aylık ücreti ise 780 TL! Ve geldik en son pakete… DreamHouse Özel Paket! Bu pakette bir ay boyunca nasıl rüyalar görmek istediğinizi siz anlatıyorsunuz, bizim eşsiz tasarımcılarımız ise tasarlıyor ve bir ay boyunca görmek istediğiniz rüyayı yansıtıyoruz. Bunu kullanan 1764 tane müşterimiz var ve hepsi gece olsa da uyuyup rüya görsek diye andaval gibi geziniyor gündüzleri.”

“Böyle saçma bir şey olamaz! Siz kimi kandırıyorsunuz yahu? Rüyamıza kadar müdahale etmek de ne demek? Özel yaşamın gizliliği diye bir şey var. Hadi diyelim bir zamanlar vardı. Yani tamam, öyle bir şey yok artık. Ama rüyaya kadar kota koymak da ne demektir? Üstelik bizlere bir açıklama yapılmadan, fikrimiz alınmadan? İstediğim bir rüyayı görmemi sağlayacağınızı iddia etmeniz bile saçma! Bari rüyamızda bizi rahat bırakın ya!”

Meltem Hanım, yanında bulunan diğer arkadaşına “Kaçak rüya şekillendirenin cezasının hapis cezası olduğunu söyle!” dedikten sonra bana da epey iddialı bir cümle söyledi: “Pardon efendim… Eğer istediğiniz rüyayı görmezseniz paranız iade!”

“Yok artık! Ne kadar peki, bu özel paket?”

“1400 TL! Kredi kartına 9 taksit yapabiliyoruz.”

“Tamam, istediğim rüyayı bir ay boyunca görebileceğim değil mi?”

Tekrar gülümsedi Meltem Hanım: “Evet, dilerseniz tekrar uykuya dalmanızı istiyorum ve az önce yarıda kestiğimiz rüyanıza devam etmenizi sağlayacağım. Bunun için bir ücret alınmayacak, firmamızdan size özel bir hediye olarak düşünebilirsiniz. Bize bu numaradan ulaşabilirsiniz. İyi uykular Sayın İnsanoğlu!”

* Bu öykü “İyi Uykular” adıyla Yitik Alfabe dergisinde yayımlanmıştır.

şiir veya dua

  • “içimden şiir ya da dua yazmak geliyor. gerçi ikisi de aynı şey.” diyor zamyatin, biz kitabında. sadece bu cümlesi bile, zamyatin’i sevdirdi.
  • uzaktaki şeyler daima çekici gelir insana. hayatı boyunca tek başına kalmamış, yalnızlığı derinden tatmamış ve bir kere bile ruhu karanlığa gömülmemiş insanlar, yalnızlığı günde üç öğün isterler. ama öyle değil işte.
  • üç çeşit insan var yeryüzünde:
    – çok bilen ama az konuşan (zararsız)
    – hiç bilmeyen ama konuşmayan (zararsız)
    – hiç bilmediği halde her konu hakkında bir yorumu bulunan (tehlikeli)
  • hafız burhan’ın şu şarkısının ismi nasıl güzel, nasıl güzel: “hasta kalbimde açılmış ebedi bir yarasın.”

fikirlerle kaplı ama boşluklarla dolu bir toplum

“fikirmiş falan, bende yok öyle şeyler! bir tanecik fikir bulamazsınız bende! ve benim gözümde hiçbir şey, ama hiçbir şey, şu fikir denen şeylerden daha aşağılık, daha boktan, daha tiksinç değildir! kütüphaneler ağzına kadar fikir dolu! kafelerin bahçeleri de!… bütün çöpten çelebiler fikir zengini olmuş!… hele o felsefeciler!… tabi fikir deyip geçmeyin, heriflerin geçim kaynağı!… gençlerin akıllarını alıyorlar fikirlerle! hepsini bağlamış pezevenkler!… eh gençler dünden razı önüne konanı yalayıp yutmaya… her boku şaahaaneee bulmaya! pezevenklerin işi çocuk oyuncağı tabii! ömrü hayatlarının en deli zamanları, bu çocuklar ne yapıyor, anca ya çadır dikiyor ya “fikirleeerle” gargara!… fikir dediğinde başka bir şey değil beyefendi felsefe işte!… bunların işleri güçleri felsefe!… bayılıyorlar kandırılmaya, yavru köpek gibi bunlar, onlar da bayılır ya sopalara, kemik zannederler, yeter ki birileri fırlatsın, bunlar da peşinden koştursun! atlasınlar oradan oraya, havlasınlar, ömürlerini tüketsinler, dünya bu!…”

louis-ferdinand celine

nuri bilge ceylan’ın 2011’de gösterime giren bir zamanlar anadolu’da filminden bu yana epey bekledim yeni filmini. nihayet kış uykusu vizyona girdi ve hemen gidip izledim. doymadım, ikinci kez de izledim. dvd’si çıkınca tekrar izleyeceğim. bizim muhteşem medyamızın bağıra çağıra “3 saat 15 dakika film bıdı bıdı herkes çok uzun buluyor bıdı bıdı” diye yaptığı haberlerin hepsini çürüten bir film. evet filmin süresi uzun fakat tek dakikasında bile sıkılmıyor insan. kafka’dan camus’ye, dostoyevski’den çehov’a, oğuz atay’dan sabahattin ali’ye, shakespeare’den voltaire’a, edebiyat ve düşünce dünyasının tüm baba adamlarının esintisi var filmde. filmin sonunda “anton çehov’un öykülerinden esinlenilmiştir” diye yazıyor ama varoluşçuluk üzerine yaklaşık 15-20 dakika konuşulan bir sahne var filmde.

öncelikle, nuri bilge ceylan’ın filmlerinin tam tersi olduğunu söyleyebiliriz. bol diyaloglu bir film. hatta diyalog üzerine kurulu. oyunculuklar melisa sözen dışında (melisa sözen’in yansıttığı duygu beni içine alamıyor nedense) on numara. özellikle haluk bilginer, demet akbağ, nejat işler ve imam rolünde oynayan serhat kılıç mükemmel bir oyunculuk sergiliyor. gerçi nadir sarıbacak’ı da unutmamak gerekir. bazı eleştiri yazılarında haluk bilginer’in çok tiyatral bulunduğunu yazmışlar. gülmeden edemedim. haluk bilginer’in sadece, bakın sadece diyorum, karısı nihal konuşurken onu küçümseyen bakışlarla dinlediği sahne, sadece o sahne yeterli. o kibri ve egoyu iliklerimde hissettim. şimdi oyuncuları da bir kenara bırakalım…

nuri bilge ceylan, yine mükemmel ve eşsiz görüntülerle övgülerin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. diğer filmlerine nazaran daha çok az fotoğraf karesi olan kış uykusu’nda yine de mükemmel görüntüler vardı diyebilirim. nuri bilge ceylan ile birlikte çalışan görüntü yönetmeni gökhan tiryaki’yi de unutmamak gerek. görüntüleri de bir kenara bıraktıysak konuya gelelim… anlatılmak istenene…

türkiye’nin aydın sorunu

film, türkiye’deki aydın kavramını inceliyor ama bunu yaparken fikir – eylem kavgasını da gösteriyor bizlere. bir taraf, düşüncenin her şeyin üstünde olduğunu söylerken, bir taraf bunun sadece tembellerin uydurduğu bir söz olduğunu söylüyor. hatta bir sahnede voltaire’in şu dörtlüğü okunur:

“aldanmak giriştiğimiz her işte
şaşmaz yazgısı hepimizin,
sabah parlak işler tasarlar
gün boyunca budalalık ederim.”

türkiye aydınlarının değil sadece, türkiye gençliğinin de büyük bir özeti bu dörtlük değil mi? oturdukları yerden, alttan vermesi gereken 3-4 dersi olmasına rağmen onu bile veremeyen, asla somut bir adım atmamış ama somut adım atmış ve önü kesilmiş gibi konuşan, türk aydınlarını ve köşe yazarlarını, hatta sanat adamlarını masalarda, bloglarında, sosyal medya hesaplarında yerden yere vuran gençlik, keşke bir kere dönüp aynaya baksa ve bir farkının olmadığını görse. fikirlerle doluyuz ama iş pratiğe gelince herkes ortadan kayboluyor. neymiş? düzen! her sabah parlak işler tasarlıyoruz, gün boyu budalalık ediyoruz sonra neymiş? bu düzen neden böyle? bir şey yapmadan, hareket etmeden, olduğun yerde sayıklarken emek veren, uğraşan adamları eleştirirken bir kez daha düşün. hadi bunu da geçtim, istediğin gibi eleştirebilirsin ama sen neden bir şey yapmıyorsun? ve bir şey yapmadığın gibi her defasında “bu ülkede sanat yok ya, bitik ya, ölü ya…” gibi zırvalarla geziniyorsun.

on kişi bir araya gelsin. bunların hepsi de 20’li 25’li yaşlarda olup arkadaş olsunlar. çay veya kahve içsinler, alkol de olmasın. uzaktan o masayı dinleyin. hepsinin fikri vardır! hepsinin hem de! biri dergi çıkarmayı 10 yıldır düşünüyordur, biri film çekmeyi 20 yıldır düşünüyordur, biri sanat oluşumu başlatmayı 20 yıldır kafasında kuruyordur, biri kitap yazmayı 5 senedir düşünüyordur… yani hep düşünce. süper ama değil mi! mükemmel bence. düşünüyoruz biz. n’apıyorsunuz? düşünüyoruz. bravo size. somut bir adım atma işine gelince herkes kayıp. sanat için bir şeyler yapmaya, koşturmaya gelince kimse yok ortalıkta. neden? çünkü sanatçı adam tembeldir, dengesizdir vs. bir de bu bahanelerin arkasına sığınmak yok mu? beni öldürüyor. ha sen bir iş yaptığında, yani somut adım attığında, pratiğe geçtiğinde mutlaka onun da böyle bir fikri olduğunu söyler. yani bunu kesinlikle söyler. sonrasında herkes kayıptır. çünkü pratiğe geçilmiştir. çünkü biz sadece fikir aşamasında varız. o kadar fikirliyiz ki, o kadar yani.

kafası karışık türkiye gençliği

gezi eylemleri sırasında herkesin bildiği gibi cumhuriyet tarihinin en büyük direnişlerinden birine şahit olduk. hepimiz oradaydık, hepimiz o gazı soluduk, o zulmü gördük. “gençler, yaşlılara, beyaz türklere, oturdukları yerden, içki masalarından ülkeyi kurtaranlara ders verdi” denildi. doğruydu da, aynen böyle oldu. mükemmel bir direniş, sonrasında berbat bir hale geldi. bu gençlik, her şeyi mizah ile (ne mizah ama, çok komik, öyle böyle değil) başarabileceğini sanmaya başladı. neredeyse her konuya, her gündeme önce mizahi şekilde yaklaştı. ama sonra da mizahi şekilde yaklaştı. a bir bakıyorsun, hala mizahi şekilde yaklaşıyor. yani bitmeyen bir geyik var. peki nerede bu? sosyal medya sitelerinde. peki bu gençlik değil miydi içki masalarında ülkeyi kurtaran solcu ve beyaz türk yaşlılarına ders veren? e ne oldu da şimdi bu kadar ayaklar altına alındı bu direniş? kitabı çıkarılıyor, paralar cebe, filmi yapılıyor, paralar cebe vs. yani gezi eylemleri, adeta endüstriyel futbol gibi bir ticaret haline dönüştü ve 7 kişinin canını verdiği gezi eylemlerinden geriye kalan tek şey: mizah. bu kadar basit olmamalıydı diye düşünmeden edemiyorum. bütün bunların sebebi de üstteki örneğin tam tersiydi: fikirsizlik!

fikirsiz, plansız programsız bir şekilde başlatılan bu direniş, her ne kadar sivil direniş olarak güzel başlasa da sonradan bir fikir etrafında toplanıp somut bir yere bağlanmalıydı ama olmadı. fikriyatçılığın lazım olduğu yerde düşüncesizce yapılan pratik vardı. bu konudan nereye geleceğim, onu açıklayayım… artık gezi eylemlerinin arkasına sığınıp gençliğin şahane işler yaptığını düşünmek doğru değil. bir kere üretmiyoruz ki! üretim yok! ha bire tüketim. ne varsa tüketiyoruz. önümüze ne koyulursa çölde suya hasret kalan bir bedevi gibi saniyesinde tüketiyoruz. bayılıyoruz tüketmeye! ama üretime gelince ortada kimseleri bulamazsın. neden? çünkü onlar fikir adamı. kısacası cumhuriyet tarihinin en direnişçi gençliğini gören bu gözler, en tembel gençliğini de görüyor.

köşe yazarlarının gereksiz romantizmi onları eleştirenlerde yok mu?

bizler twitter’dan, facebook’tan ve diğer sosyal medya sitelerinden öyle bir eleştiririz ki, aklın hayalin durur. bir de bunu mizah ile yaparız, al sana orantısız zeka. peki somut bir şey yapmış mıyız? yok. kayda değer bir yanın var mı? yok. e nedir? e twitter’ı çok iyi kullanıyorum. hmm. şahane. öyle bir sihir, öyle bir ilizyon oldu ki bu sosyal medya siteleri, artık herkes onların arkasına sığınıyor. kış uykusu’nda köşe yazısı yazan aydın’a, ağır eleştiriler yönelten necla, aslında türk köşe yazarlarına gelişine vuruyordu. gereksiz romantizmden başka bir şey değil yazdıkları! dişe dokunur, rahatsız eden, topluma yön veren bir yazı neredeyse hiç yok. ana akım medyanın ve gazetelerin içinde dönüp dolaşan ve aynı şeyleri yazan yığınla köşe yazarı. biraz da işin içine milliyetçilik, biraz da atatürk veya allah sevgisi kattın mı, al sana mükemmel bir köşe yazısı. yani zaten bu “aydın”ların elle tutulur, kayda değer, dikkate alınır bir yanı yok, onda hepimiz hemfikiriz de… peki ya sen? sen ne yapıyorsun? düşünüyorsun. evet, bravo. düşünmeye devam et. asla bir şey yapma. çünkü düşünce, eylemin üstündedir. asla düşünceni harekete geçirmeyi akıl etme. çünkü sanatçı adam tembeldir. sonra da düzene, sonra da sektöre suç at, rahatla. bence herkes yolunu bulmuş, kimse kış uykusu’ndan uyanmak istemiyor.

modern çağın kedilerine insan denir

I. osmanlı imparatorluğu’nun 1900’lü yılları, v. mehmed’in tahtta olduğu zamanlar, bir gece aniden tüm kediler ve köpekler, hatta sokakta ne kadar canlı hayvan varsa toplanıp “hayırsız ada” diye bir adaya atılırlar. öyle ki o zamanki valinin uydurduğu “kediler nankördür, pis hayvandır” cümlesi günümüze kadar etkisini sürdürmüştür. daha önce bir yerde daha söylemiştim: kediye mama verip kumunu temizledikten sonra ondan üniversite kazanmasını ya da sen hasta olunca kalkıp sana çorba yapmasını bekliyorsan gerçekten kedi nankör bir hayvandır. ironi yaptım, yersen.

II. bir adam kedisini asla eve almaz, ona yüz vermez ve onu kapısının önünde besleyip severmiş. sevmesi bile günlük zaman dilimlerine bağlı imiş. yani, fazla sevginin kediyi şımartacağını düşünür ve o yüzden her gün sadece beş dakika kadar severmiş. bütün sokak hayvanlarının toplatıldığı o gece, nasıl olduysa, şans ya işte, adam o gece kediyi eve almak istemiş. hem de odasına kadar sokmuş, saatlerce sevmiş, ona kapısını açmış, ona dünyasını açmış, kediyi hayatının tam ortasına olmasa da odasının tam ortasına koymuş. hatta kedinin bokunu yapacak yerini bile hazırlamış, dışarıdan kum getirip bir kartonun üzerine koyarak. kedi bu ilgi karşısında şaşmış kalmış, sevilmek hoşuna gitmiş, artık işi yüzsüzlüğe vurmuş ve modern insan gibi aldanma duygusuna kapılmak istemiş. onu asla odasından çıkarmayacağını, asla bir daha dışarı atmayacağını düşüncesine kapılmış kedi, bunun olmayacağını bile bile aldanmak istemiş adama. çünkü her şeyin fazlasını görmüş, hem de bir anda görmüş. ne derseniz deyin işte, fazla ilgi kediyi farklı bir noktaya getirmiş. adam mutfağa gidip geldiğinde kedinin halıya sıçtığını görmüş. yüz vermiş kediye, gelmiş sıçmış halıya.

III. o gece o kedi diğer hayvanlar gibi “hayırsız ada” denilen adaya gitmediği için şanslıydı ama sahibi tarafından ertesi gün istanbul boğazı’na bırakılmış, ölüsü saatler sonra kıyıya vurmuş.

IV. o güne kadar yalnız yaşayan adam, bir kez daha anlamış neden yalnız yaşadığını. o kedi ona, insanlarla olan tüm sorunlarını tekrar hatırlatmış ve onu delirtme noktasına getirmişti. gerçekti, kedinin yaptığı her şeyi vakt-i zamanında başkaları yapmıştı. o kedi “kediler nankördür” cümlesinin son kurbanı olurken, “yani şimdi neye göre? ona bakarsan insanlar daha nankör.” gibi klişe bir tartışmanın ise başlangıcı olmuş.

V. mehmed iyi mi yapmış kötü mü bilemedim ama ben hem v. mehmed’in v’sini hem de benim sıralamamın v’sini birleştirerek dahiyane bir şey yaptım. ey aciz insanlık, gör bunu gör!