House of Cards’ın Fransızcası: Marseille

La Pianiste filminden tanıdığımız Benoit Magimel’in böyle bir karakterde bu kadar iyi olacağını kim bilebilirdi? Frank Underwood’un Fransız’ı Lucas Barres…

Ama mecazi anlamda da biraz House of Cards’a Fransız kalmışlar. O yüzden çok iyi kurgulanan, tüm diyaloglardan zekâ fışkıran, izleyenin beynini yakan House of Cards gibi olamamış, aksine bazı bölümlere neredeyse Yeşilçam klişesi denilebilecek klişeler serpilmiş bir dizi. Ha tabii, bir de Kevin Spacey’niz yok, 1-0 yenik başlıyorsunuz. Tüm bunlara rağmen, izlenebilir bir dizi ortaya çıkarmış Netflix’in Fransa ekibi.

Sahi, Netflix’e değinmeden olmaz herhalde? ABD’nin tüm TV payını eline almasına az kaldı sanki hatta Hollywood’un o meşhur yazısını kaldırıp Netflix’in yazısını koydukları ilüstrasyonlar bile çizilmeye başlanmış. Narcos, House of Cards, Making a Murderer, Stranger Things ve daha birçok kaliteli işlere imza atan Netflix’in başarısı tesadüf değil. Mesela şöyle bir şey idda ediyorum: Netflix kendi kalitesinde sokak kavgası yayınlasa dünyanın en çok izlenen sokak kavgası olur. Bu da onların farkını ortaya koyuyor. Yoksa Stranger Things olsun, Marseille olsun öyle efsane senaryolara sahip değil. Hatta birazcık klişe bile diyebiliriz.

Marseille’e gelelim.

Gerard Depardieu, Benoit Magimel gibi efsanelerin oynadığı dizi, belediye başkanlığı seçimleri etrafında dönüyor. Bildiğiniz siyasi oyunlar, politik adamların şerefsizliği, hepsinin satılık köpekler olduğu, mutlaka her insanın zayıf bir yanını elinde koz olarak bulundurman gerektiğini ve seçimden galip çıkılsın diye ölümlere kadar giden çirkin yol. “Siyaset, kelime kökü bakımından at seyisliği demektir ve artık atlara özgürlük!” demişti Aziz Kedi birkaç yıl önce. Atlar hiçbir zaman özgür olamayacak, yeri gelmişken söyleyeyim.

Belediye Başkanı Taro’nun tek tutkusu Marseille kenti ve onunla birlikte Olympique Marseille futbol takımıdır. Yardımcı olarak yanına aldığı Lucas Barres ise karanlık geçmişinden dolayı ona rakip olur ve türlü pis siyasi oyunlar başlar. House of Cards’ı izlerken de “ya sizler nasıl iğrenç insanlarsınız” duygusuna Marseille dizisinde de kapılıyorsunuz ama o diziler tam da bizlerin yansıması. Belki de her gün bizleri izleyen kediler de aynı şeyi söylüyordur. Gerçeküstücülük bizim işimiz.

Peki biz politik dram türündeki film ve dizileri neden seviyoruz?

Bilmiyorum. Sadece tahmin yapabilirim. Yaşadığımız hayata ve gerçeğe, yani hep o aranılan hakikate en yakın dizi ve filmler oldukları için olabilir. Reddedemeyiz, hayat hem Marseille hem de House of Cards dizilerindeki kadar sert ve politik.

“hayatımızın anlamı… sanatın çıkar gözetmezliği hakkında konuşuyordunuz.
müziği ele alalım örneğin. gerçek ile bağlantısı diğer şeylere göre çok az.
bağlantısı olsa bile, bu bağlantı mekanik bir yolla kuruluyor, fikirler yoluyla değil.
yalnızca sesle, herhangi bir çağrışımdan yoksun.
ve buna rağmen müzik, mucize gibi yüreğimize işliyor.
armoni haline gelen gürültüye yanıt olarak içimizde yankılanan, onu en büyük hazzın kaynağı haline getiren, bizi sersemleten ve bir araya getiren ne?
tüm bunlara neden ihtiyaç duyuluyor?
ve en önemlisi kim ihtiyaç duyuyor?
‘hiç kimse ve hiçbir nedenle’ diyebilirsiniz.
çıkarsızca. hayır. hiç sanmıyorum.
yine de, her şeyin biraz anlamı vardır.
anlam ve nedeni.”

stalker / andrey tarkovski

Duygusuzlar Şehrinde “Sorun Yaratan Adam”

“40 yaşındaki Andreas, kendini garip bir şehirde bulur. Oranın neresi olduğu veya nasıl geldiği hakkında en ufak bir fikri yoktur. Bir işi, evi ve karısı vardır. Bir şeylerin yanlış gittiğinin farkına varan Andreas, şehirden kaçmaya çalışır fakat herhangi bir çıkış yolu yoktur. Hugo isminde bir adamla tanışınca onun kaçmasına yardım edebileceğini düşünür. Öteki dünyaya kaçmak için ufak da olsa bir ışık doğunca, Andreas bu şansını sonuna kadar kullanmaya karar verir. İlk gösterimi Cannes Film Festivali’nde yapılan Sorun Yaratan Adam, son dönemde Norveç’ten çıkan en ilginç yapımlardan biri.”

– Film tanıtımından

Birden kendinizi bir otobüste buluyorsunuz. Bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Ama bilinmeyen bir yolculuk. Bilinmeze doğru giden bir otobüs. Sizi ıssız bir durakta -son durakta- indiriyor. Hiç bilmediğiniz bu yerde sizi bir adam karşılıyor ve “duygusuzlar şehri”ne götürüyor. Gariptir ki, işiniz hazır, eşiniz hazır, eviniz hazır. Modern dekorasyon ve mobilyalarla süslenmiş geniş bir ev. Her gece duygusuzca gerçekleştirilen ve monotonlaşan seks hayatı. Herhangi bir duygu paylaşımı yok. Ikea kataloglarına birlikte bakıp evi dizayn etme dışında edilen bir muhabbet yok.

İş hayatı da öyle. İş arkadaşlarıyla herhangi bir duygu alışverişi yok. Aralarında bir dostluk, bir ahbaplık yok. Parmağınız kopsa dahi mesafeli ve samimiyetsiz bir yaklaşım var. Etrafta kan görülse dahi umursamazlık. Çünkü şehir hayatı bunu bize dayatır. Tüm bunlar normalde kara mizah yapılan bir filmde görülür ama yaşadığımız hayatların artık kara mizahtan bir farkı yok. İskandinav yönetmen Jens Lien, bunu çok iyi kurgulanmış bir senaryo ile izleyiciye aktarıyor. Başta ne olduğunu anlayamıyoruz. Çünkü gerçekte de böyledir. Başta ne olduğunu anlayamayız. Sürece dahil oluruz. Süreçle birlikte topluma dahil oluruz ve eleştirdiğimiz, kınadığımız tiplerin arasında tıpkı onlar gibi birer duygusuz insan oluruz. Tabii, genelde bundan memnun olanların sayısı fazla. Ama bazen Andreas gibi “sorun yaratan” insanlar ortaya çıkıyor ve ev yapımı kekin kokusunu alıyor. Alıyor ama ona ulaşmak o kadar kolay değil. Ulaşılsa bile yasak! Aşk acısı da yasak! Eğer artık böyle bir hayatta aşk acısı çekiyorsanız hayat sizi öldürmez, süründürür. Bunu da o kadar şahane bir sahneyle anlatıyor ki Jens Lien, insan hayran kalıyor.

1781Böylesine her açıdan muhteşem olan bir filmin hiç duyulmaması da garip. Fellini’nin “Seyirci, filme hangi karanlıkta girmişse aynı karanlıkta çıkıp gider. Bu filmlere giden insanlar rahatsız olmak istemezler; sorumluluk istemezler; uykuda kalmak isterler.” sözünü hatırlatıyor bana. Kesinlikle son zamanların izlenmesi gereken filmlerinden biri Den Brysomme Mannen.

Den Brysomme Mannen,
Jens Lien,
2006, Norveç

det sjunde inseglet

“bu boşluk yüzüme tutulan bir ayna gibi.
kendimi görüyorum.
içim korku ve tiksintiyle doluyor.

insanlara karşı duyarsızlığımla kendimi çevremden soyutladım.
şimdi bir hayaletler dünyasındayım.
rüyalarımda ve hayallerimde tutsak kaldım.”

ingmar bergman

gerçek inatçıdır

“anladığımı düşünmüyor musun? varolmayı boş yere hayal etmek. öyleymiş gibi görünmemek, gerçekten olmak. uyanık olduğun her an. tetikte. “başkalarına karşı sen” ile “yalnızkenki sen” arasındaki uçurum. baş dönmesi ve sürekli açlık, açığa vurulmak için. içinin görülmesi için… hatta parçalara ayrılmak ve belki de tümüyle yok edilmek için. sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca, her gülümseme aslında bir yüz ekşitme.

intihar etmek mi? ah, hayır! bu çok çirkin. sen yapmazsın. ama hareket etmeyi reddedebilirsin. konuşmayı reddedebilirsin. o zaman en azından yalan söylemezsin. böylece düşünceye dalıp kendi içine kapanabilirsin. artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve yalancı davranışlarda bulunmamış olursun. sen öyle sanırsın. ama gerçek inatçıdır. saklandığın yer su geçirmez değildir. yaşam dışarıdan sızar içeri. ve tepki vermek zorunda kalırsın. hiç kimse bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa yapmacık mısın diye sormaz. bu soruların önemsendiği tek yer tiyatrodur. hatta orada bile fark etmez. seni anlıyorum elisabeth. kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı, hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum. seni anlıyorum ve seni takdir ediyorum. hevesin geçene, tüm ilgin bitinceye kadar bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum. o an geldiğinde diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da bırakırsın.”

persona, ingmar bergman

fellini’den film ayrımına dair

soru: sıradan bir eğlence filmiyle, sanat yapıtını hangi ayrımla ayırıyorsunuz?

federico fellini: eğlenceden, sanattan konuşmak istemiyorum. bir yazarın filmiyle, tüketime yönelik olan arasında ayrım yapmak istiyorum. yazarın yaptığı film, insan doğasını ve düşüncelerini yansıtır. öteki, hoş görüntüler içerir; gösterdiği hiçbir şey yoktur; kesinlikle seversiniz onu çünkü gerçek dışıdır. ticari bir film niye başarıya ulaşır? çünkü, seyirciyi rahatsız etmez. seyirci, filme hangi karanlıkta girmişse aynı karanlıkta çıkıp gider. bu filmlere giden insanlar rahatsız olmak istemezler; sorumluluk istemezler; uykuda kalmak isterler.

antonioni, truffaut, fellini, bergman sinemasını anlatıyor, c.t. samuels

Rüzgar Bizi Sürükleyecek

tumblr_mp7ysrnqUN1rdcevvo1_1280

– Bizim ev küçük diye halamlara gönderdi annem.
– Bence annen yanılıyor, küçük şeylerin de kendine göre değeri vardır. Mesela sen de küçüksün, değersiz misin?
– Hayır ama ben büyüyeceğim, evler büyümez ki.

Rüzgar Bizi Sürükleyecek, Abbas Kiarostami