“pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. topu topu yirmi beş yaşındasın ama yolun çizilmiş bile. roller hazır, etiketlerde, bebekliğindeki oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye varana kadar oturulacak tüm yerler orada durmuş sıralarını bekliyorlar.

serüvenlerin öyle iyi betimlenmiş ki, en şiddetli isyan bile kimsenin kılını kıpırdatmayacaktır. sen istediğin kadar sokağa çıkıp insanların şapkalarını başlarından uçur, başına iğrenç şeyler tak, çıplak ayakla yürü, bildiriler yayınla, önüne çıkan bir kapkaçcıyı geçerken kurşunla, boşuna, bir işe yaramayacak. düşkünler yurdunun yatakhanesinde yatağın çoktan yapılmış, lanetli şairler sofrasında yerin ayrılmış.

sarhoş gemi, sefil mucize, harrar bir panayır eğlencesi, turistik bir gezidir. her şey öngörüldü, her şey en ufak ayrıntısına kadar hazırlandı, büyük aşklar, soğuk alaycılık, ıstırap, bolluk, egzotizm, büyük serüven, umutsuzluk. sen ruhunu şeytana satmayacak, ayaklarında sandaletlerle gidip kendini etna’ya atmayacak, dünya’nın yedinci harikasını yıkmayacaksın. ölümün için her şey çoktan hazır. seni öldürecek top güllesi çok uzun zamana önceden eritilip döküldü, tabutunun peşinden ağlayacak olan kadınlar çoktan tutuldu.”

“sürprizsiz yaşam. güvenliktesin. uyuyor, yiyor, yürüyor, yaşamayı sürdürüyorsun, tıpkı gamsız bir araştırmacının labirentinde unuttuğu bir laboratuvar faresi gibi; sabah akşam, hiç yanılmadan, hiç duraksamadan yemliğin yolunu tutan, önce sola, sonra sağa dönen, bulamaç halindeki günlük yem miktarını almak için kırmızı kenarlı bir pedala iki defa basan bir laboratuvar faresi gibi.”

“yalnızlığın büyülü çemberini kırmayacaksın. yalnızsın ve kimseyi tanımıyorsun; kimseyi tanımıyorsun ve yalnızsın. ötekilerin birbirlerine yapıştıklarını, birbirlerine sokulduklarını, birbirlerini koruduklarını, birbirlerine sarıldıklarını görüyorsun. oysa sen, ölü bakışlı, saydam bir hayaletten, kül rengi bir cüzzamlıdan, çoktan toza dönüşmüş bir siluetten, kimsenin yaklaşmadığı tutulmuş bir yerden başka bir şey değilsin. olasılık dışı karşılaşmaların umuduyla kendini zorluyorsun. ama deri, bakır, ağaç senin için ışıldamaya başlamıyor ki, ışıklar yoğunluklarını senin için azaltmıyorlar ki, sesler senin için duyulmaz hale gelmiyorlar ki…”

georges perec, uyuyan adam

arturo’dan camilla’ya

“sevgili pejmürde çarıklar,

farkında olmayabilirsin, ama dün gece bu öykünün yazarına hakaret ettin. okuman yazman var mı? varsa, on beş dakika ayırıp bu başyapıtı oku. ve bir dahaki sefere dikkatli ol. bu çöplüğe gelen herkes serseri olmayabilir.”

arturo bandini”, ask the dust

Genel içinde yayınlandı

Making a Murderer: Sesli mesajları kim, neden sildi?

Emmy Ödülleri hiçbir şey için bir kriter olmasa da 68. Emmy ödüllerinde En İyi Belgesel ödülünü “Making a Murderer” aldı. Evet, yine bir Netflix yapımı.

Çekiminin 10 yıl sürdüğünü söyleyen yapımcı, belgesel-dizi dünya çapında herkes tarafından izlendikten sonra bir de dizideki gerçek karakterlerden biri olan savcı Ken Kratz ile (ben onu bundan sonra Şrfsz diye çağıracağım) tartışma yaşamış. Kratz, belgeselin yanlı olduğunu ve gerçekleri yansıtmadığını söylemiş. Fakat tabii ki mahkeme görüntülerinden tutun, her görüntü ve her ses kaydı gerçek. Zaten belgeselde canlandırma yok, gerçek karakterlerin gerçek yaşamları yer alıyor. Yani zaten duruşmaların videolarından yapılmış bir belgesel, ne kadar yanlı olabilir? Neyse.

Belgesel, Steven Avery’nin bahtsız hayatı hakkında. 23 yaşında işlemediği bir suç yüzünden 18 yıl hapis yatıyor. DNA testleri falan gelişti derken ayrıca Wisconsin eyaletinden gönüllü bir ekibin yeniden atanmasıyla 2003’te suçsuz olduğu kanıtlanıp dışarı çıkıyor. Tabii Steven Avery bu durur mu? Durmaz. Onun hayatından 18 yılı çalan Manitowoc iline dava açıyor. Yani yöneticilere, polislere ve şerif departmanına. Tehlikeli fakat siyasetçilerden tutun gönüllü savcılara kadar herkes onun yanında oluyor. Hatta onu basın toplantılarına birlikte götürüyorlar. Bir anda ABD’nin en çok tanınan isimlerinden oluyor. Açtıkları dava sonucu 36 milyon dolar kazanıyor. Hatta onun bu olayından dolayı bir de yasa çıkaracak oluyorlar. Ama Steven parayı da alamadan, yasa da çıkmadan tekrar cinayet suçlamasıyla 2005’te içeri atılıyor. Hâlâ da içeride.

Belgesel-dizi, bundan sonraki süreci ayrıntılı bir şekilde aktarıyor. Maktulun abisi (bundan sonra onu Bebek Yüzlü Potansiyel Katil diye çağıracağım) davacı ve onun yanında Manitowoc ili tarafından atanan savcı Ken Kratz var. Steven Avery ise uzlaşmadan kazandığı parayla iki çok iyi avukat tutuyor. Jerry Buting ve Dean Strang. Karşılıklı savunmaların olduğu duruşmaları izliyorsunuz. Detaya girmek istemiyorum, çünkü izlemelisiniz. ABD ve Wisconsin eyaletinin boktan hukuk sistemini, bir adamın hayatını nasıl mahvettiklerini, bir adamdan ısrarla katil yaratmayı ve 8. bölümde tutamadığınız göz yaşlarınızı izleyin. Steven Avery’nin masum olduğuna inanan milyonlarca insan var ve onlar bir kampanya oluşturuyor. İş Obama’ya kadar gidiyor fakat Obama, eyaletlere karışamayacağını söylüyor. Bu sefer Wisconsin valisi Scott Walker’a gidiyor istek. O da bunun mümkün olmayacağını, mahkeme sonucu içeri atıldığını söylüyor.

Kişisel görüşüm: Steven Avery masum. O adam o cinayetleri işleyecek zekâ düzeyinde değil. Aptal olduğu için de birilerini öldürecek tipte değil. Hurdalıkta çalışıp ikinci baharının tadını çıkarmak isteyen bir adam sadece. Ama “büyük insanlara” dava açtı, haklıydı ama yaptığı tehlikeliydi. 8. bölümde jürinin kararından sonra Avery’nin ifadesi gerçekten insanı üzüyor ve sinirlendiriyor. Adalet mi lan bu, diyerek Ken Kratz’a ve o iki polise öfke doluyorsunuz. Gençken arkadaşlarına uyup o kediyi ateşe atmayacaktın Avery, kedilerin ahı büyük oluyor işte. (Bu onun hayattaki tek büyük suçu. O itiraf ediyor zaten.)

Sinirlenip öfkeleneceksiniz ama kesinlikle izlemelisiniz. Hukuk sistemi müthiş olan bir ülkede yaşadığımız için bize biraz da tanıdık gelecektir.

Genel içinde yayınlandı

Taraftar burada, futbol nerede?

Merhaba.

Son günlerde TV’lerde daha çok konuşulmaya, gazetelerde daha çok yazılmaya başlandı. Taraftarlar nerede? Neden statlar bomboş? Çok değil, iki sezon önce 50 bini dolduran statlar neden 15 bini zor görüyor? Hâliyle futbolla ve sporla ilgilenen ve parasını bundan kazanan herkesi tedirgin ediyor bu durum. Eder de, etmeli de.

Ben öncelikle bir taraftar olarak statların dolmamasından memnunum. Hatta mümkün olduğu sürece Digiturk / DSmart / Tivibu gibi fahiş fiyatlarla maç izleten firmaların da abonelikleri iptal edilmeli ve abonelikler daha uygun fiyata çekilene kadar izlememeli. Şimdi, soru şu: İnsanlar maçları izlemek istiyor. İnsanlar futbol izlemek istiyor, kaliteli maçlar izlemek istiyor. Milyon dolarlar alan ama halı sahaya yedek olarak bile çağrılmayacak olan Tarık Çamdal’ı izlemek istemiyor kimse. Bunu neden kimse anlamıyor? Dokunuyor bu adamın aldığı maaş taraftara. İçini acıtıyor. Normal bir iş dünyasında bir çalışan işini yapar ve maaşını alır. Kaldı ki bir de taraftarın desteğiyle ayakta kalan şirketsiniz, o yüzden daha çok canı sıkılıyor taraftarın. (Sponsor mu? Sponsor bulabiliyorlar mı? Üç büyükler bile sponsor bulmak için kırk takla atıyor.)

Şunu bir kere artık TFF’sinden en küçük futbol birimine kadar her yöneticinin anlaması lazım: Taraftar artık aptal değil. Artık teknoloji çağında yaşıyoruz. Artık tüm dünyadan haberimiz var. Artık tüm bilgiye tek tıkla ulaşabiliyoruz. Artık Bayern Münih’in, Dortmund’un maç bilet fiyatlarını biliyoruz. Tüm dünyada futbolun nasıl oynandığını görüyoruz. TV yayın haklarını araştırabiliyoruz. Hepsini karşılaştırabiliyoruz. Haa, bir de KAP var son yıllarda. Sonuçta, kamuyu aydınlatmak için getirilen bir sistem değil mi? Aydınlanıyoruz, o adamlara o maaşlar verilince gerçekten aydınlanıyoruz. Futboldan soğuyoruz, tuttuğumuz takımdan, eğlencemizden soğuyoruz. Soğuduğumuz için de statlara gitmiyoruz. Zaten bilirsiniz, o statlara gitmek öyle zor ki İstanbul’da. Dönüşü daha bir zor. Bunu ne için çekelim? Kötü futbol mu? Yoksa aklımızla alay edermişcesine harcanan paralar için mi? Fahiş fiyatlar için mi ya da?

Taraftar nerede? Bunu tartışıyorlar. Taraftar olduğu yerde. Futbol nerede asıl? Futbolun bir spor olduğunu ve eğlenmek adına yapılan müsabakalar olduğunu unutanlar nerede? Futbol endüstriyel bir ticaret hâline uzun zaman önce dönüştü ama uzun zaman önce insanlar bu kadar bilinçli değildi. Bu kadar kolay ulaşamıyordu bilgilere. Ama artık öyle değil.

Taraftarı geri mi istiyorsunuz? Statların dolmasını mı istiyorsunuz? Lisanslı ürünlerinizin daha çok alınmasını mı istiyorsunuz? Pek tabii, bunları istemek çok doğal. Hakkınız. Ama bizi müşteri yerine koyuyorsanız -ki bu isteklerle koyuyorsunuz- o zaman müşterinin de istekleri var ve müşteri her zaman nedir? Haklıdır, doğru cevap. Taraftar geri gelir, bu basit ama önce passolig denen sistemin değişmesi lazım. Yine al bilgilerimizi, istersen anne kızlık soyadını bile verelim ama sistem bu şekilde işlemez. Bunu göremeyen yok zaten rant var ihale var para var işin ucunda. Lisanslı ürünler satın alınır destek olmak için ama bir formayı 160 TL’ye satamazsın hemşerim. İnsanın aklıyla alay edemezsin. Satın almamızı istiyorsan daha makul fiyatlara çekersin, tüm taraftar da destek olmak için alır. Karar sizin.

Ben umuyorum ki, bu böyle devam etsin. En azından bu yıl böyle devam etmeli. Spor şirketlerinde ve takımlarda çalışan, ekmeğinde, işinde gücünde olan emekçiler kusura bakmasın, bu protesto onlara değil, onlar da biliyor. Bu protesto sömürülmeye karşı. Bu protesto Tarık Çamdal’ın maaşını ödememek için. Biz sizler için her şeyi yaparız, sizle sorunumuz yok. Sorun sistemle, sorun zihinlerle, sorun fahiş fiyatlarla.

Tekrarlıyorum ve bitiriyorum: Taraftar artık aptal değil. Eğer bizler müşteriysek bizim isteklerimizi yerine getireceksiniz. Eğer getirmezseniz boş statlara yıldız futbolcularınız oynamaya devam eder. Zaten futbol namına hiçbir şey yok ortada…

trafikte podcast dinle

eğer istanbul gibi kalabalık bir metropolde yaşıyorsanız trafik diye somut bir derdiniz var. işte ben de o trafikte geçen ölü zamanı bir şeyler dinleyerek ya da izleyerek geçirmek isteyenlerdenim. mümkün olduğunca tabii. kitap da okumak mantıklıdır ama ilk duraktan binmiyorsan herhangi bir ulaşım aracına, bindiğine dua edersin. yani kitap okuyacak alan yoktur, nefesi zor alırsın. bu istanbul’un gerçeği. aşağıda listelediğim podcastler uzun yıllardır takip ettiğim yalansavar ekibinin podcastleri. hepsi de bilime gönül vermiş bilim insanları. kendi tanımlarıyla; skeptikler. konuşma aralarında kitap önerileri ya da makale önerileri de oluyor, bunlar da çok yararlı. trafikte ya da bir otobüsü uzun süre beklerken o ölü zamanı bununla değerlendirebilirsiniz siz de. dr. ışıl arıcan’ın sesine alışamadım bir türlü, kızmasın ama sesi asla bir konuşmacı sesi değil. anlattığı şeyler çok değerli. bir de dr. çağrı yalgın konuşurken odaklanmada sorun yaşıyorum. çok kelime yutuyor ve bazı kelimeleri tekrarlıyor. aynı sorun bende de var konuşurken. zaten çok kolay bir iş de değil yayın yapmak. bir süre radyo yayını yaptığım için zor olduğunu da bilirim. e hadi o zaman, siz de ölü vaktinizi değerlendirin. cnntürk, ntv, habertürk gibi salak kanalların salak siyaset programlarını izlemek ya da dinlemek yerine daha iyi harcayın vaktinizi lütfen. kafamızı siyasetle değil, sanatla, bilimle, teknoloji ile bozalım. bu ülke şartlarında çok zor biliyorum ama imkansız değil. ayrıca tekrar tekrar kötü bir olayın nasıl olduğunu dinlemek, saatlerce onu izleyip araştırmak çözüm getirmez. sadece beyninizi bunlarla doldurup yararlı işler yapmanızı engeller. bence.

podcastlerin devam edeceğini söyledikleri için kendi sitelerinden takip edebilirsiniz: www.yalansavar.org

ym dergi hk.

kamuoyuna… 

eylül 2012’de kurduğumuz yalnızlar mektebi adlı edebiyat dergimizin üç yıldır yürüttüğüm genel yayın yönetmenliği görevinden ayrılmış bulunmaktayım. ardımda şahane bir ekip olduğunu bilmenin rahatlığıyla ym dergi’nin en iyi okurlarından biri olacağım. yaşasın ym!

bu bir zafer yazısıdır

bir gece kedim balkonun kapısını açtığımız bir anda bahçeye kaçtı ve gece geç saat olduğu için çıkıp aramaya üşendim. çağırdım, gelmedi. biraz koşar durur sonra kendi gelir pencerenin önüne ve ben de içeri alırım diye düşündüm, uyudum. sabah uyandığımda eve gelmişti, koltuğun üstünde ölü gibi yatıyordu. çok yorulmuştu, ne kadar ses çıkarsam da uyanmıyordu. gidip başını öptüm bir kere. hafif gözlerini açar gibi oldu ama çok yorgun olduğu belliydi. birkaç saat sonra yanıma geldiğinde boynundaki yarayı fark ettim. dışarıda kedilerle kavga etmiş gece. insan çocuğu gibi belliyor beslediği kediyi. içim acıdı onu öyle görünce. fena bir darbe almıştı boynuna. böyle durumlarda normalde endişelenen ve panikleyen biriydim ama ne olduysa artık çok daha sakin yaklaşıyor ve bunun olması gerektiği için olduğuna kendimi inandırıyorum. meursault amcam, arturo da dayım sayılırdı.

ertesi gün bahçeye çıktığımızda dövüştüğü kediyi gördüm. dövüştüğü kedi aynı zamanda çiftleştiği kediydi. garipti. bembeyaz kedi artık kıpkırmızıydı. kedim onu parçalamıştı. boynu ve yüzünün her yeri kırmızı olmuş ve kedi ağır darbeler almıştı. benim kedi zayıf ve çelimsiz ama sokaktaki kedi epey şişman ve iri bir kedi. o kediyi öyle görünce acıdım. sonra kedim geldi aklıma. bu durumu onaylamadım ama hoşuma gitmişti. kedimin yarası neredeydi, bu zavallı kedinin aldığı yaralar neredeydi… çocukluğum gelmişti aklıma. hayatım gelmişti aklıma. yenilgilerim ve başarısızlıklarım. kedim bile başarısızlığımın farkındaydı. onun aldığı bu zafer beni iyi hissettirmişti. kavga eden ve etmeyi seven bir tip değildim. hatta dayak bile yemişliğim olmuştu. kedimin haşat ettiği kediyi öyle görünce gururlandım anlamsız bir şekilde. duygularıma anlam veremiyordum, ayıplayacağım bir olayda kedimle gurur duyuyor ve “işte benim kedim” diye göğsümü kabartıyordum. eve gidip kedimi kucağıma aldım, doyasıya öptüm, sevdim, okşadım. onunla gurur duyduğumu belirtiyordum aklım sıra. onu ödüllendirmek istiyordum. duruşu hoşuma gidiyordu, sanki daha asil bakıyordu. kedim benim için zafer demekti. yediğim dayakları, yenilmişliklerimi, kaybedişlerimi, çaresizliklerimi ve geleceğimin umutsuzluğunu bir anda bana unutturmuştu bu zafer.

bunun üstüne çok düşündüm sonra. insanlığın temel sorunlarından biri buymuş gibi geldi. haksız galibiyetler, anlamsız zaferler, haksız kazançlar, orantısız dövüşler ve sonrasında duyulan orgazm hazzı. duyulan anlamsız gurur. duyulan her neyse işte, insanlıktan uzak olan her şey.

sol eli başımın altında olsun, sağı da beni kucaklasın

bap 2: 5-6:

“kuru üzümle bana kuvvet verin,
elma ile beni canlandırın,
çünkü aşk hastasıyım ben.
sol eli başımın altında olsun,
sağı da beni kucaklasın.”

ilk kez reha erdem’in kosmos filminde duyduğum “sol eli başımın altında olsun, sağı da beni kucaklasın” repliğini, bir diğer filmi korkuyorum anne’de de duyunca neymiş, ne değilmiş bir bakmak istedim. tevrat’ta süleyman peygamber’in yazdığı neşideler neşidesi (ezgiler ezgisi) bölümünde geçen bir bap’tan alıntı imiş. reha erdem’in bunu bu kadar sevip sahiplenmesini pek ala anlıyorum çünkü bir aşk ancak bu kadar sade ama içten anlatılabilirdi herhalde.

tevrat’tan neşideler neşidesi bölümünden başka bir bap ile noktalayalım:

“beni kendi ağzının öpüşleriyle öpsün:
çünkü okşamaların şaraptan daha iyidir.
kokuca ıtırın ne güzel;
senin adın kabından dökülen ıtır gibidir,
bundan ötürü seni kızlar seviyor.
beni kendine çek, biz senin ardınca koşarız,
kral beni iç odalarına götürdü
seninle biz ferahlanıp seviniriz,
senin okşamalarını şaraptan ziyade anarız,
seni sevmekte onların hakkı var.” (bap 1:2-4)