Find your way ‘Çanakkale’

20 Haziran 2011
Gece bir şeylere çok kızmıştım. Aklımda olan Çanakkale gezisini yapmam için tetikleyici bir kızmaktı bu. Ardından hemen havlumu, birkaç elbisemi ve gerekli eşyalarımı sırt çantama atıp hazır hale geldim. Bu otostop yolculuğunun benim için iki önemi vardı.

1. İlk defa tek başıma otostop yolculuğu
2. Yola çıktığım yer ilk defa; Menemen

Bunlar beynimde yankılansa da hep yanımda götürdüğüm biber gazını bulamamıştım. Ve onsuz yola çıkmak zorundaydım. İyimser düşünüp sabah 6 buçuk gibi yola çıktım.

Biraz garip duygulara sahiptim. En önemlisi de sinirliydim. Menemen’in çıkışına gelerek otostopa başladım. 5 araba geçti, duran yok. 10 araba geçti, duran yok. Ama birinin durup beni alacağını biliyordum. En azından akşam 8’e kadar mutlaka birisi duracaktı. O da ne, bir Transporter biraz ileride ani fren yaparak durdu. Atladım arabaya. “Hadi be oğlum nasıl gençsin?” dedi direkt olarak. Benim için durduğunu anlayamadığım için ağır ağır gitmiştim. Çiğlili bu abi çiftliklere yem bırakıyormuş. Beni de Bergama ve Çanakkale yol ayrımına kadar götürebileceğini söyledi. Şakran civarlarında arabadan inip bir çay ısmarladı. Sonra yola devam ettik. Muhabbet falan derken gelmiştik yol ayrımına. Teşekkür edip indim ve biraz daha yaklaşmıştım hedefime.

Hemen sağımda Bergama otobüs terminali. Orada olup otobüse binerek gezmeyi ister miydim diye düşündüm. Ama hiç sıcak gelmedi. Zaten cebimde 10 tl’den başka para da yoktu. Ve henüz harcamadım ve daha hiçbir şey yemedim. Önümde Ayvalık ve sonra Edremit vardı. Otostopa başladım. Tek başına giden adamların almadığını gördüm. Gerçi yakınlarıma “tek başına olsan ve yolda öğrenci görsen almaz mısın” diye sorduğumda hep olumsuz yanıt alıyorum. Yabancı adamdan ne bekliyorsun ki? Neyse. Ben bunları düşünürken kalabalık olduğundan durmayacağını sandığım bir araba hemen önümde durdu. Koşa koşa gittim ve atladım hemen. Arkada 3 oğlu ve önde eşiyle birlikte tabi ki Menemenli bir amca beni almıştı arabasına. Tebrik ettim içimden. Güven ve sen ailenin içine al. Beni Ayvalık’a kadar götürdüler. Pek sohbet muhabbet olmadı. Menemenlilerdi ama tanımıyordum zaten.

Ayvalık’ı daha önce gezdiğim için gezme isteğim yoktu ve direkt otostopa başladım. O da ne öyle? Kocaman bir köpek. 2 katım desem abartmamış olurum. Bana doğru gelmeye başladı, ardından koşmaya. Arkama bakmadan hızlandım. Biber gazının bu gibi durumlarda işe yarayacağını biliyordum. Ama şimdi yoktu ve ardından ne olduysa durdu. Nefes nefese kalmıştım. Böyle şeylerin olacağını biliyordum. Yol kenarlarındaki köpekler hep sorun olmuştur ama daha ısırılma tehlikesi yaşamadım çok şükür.

Otostop çekerken birisi durdu. Adam İstanbullu ve beni arabasına alan ilk 34 plaka arabaydı. Evet 6. gezimde ilk defaydı. Adam çok iyi biriydi. Balıkesir’e tatile gelmişlerdi. Beni de Edremit ve Havran yol ayrımına kadar bırakabileceğini söyledi. Güzel sohbet ettik doğrusu ve yol ayrımında indim. Evet ta Menemen’de korktuğum yerde durmuştuk. Edremit.

Yine de aldırmayıp otostopa devam ettim. Korkmasaydım belki de orada durmaktan, orada durmayacaktık. Lanet olası Murphy, bu kanunlar hep bana denk gelir mi arkadaş… Evet ileride eski model bir Doğan durdu. “Seni Akçaya kadar bırakırım be ya” dediğinde atladım arabaya. Biraz ilerledikten sonra İzmirli olduğumu ve Çanakkale’ye tatil yapmaya gittiğimi duyunca birden “Ulan be ya yine yolda çevirme var, bir kere de çevirmeyin arkadaş” dedi ve derken arabayı yoldan çıkardı. Gaz alma numarası yapıp diğer yola girdi. “Arabanın sigortası hiçbir şeyi yok be ya o yüzden gitmedim.” Hafif ibnelik sezdim. Tipinde hayır yoktu zaten. Dağ yoluna, nasıl diyeyim tarla yoluna girdi. Ama kimse yok o derece. Ben ineceğimi söyledim. “Akçaya kadar götüreyim be ya dur yerinde” dedi, durmadı. Ben kapıyı açınca durmak zorunda kaldı. Ve arkama bile bakmadan  hızlıca kalabalık yola çıktım. Anladım ki Edremit’ten çıkana kadar otostop yapılmayacak. Belki de kötü bir niyeti yoktu ama ben ileride çevirme göremedim. Ve o yüzden inme kararı aldım. Muhtemelen fotoğraf makinemi, cüzdanımı ve telefonumu alıp beni orada bırakacaktı. Neyse…

Edremit’in çıkışına geldiğimde otostopa başladım. Ve çok zor olan otostop macerası devam etti. Yaydığım negatif dalgalar yüzünden midir nedir arabalar durmuyordu. Ben de yaklaşık 5 km yürüdüm. Edremit aklıma gelince “tiksinti” lafı geliyordu hemen aklıma. Birisi beni dağ yoluna götürmeye kalktı, bir diğer arabasına alan amca ise paramı sordu hemen. “Yemek ve suya yetecek kadar var” deyince, bağırarak “kaç lira var ulan kaç” dedi. “10 tl” dedim. “O parayla tatile gidilmez bırak palavrayı” deyince içimden Edremit’e okkalı bir küfür gönderdim. Ve o da beni bırakınca yoluma devam ettim. Altınoluk’ta yaklaşık 1 saat otostop çektikten sonra bir tır geldi önümde durdu korna çalarak. Bayraklı’da oturan abi Tansaş’a mal dağıtıyormuş. “Hazır mal dağıtırken gel seni de dağıtayım” diyecek sandım. Ama ancak bu tür kötü espriler benim aklıma gelirdi.

– Garibim nereden nereye gidiyorsun? Ta Akçaydan beri sana bakıyorum da bir araba almadı değil mi? 8 mağazaya mal bıraktıktan sonra hala yoldaysa alacağım dedim. Atla bakalım.

Evet şivesinde Doğulu olduğu yatıyordu. Hemen kanım kaynamıştı. Sonradan Erzurumlu olduğunu söyledi. Çanakkale’ye kadar götürdü beni. Yolda şarkılar türküler söyledi. Saat 13.30 civarları ve ben hala bir şey yememiştim. Sadece derin bir öfke ve sinir içimdeydi. Yemek içimden bile gelmiyordu.

Eyvallah deyip Elif’in kalacak yer ayarladığı Mustafa abiyle görüştüm. Ondan sonra gezmeye başladım Çanakkale merkezi. Önce kordonunu limanını ve çarşısını gezdim. Aynalı çarşıyı gördüm. Saat kulesinin oralarda fotoğraf çekildim. Tek başına gezince fotoğraf işi zor oluyordu. Sonra vapura atlayıp karşıya hem Kilitbahir kalesini görmek hem müzeleri gezmek hem de Şehitlik’e gitmek istedim. Kilitbahir’e varmıştık. Ve hemen Şehitlik’i sordum. “Ancak grup olursanız götürürüz” dediler ve “15 tl” dediler. Cebimde kalan para 8.5 tl. Bu imkansızdı. Biraz otostop çektim ama hem tek tük araba hemde hepsi tıka basa doluydu. Şehitlikten vazgeçip Kilitbahir kalesini geçtim. Fatih Sultan Mehmet karşısına Çimenlik Kalesini de yapıp denizden gelen askerleri çapraz ateşe tutmuş.

Kalenin güzelliğine bayılmıştım. Daha sonra Namazgah Tabyasını gezdim. Müze kartı geçmedi, giriş 1 tl olduğundan “ya nasıl geçmez” gibi diyaloglara girmek istemedim. Müze küçük olmasına karşın güzel ve etkileyiciydi. Slaytlar izletiliyordu. Ve orada bulunan kalıntılar beni merak ettirdi. Matara bile vardı eski kalıntılar arasında. Gerçekten etkileyiciydi. Türk matarası tek başlıydı. İngiliz matarası da öyle ama değişik bir yapısı vardı. Fransız matarası ise çift başlıydı. Bu dikkatimi çekmişti.

Geri dönüp Çimenlik kalesini de gezdim. Daha sonra Çanakkale merkezi ve oralardaki sevgi yollarını gezdim. Güzeldi ama pek gelişememişti merkez. Akşamüstü Mustafa abinin yanına gidip beraber denize girdik. Daha sonra evlerine gidip yemek yedik. Akşam Çanakkale yeni kordonda çay falan ısmarladı bana. Sağ olsun çok ilgilendi benimle. İyi bir dostluk kazandım diyebilirim. O gün çok yorulmuştum ayaklarımdan ziyade beynim yorulmuştu.

21 Haziran 2011

Bizimkiler arayınca geri dönmek istediğimi belirttim. Çünkü kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Huzursuzdum. Kaldığım yer ve kaldığım kişilerde katiyen sorun yoktu. Aksine Mustafa abi “bozma moralini olur böyle şeyler” deyip moralimi yerine getirmeye çalışıyordu. Bugün Truva’yı görmek istiyordum ve sonra  Geyikli’yi. Ama içimden bir his “git buralardan evine” diyordu. Sadece negatif sinyaller gönderiyordum etrafa. Tek başıma yolculuktan mıdır nedir anlamadım ama bu gezim eğlenceli geçmedi. Neyse yine de iyi gezmiştim. Harcanan para: 10 tl.

Find your way ‘Denizli’

19 Mayıs 2011
Hazırlıklarımızı yaptıktan sonra sabah 8 gibi yola çıktık. Önce her zaman olduğu gibi Seydişehir’e gitmemiz lazımdı. Seydişehir’e gitmemiz bu sefer o kadar kolay olmadı. Tam 11 de Seydişehir’de olduk. Sıra Beyşehir’deydi. Beyşehir’e geçmek için 10 dakika otostoptan sonra bir tıra bindik. Beyşehir’de de indirdikten sonra artık Isparta’ya otostop çekme zamanıydı. Başladık otostopa. Tabii arada acıkınca bir şeyler atıştırıyoruz. Antalya’lı iki kişi durdu. Bizi Yalvaç ayrımına kadar götürebileceklerini söyledi. “Yalvaçırım bizi de götürün” diyecektim, ama çok kötü bir espri olacak diye sustum. Yalvaç yol ayrımında indik, indik ama şiddetli yağmur yağıyor. Neyse ki sadece 5 dakika sürdü. 15-20 dakika otostop çektikten sonra Konya Çeltik’li bir abimiz bizi aldı. Aklıma Celtic ile ilgili espri yapmak geldi ama yine sustum. Neyse, Isparta’ya kadar götürebileceğini söyledi. Eğirdir’e yakın bir yerde indik. Ve otostopa devam ettik. Bir araba bizi Eğirdir’in içine kadar götürdü.
Eğirdir Gölü’nün oralarda kısa bir süre takıldıktan sonra devam ettik. İlk defa biz daşşaklı bir adam arabasına aldı. Ve adam Kepyak’ın genel müdürü. Tam 4 tane petrol istasyonunun genel müdürü idi Alaaddin Ünal bey. Biraz sinirli de olsa bizi Isparta-Denizli yol ayrımına kadar götürdü. Otostopa devam ettik. Burada 25-30 dakika otostop çektikten sonra (tabii yürüyoruz hem de bayağı bayağı yürüyoruz) Turem öğretmeni bir abimiz durdu. Bize Turem’de (Turizm Eğitim Merkezi) Ön-Büro öğrencisi olarak iş teklifinde bulundu. Cumhur’du adı sanırım. Hiç sıcak bakmadım. Teşekkür edip onla da yolumuz ayrıldı. Adım adım Denizli’ye yaklaşıyorduk. Afyon’lu bir abimiz bizi Dinar yol ayrımına kadar götürdü. Ve oradan da Denizli’ye bir arabayla gittik. Saat 18.00 civarları Denizli’de olduk.

Ne yapalım ne yapalım derken Pamukkale’ye doğru giderken bir araba durdu ve bizi Pamukkale’ye götürdü. Bize bir pansiyon ayarlamaya çalıştı ama başarısız oldu. Biz de çadır kuracak yer bulduktan sonra çadırı kurduk ama çok soğuktu (yağmur da yağıyordu) 1 saat sonra çadırı toplayıp kalacak yer aramaya başladık. Couchsurfing‘ten olumsuz yanıt aldığım sıralardı. En son aklımıza jandarma geldi ve oraya gittik. Abdurrahman Astsubay diye bir komutan vardı ki gerçekten müthiş biriydi. Bize çok iyi davrandı. Tabii kötü davranıp bizi aşağılayan uzman jandarma da vardı. Takmadığımız için sorun olmadı. Öyle gece 2 ye kadar sohbet muhabbet derken. 3-4 saatlik uykuyla sabahladık.

20 Mayıs 2011

Denizli travertenlerine girmek paralıydı. Öyle 5 tl değil, hayır 10 tl de değil, 15 hiç değil tam 20 tl. Evet tam 20 TL. E ben de bu parayı asla vermem. Abdurrahman Astsubay’a söyledik bizi Jandarma arabasıyla içeri kadar bıraktılar (askere serbest) sonra çekip gittiler. Bu kıyaklarını da unutmam ömür boyu!
Pamukkale travertenlerine giriş gerçekten çok pahalı. 10 tl olsun hadi 20 tl çok pahalı. Birçok Türk aile geri döndü. Düşün 6-7 kişi geliyorlar. 120-140 lira para yapıyor. Ciddi bir para bence. Yani açıkçası fakirler gelmesin der gibiydiler. Müze kartımız yoktu, sonradan aldık ama bir daha müze göremedik o ayrı!

Ve beyaz cennet! Ve travertenler! Harikulade! Müthişti yahu. Gerçekten harikulade görüntüsü var. Ve her taraf turist kaynıyordu. Görülmesi yerlerden birisi kesinlikle Pamukkale Travertenleri. Turistlerle muhabbet etmek istiyordum (İngilizcem gelişsin diye). Maalesef 2 Rus kıza denk geldim ve İngilizce hiç bilmiyorlardı. Sonra İspanyol bir olguna denk geldim o da hiç İngilizce bilmiyordu. Fransız yaşlı çifte rastladım onlarda maalesef İngilizce bilmiyordu. Çat pat hepsiyle konuştuk tabii.  3 saat falan travertenlerde takıldıktan sonra tarihi kalıntıları gezerek Kuzey kapısına çıktık.

Tarihi mezarlıkların orada ABD’lilere rastladık ve evet tabii ki İngilizce biliyorlardı. Biraz muhabbet ettikten sonra fotoğraf çekilip yanlarından ayrıldık. Ve Karahayıt’a doğru yürümeye başladık. Karahayıt’a yürüyerek gittik ve kırmızı su travertenlerini yakından gördük. Burası da muhteşemdi fakat Pamukkale travertenleri apayrı bir dünya. Birkaç hediye eşyası aldıktan sonra Karahayıt’tan Yeşildere Şelalesi’ne gitmek istedik. O da ne 86 km diyorlar. Asla gidemezdik. Dağlık alan. Ve tek tük araba geçiyordu geçenler de tıka basa dolu. Yarım saat otostop çektik ama ne alan oldu ne gelen. Tam geri dönecekken Couchsurfing’ten Yusuf Asıcı adlı arkadaşımız bize geri döndü. Beni aradı işte “dün gece ne yaptınız eğer buradaysanız bu gece misafirim olabilirsiniz” dedi. Biz de tabii süper olur dedik. Önce Kaklık mağarasını görmek istedik daha sonra Denizli Merkez’e gidip Yusuf Asıcı’yı bulacaktık.

Kaklık’a kalkan minibüslerin yanına gittik. Ve kendimi tutamayıp adama “Abi biz ta Konya’lardan Kaklık geldik” diye kelime oyunu yaptım. Biliyorum iğrençtim ama adam güldü. Kaklık mağarasına varmıştık. Yani güzeldi, mağaranın içinde de travertenler vardı ama pek özen gösterilmemişti, kirliydi. Turistler uğramıyorsa bilin ki oranın değeri yoktur. Orayı da gezdikten sonra geri dönüp Denizli otogarına gittik. Sağ olsun Yusuf bizi bekliyordu. Arabasıyla evlerine götürdü. Muhabbet falan ettik. O da İzmir’de okuyormuş. 5-6 ülke gezmiş. 10 gün sonra yabancı misafirleri varmış. Çok iyiydi, sıcakkanlıydı. Öyle muhabbet ettikten sonra yemek falan yedik onlarda. Ve kanepemize yatağı yapıp güzel bir uyku çektik.

21 Mayıs 2011
Sabah 9 da uyanıp güzelce kahvaltı yaptık. Tam o sırada Schengen ülkelerine gitmek için gereken vize ilgili haberleri gördük. Bu iyi haberdi. Öğrenciye pek zorluk çıkarmayacaklardı. Yusuf’la fotoğraf çekip vedalaştıktan sonra Denizli Merkez’i gezmeye başladık. İncilipınar’a sonra horozun olduğu meydana gidip iyice eğlendik. Fotoğraflar çekildik. Egenin İncisi yazısının üstüne nasıl olur da İncisözlükçüler İncisi ker yazmamıştı hayret. Oraları da gezdikten sonra 12.30 gibi  yola koyulduk. Ve 14.00 gibi bir araba durdu. Bizi Denizli çıkışına kadar (organize sanayi) götürebileceğini söyledi. Tam inerken de 10 tl sıkıştırdı. “Almayacağız” dememize rağmen bağırdı çağırdı “alın iki yarım döner yaptırıp yiyin” falan dedi. “Çok değil ulan alın işte” dedi. E almak zorunda kaldık. Teşekkür edip otostopa devam ettik. Geri dönme zamanıydı. Aslında Honaz’ı ve Yeşildere’yi görmek istiyorduk ama nasip olmadı. 15 dk falan otostop çektikten sonra 42 plaka bir araba gördüm. Durmayacak gibiydi, camı hafif açıktı. Bağırdım hey abi biz de Konya’ya gidiyoruz diye. Biraz ileride durdu. Şeker imalatı yapan İbrahim abi bizi Konya’ya kadar götürebileceğini söyledi. Sadece 2 arabayla Konya’ya gitmek, müthiş bir duyguydu. Yolda Muhi’yle şakalaşmalarımız yolda çıkan görüntüler çok komik ve çok eğlenceliydi. İbrahim Abi’yle de muhabbet ettik. Konya’da Solakoğlu Şeker diye geçiyormuş adları işte. 18.00 gibi Konya’ya vardık. Oradan da 19.30 Bozkır arabasına binip evimize geri geldik.

Aniden karar verdiğimiz Denizli gezimiz süper geçti diyebilirim! Pamukkale travertenleri unutulmayacak türden bir yer. Turistlerle muhabbetlerimiz çok güzeldi (pek İngilizce bilmeseler de)… Abdurrahman Astsubay’a, bizi evine alan Yusuf Asıcı’ya, yolda bizi alan abilerimize bir kez daha teşekkür ediyorum buralardan. Bize sürekli laf söyleyen o uzman jandarma’ya da bir şey söylemek istiyorum; hayatta her şey para olsaydı sadece 30 tl bütçe ile buraları gezemezdik! (hıııh!)

Find Your Way ‘Isparta’


3 Mayıs 2011 / Bisikletle başlayan, otostopla devam eden yolculuk…

Sabah 7’de evden çıkıp bisikletleri kiralayacağımız yere gittik. Konya merkezden kiralayıp yola çıkacaktık. Bilmeyenler için biz Konya Bozkır’da okuduğumuz için ne bisiklet var ne de başka bir ulaşım aracı. O yüzden kiralamak zorundaydık. Oraya varmıştık bir şeyler atıştırıp anlaşmaları imzalayıp ve tüm bakımı da yapıp yola çıkmıştık. Saat 11 di. 265 kilometre az bir mesafe değildi. Önce Beyşehir’e varmamız lazımdı. Hepimizde en az 15 kilo ağırlık vardı. Bu Muhi’de 20 kilo olabilirdi. Yola çıktığımız gibi rampalar bize dişini gösterdi. Epey zorlanacağımız bu rampalar bizi başta korkutmadı. Elbet biter dediğimiz rampalar yaklaşık 20 km devam etti.

Uzun zamandır (5 yıl) bisiklet sürmeyişim, kondisyonsuz olmamız ve bisikletlerin yol bisikleti değil de normal bisiklet olması bizi epey zorlayacak gibiydi. Rampalar da işe girince umutsuzluğa kapılır gibi olduk. Ama şöyle bir silkinip kendimize geldik. Saat 15.00 civarları yani yaklaşık 30 km yol yaptıktan sonra müthiş acıkmıştık.

Muhi’ye göre köy olan ama gerçekte Orman Fidan Çalışma sahası olan yere girip bir şeyler istedik. Evet acıktık ve kuru ekmek bile olsa yeter dedik. İşçi teyzeler hemen bize ekmek domates biber peynir verdi. Afiyetle yiyip yola devam ettik. O da ne? Yine rampalar, yine rampalar… Yaklaşık 45 km yol yapmıştık ki artık çok yorulmuştuk. Hem otostop yapıp (kasalı arabalara) hem de yolumuza devam ediyorduk. 50 km falan gitmiştik. Ama Beyşehir’e daha 35 km vardı. Yorgunluktan ölmek üzereyken bir kamyonet durdu.

-Abi nereye?
-Siz nereye?
-Biz Beyşehir tarafına.
-Ben Isparta’ya gidiyorum, sizi atayım madem.
-Ne? Isparta mı? Biz de Isparta’ya gidiyoruz, bu süper haber işte!

Bindik gidiyoruz sohbet etmek istiyoruz ama amca pek konuşmayan bir tip. Ne sorduysak kısa cevaplar vererek “aldık ulan yetmiyor mu bir de konuşalım mı” der gibiydi. Yine de olsun, bu yavaşlıkla Isparta’ya bugün varacağımız aklımızın ucundan bile geçmezken saat 21.00 suları Isparta’daydık. Evet yine başarmıştık. Hiçbir zaman geri dönmedik zaten. Isparta’ya varırken Eğirdir’in oradaki rampalar geldi aklımıza. Dönüş çok zor olacak deyip karnımızı doyurmak için Migros’a girdik. Bir şeyler alıp dışarı çıktık. Şimdi çadırı kuracağımız yeri bulma zamanıydı. Epey aradık, sorduk, soruşturduk ama bulamadık. Ve kimi gördüysek tek bir soru; “Siz manyak mısınız?” Evet manyağın tanımı buysa biz manyağız!

Teepee‘mizi (Kızılderili’lerin çadırlarına verilen ad) yani çadırımızı ağaç ve çimenin bol olduğu bir yere kurup yiyeceklerimizi yedik. Bisikletleri kilitledikten sonra rahatça uykuya geçtik. Üşümedik diyemeyeceğim, üşüdük ama çadırın bayağı bir artısı oldu bize.

04 Mayıs 2011 / Bisikletle Isparta’yı gezme zamanı…
Sabah 8 gibi kalkıp çadırı topladık. Bir şeyler yedikten sonra yola koyulduk. Benle Muhi gezmenin derdindeydik. Merkeze girdikten sonra çeşitli yerleri gezdik. TİM’de telefonları şarj ettikten sonra merkezde bisiklet turu atmaya başladık. Isparta’nın neden Gül şehri olduğunu açıklayan bir heykel gördük. Gülcü İsmail Efendi’nin heykeliydi. Isparta’da Gül yağını elde eden abimiz Gülcü İsmail Efendi’ymiş. Sonra tarihi camileri gezdik. Gezilecek yer olarak Gökçay’ı biliyorduk. Piknik alanı yeşillik bir alanmış işte. Oraya doğru bisikletleri sürdük. Başka bir bisikletli amcayı gördük ve Gökçay bu tarafta mı? diye sorduk.

-Evet, siz nereden geliyorsunuz?
-Biz Konya’dan geliyoruz.
-Bisikletle hımm… Cesaretinize hayran kaldım gençler. Hem de Konya’dan… (Bir tarafı Konya’lıymış)
-Evet zor oldu ama geldik.
-O kadar yol geldiyseniz Sidre Tepesi ve Muharrem Dede Türbesi’ni görmeden gitmeyin. İşte o da sol tarafta.
-Hımm tamam amcacığım çok sağ ol.

Bize “siz manyak mısınız” diye sormayan tek insandı. Üstüne üstlük hayran kalıp tebrik etti. Bisikletinde km ölçer bile vardı. Gökçay piknik alanında benle Muhi bir şeyler yedikten sonra yola koyulduk. Sidre tepesi çok dik konumdaydı. Oraya çıkmak ölüm gibi görünüyordu. Bisikletleri ele alıp çıktık, çünkü müthiş bir iniş olacaktı. Tam da bisikletçilerin yeriydi. Sidre Tepesi ve Muharrem Dede Türbesi’ni de gördükten sonra aşağıya doğru hızlı bir yolculuk yaptık. Fren yapmasak uçabilirdik çünkü çok virajlıydı.

Isparta Kafeler caddesinde dönerimizi de yedikten sonra akşama çadır kurmak için daha güzel bir yer bulmamız lazımdı. Çok aradık ama bulamadık. En iyisi Konya yoluna çıkıp yavaş yavaş ilerlemek. Eğer yer bulursak da hemen oraya çadırı kurarız dedik.

O da ne? Rüzgar etkisini arttırdı. Hafif yağmur serpiştiriyordu. Yine de kurmayı denedik. Çadır ipleri koptu ve çadır ters döndü. Bu rüzgarda çadırda kalınmazdı. Hay aksi! Biraz daha ilerledikten sonra köylere giden yolu gördük. Tabelada en yakın Aliköy (3 km) vardı. Köye gidip kalacak yerimiz yok deyip şansımızı denemek istedik Muhi’yle. İlk evde şansımız yaver gitti. Köy insanı gibisi yok! Bizi eve davet ettiler. İçeri girip yemek yedik. Ali Ekber abiyle iyice muhabbet ettik. Benim şansıma mıdır nedir bilmiyorum ama her adam siyaset yapmak istiyordu. Bu abi de öyleydi. Çok iyilerdi ama siyaset konuşmak istiyordu sürekli. Konuştuk da -ne kadar istemesem de-.  Sabah 8’e kadar deliksiz bir uyku çektik!

5 Mayıs 2011 / Artık geri dönme vakti…
Bisikletle yola çıktık. Köpekler bizi koşturdu. Epey hızlandık korkudan. Çok büyüklerdi. Elimi biber gazına attım ama çok şükür kullanmadan köpek yoruldu ve bıraktı peşimizi.

Eğirdir’e 10 km kala pes ettik. Yaklaşık 20 km gelmiştik. Otostopa devam ettik. Sonunda bir araba durdu. Bizi Eğirdir otogarına kadar götürebileceğini söyledi. Bisikletleri yerleştirdikten sonra Eğirdir’e doğru yola koyulduk. Hemen vardık zaten Eğirdir’e. Gölün görüntüsü müthiş görünüyordu. Sonra Eğirdir çarşısını gezdik. 800-900 yıllık camilere baktık. Ne yapacağımızı düşünüyorduk. Saat 11 civarlarıydı. Ve bizim bisikletleri bu akşam 21’de teslim etmemiz lazımdı. İmkanı yoktu 21 de varamazdık. Otostop desen alacakları hiç belli değil. Ve gidemezsek bir günün daha parasını ödeyecektik. Ah şu zaman yok mu zaman! Kısıtlı olunca böyle elin kolun bağlı oluyor. Otobüs bileti alıp bisikletleri zor da olsa bagaja yerleştirdik.

Artık Konya’daydık. Bisiklet kiralayan dükkana vardığımızda Isparta’ya gittiğimizi duyunca adamlar çok şaşırdı. Biz hemen aynı günü geri dönersiniz sandık falan dediler. Çünkü bisikletleri uzun yol bisikleti asla değildi. Ekipmanımız da eksikti. Ama bunları bahane etmeyip yola çıktık gittik gezdik geldik. Ben nedense bu geziden pek keyif alamadım.

Toplam bütçe: (Bisiklet kiralama: 40 tl) + (Diğer masraflar: 35 tl) + (Otobüs bilet fiyatı: 25 tl) = 100 tl

Bisiklet kiralama dışında bu kadar para gitmesi benim hoşuma gitmedi. Cimrilikten değil, benim felsefemde az parayla çok yer görmek vardır. Bu seferlik böyle oldu, her şeye rağmen güzeldi.

Find your way ‘Nevşehir’

01 Nisan 2011

Bütün hazırlığımızı ve kahvaltımızı da yaptıktan sonra yola çıkalım dedik. Saat 7.45 civarıydı sanırım. Muharrem (Muhi), Aytaç, ben ve Emre yola çıkmıştık. Muhi’ye “hadi otostopa başla” dedim. Elini kaldırır kaldırmaz ilk araba durdu. “Akseki yoluna kadar götüreyim sizi” dedi. “Olur” dedik biz de. Aslında Seydişehir’e Konya yolu ayrımına kadar gitmemiz gerekiyor. Ama Muharrem ve Emre’nin ilk otostop macerası olduğu için binelim dedik. Böylelikle birazcık daha ısınmış oldular olaya. Birkaç arabaya da bindikten sonra Seydişehir’e 10 km kalmıştı. Bir traktör geliyor, römorksuz. Haydi dedik çektik otostopu. Durdu amca, 10 km yolu yaklaşık 20 dakikada (zaman kaybı) gittikten sonra Seydişehir’deydik.

Burada 2’ye bölündük. Tam 1 saat otostop çektikten sonra bir araba durdu. Bizi Çavuş kasabasına kadar götürebileceğini söyledi. Abimiz toptancılık yapan Seydişehir’li biriydi. Gevrekli kasabasında bir okula uğradı. Mal bıraktı, biz de o sırada çay içtik dışarıdaki öğrencilerin maçını izledik.

Çavuş kasabasından sonra Muhi ile ben yaklaşık 15-20 km yürüdük. 07 ve 34 plakalar çoğunlukla geçiyordu. Sağ olsunlar suratımıza bile bakmadan trans geçiyorlardı. Sonunda bizi bir çekici aldı. Oto kurtarma aracı olduğu için 50 km veya 60 km ile ağır ağır (zaman kaybı) Konya’ya vardık.

Öğlen 14.00 olmuştu. Bozkır’dan Seydişehir’e Seydişehir’den Konya’ya yaklaşık 160 km’yi 7 saatte bitirmek üzücü bir durum. Ama biz pozitif düşünüp devam ettik. Konya’da, Aksaray yolunda Aytaç ve Emre ile buluştuk. Aksaray yolunun çıkışına kadar yürüdükten sonra 2’ye ayrılıp otostopa başladık. Çok zaman kaybetmiştik ve bugün gezemeyeceğimizi anlamıştık. Bir an önce varmak istedik. Cemaat’ten bir abi bizi Büsan’ın bitimine kadar bırakabileceğini söyledi. Bindik. Adam cemaatle ilgili sorular sordu. Cemaat’ten olduğunu söyledi. Birden para sormaya başladı.

-Bizde para olsa otobüsle gideriz.
-Olur mu yav? Öğrenci adamda para olmaz mı?
-Olmaz, çünkü geçim sıkıntısı çekiyoruz.
“Hadi canım paranız vardır” deyip elini çantama attı.

Ne olduğunu anlamadan indik. Değişik bir tipti.

Aksaray yolundaydık. Ve 4 kişi otostop çekmeye başladığımız gibi Niğde’li suskun bir abimiz bizi Aksaray’a kadar götürebileceğini söyledi. Tadından yenmezdi. Bindik, kola da aldık, abiye de ikram ettik. Öylece yolları izleyip durduk. Sağ olsun Niğde’li abimizin ağzını bıçak açmıyordu. Aksaray’a vardığımızda 17.30 civarıydı. Aksaray’daki yeraltı şehirlerini ve birkaç tarihi yeri gezmeye karar vermiştik. Fakat inince öyle olmadı.

Hava kararmaya başlıyordu ve Aksaray hiç mi hiç içimize sinmemişti. Açıkçası Nevşehir’e gidersek daha rahat edeceğimizi düşünüyordum. Hava kararmıştı. Saat 7 gibi olmuştu. Aksaray’dan Nevşehir yoluna kadar yürüdük. Saat 8’e geliyordu. Ve hava karardı diye ayrılmak istemiyorduk. Ya 4 kişi gidecektik Nevşehir’e ya da bu gece Aksaray’da konaklayacaktık. Konaklama planları yaparken bir marketin önünde durduk. Bir yandan otostop çekiyoruz bir yandan petrol ofisinde kalalım falan diyoruz. Markete Aytaç’la Muhi “kalacak yer bulabilirmiyiz” diye sordu. Adam “otostopla gelinir mi lan” demiş. Bizimkiler “macera işte” demiş. “O zaman Survivor’a katılın” demiş abi. Komik dakikalar geçirmişler.

Markete kola ve su almaya gelen bir abi, marketten çıkınca yanına gittim. (Gitmeden önce bizimkilere bu iyi birine benziyor dedim) Ve ağabeye, “bizi Nevşehir’e kadar atar mısın” dedim. “Kaç kişisiniz” diye sordu. “4 abi”. “Hadi atlayın bakalım” dedi. Ahmet’ti abinin adı. Konya’lıymış Nevşehir’de oturuyormuş. Bayağı kültürlü bir abiydi. Bizi Nevşehir otobüs terminalinin önüne bırakıp yoluna devam edecekti. Tam o sırada “isterseniz Pazar sizi Konya’ya götüreyim” dedi. Numarasını aldık, “olur tabii” dedik. Bu haberle beraber çok mutlu olmuştuk. Zaten kendisi Konya’da özel bir hastanede çalışıyormuş. Arabada açtığı Timbaland – Apologize adlı şarkıyı da bu gezimizin şarkısı seçtik.

Terminalde saat 21.30 gibi olduk. 12’ye doğru uyumaya başladık. Başardığımız için seviniyorduk. Artık Nevşehir’deydik ve yarın neler yapacağımızın planlarını yapmıştık.


02 Nisan 2011

Sabah 6 gibi kalkıp yola koyulduk. Şehitlik’te birkaç fotoğraf çekildik. Bütün kağanların heykelleri vardı. Şehir merkezine gidip birkaç yere Göreme ve Ürgüp’ü sorduk. “Oralara genelde turist arabaları gidiyor ve sizi almazlar, en iyisi 1.50 tl’ye otobüsle Göreme’ye gidersiniz” dediler. Biz de biraz otostop çektikten sonra adamın haklı olduğunu düşünüp Göreme arabasına bindik. Sabah 8 civarıydı.

-Abi öğrenci ne kadar?
-1.75 tl.
-Abi biz ta Konya’dan geldik, 1.50 verelim olsun bitsin.
-Olmaz abim herkese aynı fiyat.
-Abicim bir seferlik yapıver işte.
-İyi tamam hadi.

Sonuçta 4 kişiden artan 25 kuruş tam 1 lira yapıyordu. Ve iki ekmek parası. İnce düşünmek lazımdı. Çünkü 2 gün Nevşehir’de olacaktık. Yanımızda sadece 40-45 tl civarı para vardı. Yani kişi başı 10 tl falan götürmüştük.

Göreme’ye yaklaşınca Peri bacalarını ve o muhteşem yerleri görmeye başladık. Yüzümüzde müthiş bir gülümseme. Acayip güzeldi. İnip hemen gezmeyi istiyorduk. İnip saraylara layık kahvaltımızı (salam, peynir, ekmek, fanta) yaptıktan sonra hemen bacaları ve Göreme’yi gezmeye başladık. Tırmandık, (bacaların üstüne tırmanmaya çalıştım ama başaramadım) kendimizi aşağıya bıraktık, fotoğraflar çekildik. Göreme’yi iyice gezdik yani anlayacağınız. Saat 12 civarıydı. Ve biz Göreme’de müthiş eğleniyorduk… Çörek ekmeği alıp yedik. “İşte bu” diyorduk ya “hayat işte budur!”

Open Air Museum tabelasını görünce oraya da bakıp Zelve’ye doğru yola koyulalım dedik. Yoldan 33 (Mersin) plaka bir Mercedes araba geçti. 20 saniye sonra geri geri gelip “bizim fotoğrafımızı çekmeden nereye gidiyorsunuz” dedi. Biraz yaşlı bir amcayla bir genç kadının fotoğraflarını çektikten sonra ilginç bir diyalog yaşadık.

-Kimse bizim ülkemizi alamaz değil mi gençler!!!
-Alamaz abi.
-Öğle yemeğinde ne yiyeceksiniz gençler?

Ben gayet net ve normalmiş gibi bir cevap vererek;
-Eeekmeeek.
-Ekmek mi? Peki size 50 tl versem güzel bir öğle yemeği yer misiniz?

Kem küm ettikten sonra teşekkür edip “sağ olun gerek yok” dedik. Adam paraları çıkardı. Epey zengin biriydi. Argo tabirle daşşaklı adamdı. Müthiş son model bir Mercedes’i vardı zaten altında. Teşekkür edip aldık. Ve müzeye gittik. Müze görevlisi “giriş öğrenciye 10 tl” dedi. Kişi başı hem de. Turistlere geçirdikleri para yetmiyormuş gibi bize de geçirmeye çalıştılar. İkna etmeye çalıştık. “Öğrenciyiz ta Konyalardan geldik görelim gidelim işte bir seferlik” dedik. İlle de “olmaz” deyip durdular.

-Abi sadece bakıp çıkacağız ya?
-İyi de içeride başka bir şey yapılmıyor ki zaten.
-Doğru lan.

Giremeyince üzüldük. Sonradan üzülmeye gerek duymadık aynı şeyleri bir sınırın içine almışlar ve biraz daha üzerinde oynama yapmışlar. Çünkü açık hava müzesi olduğu için üstten gördük.

Zelve için yola koyulduk. Otostop çekiyoruz ama duran yok. Çoğu turist zaten. Yağmur da yağmaya hafiften başlamıştı. Yaklaşık 8 km yol vardı. Ama yorgunluktan ölüyoruz o derece. İyi uyku alamazsan gerçekten gün boyu yorgunsun demektir. Sonunda Bingöl’lü bir abi durup bizi Avanos’a kadar götürdü. Avanos hiç hesapta yokken orayı da gezmiş olalım dedik. Sonra Zelve’ye döneriz dedik. Sağ olsun abi bizi bıraktı. Kervansaray’a girip etrafa bakınırken bir görevli “Nasıl yardımcı olabilirim” diye sordu. Nasıl yani? “Restaurant burası gençler” dedi. Ne yani paramız var yemek yemeye gelmiş olamaz mıyız der gibi bir bakış attım.(50 tl’mize güveniyorduk tabii canııımmm)…

Dışarı çıkıp Avanos’a merkeze yürüdük. Irmağın kenarında oturup fotoğraflar çekildik. Avanos’tan Zelve’ye saat başı otobüs vardı. 1,50 tl’ye yine Zelve’ye götürdüler bizi. 16.20 civarıydı saat. Tabii 50 tl’ye güveniyoruz ya bin her yere anasını satayım… Zelve’de de peri bacalarını yakından gördük. Bazıları delikti mağara şeklinde. İçine falan girip iyice eğlendik. 50 tl’yi nasıl kullanabiliriz derken hediyelik eşyalara takıldı gözümüz. Adam yarı yarıya indirim yaptıktan sonra herkes 2-3 parça Nevşehir’e ait hediyelik eşya aldı.

Nevşehir gözlemesi yemeden dönmek olmazdı. Balıklama atladık. Hiç sorma tabii ne kadar gözleme diye. Neden 50 tl’den kalan 25 tl var. Oh babam. Neyse ilk gözleme geldikten sonra fiyatı sormakta yarar var dedik. Tanesi 5 lira deyince “abi diğer üçünü iptal edelim” dedik. Birini attık artık saça dedi. İyi onu da getir diğer ikisini iptal et dedik. Tamam gençler dedi. Geri döndü. Ayranlar ne kadardı? 1 Tl dedi. Abi üçünü iptal edelim dedik (biri açılmıştı). Rezillik diye düşünmeyin. Çünkü para yetmeyecekti. Çünkü öbür günü de düşünmemiz lazımdı. Neyse yedikten sonra Göreme’ye doğru yola çıktık tekrar. Turist otobüslerine el sallayarak büyük eğlence yaşadık. Çünkü onların hepsi birden el sallıyordu ve fotoğrafımızı çekiyordu. Karşılıklı gülmeler falan çok güzeldi…

Arkadaş Cemaat’ten birini arayarak Nevşehir’de olduğumuzu ve gece onları ziyaret etmek istediğimizi söyledi. Evi tarif ettiler. Evi Nevşehir merkezde bulduktan sonra içeri girdik. Dersane diye adlandırdıkları bu ev  normal bir ev. Bizi müthiş şekilde ağırladılar. Gerçekten sanki sürekli gidiyormuşuz da o derece yakınmışız gibi sıcaktılar.  Muhi böyle böyle kalacağımızı söyledi. Tabii ne demek deyip kabul ettiler. Çayla beraber poğaça ve kek ikram ettiler. Güzel bir şekilde karnımızı doyurduktan sonra yatma vakti gelmişti. Her birimize ayrı yatak hazırladılar.

03 Nisan 2011
10’da uyanıp kahvaltı ettik. Kahvaltı da müthişti, her şey vardı diyebiliriz. 11’de vedalaşıp yola çıktık.

Ahmet abi bizi arayacak diye içimiz rahattı. Sadece 1 arabayla Konya’ya dönecektik. Evet Ahmet abi arıyordu. Büyük sevinçle açtım telefonu. Büyük üzüntüyle kapattım. Çünkü bugün gidemeyeceğini söyledi. Ne yapalım getirmesi bile büyük bir iyilikti hatta arayıp haber vermesi bile müthişti. Teşekkür edip yola koyulduk. Kültür Park’ında yaşlı amcalarla tatlı bir sohbet ettikten sonra küçük çocuklarla fotoğraf çekildik. Sonra otostop çekmeye devam ettik. 2’ye bölündük yine. Aytaç’la Emre daha arkadaydı. Ve onlar bir arabaya binip bize doğru geliyorlardı. Bizi de aldılar. 7-8 km ötedeki bir kasabaya kadar götürdü. Oradan sonra yine ayrıldık bu sefer arkada olan bizdik. Arabalar geçiyordu, otostop çekiyorduk. Kimse almıyordu. Hatta bir ara adamın biri alır gibi yapıp yavaşladı önümüzde dörtlüleri de yaktı. Tam koşmaya başladık arabaya, yakınlaşınca vııınn gaza bastı gitti… Arada bizimle dalga geçtikleri de oluyor tabii…

Yarım saate yakın çektikten sonra 07 plaka biraz ilerimizde durdu. Benle Muhi şaşkınlık içerisinde arabaya koştuk. Nasıl oldu da Antalya’lı biri durmuştu.

-Abi nereye?
-Antalya’ya.
-Bizi de Konya’da bırakır mısınız?
-Tabii Seydişehir’den geçeceğiz zaten, dedi.
Atladık sohbet muhabbet derken abilerin Kayserili olduklarını öğrendik.

Seydişehir demek otostopu bitirmek demekti. Seydişehir’e kadar getirdiler. Tabii Aytaç ve Emre’yi de alalım dedik ama arabada bavulları vardı ve biz bile sıkışık oturuyorduk. Aytaç ve Emre ile haberleşiyorduk sürekli. Onlar da aktarıla aktarıla Aksaray’a kadar gelmişlerdi. Biz Seydişehir’e vardığımızda onlar da Konya’ya varmak üzereydiler. Bozkır yoluna gelince “bu kadarmış bu iş değil mi Muhi” dedim. “Müthiş zevkliydi, haftaya nereye gidiyoruz” dedi.

muhi

İlk arabada yine Bozkır’lı birisi aldı ve Bozkır’a hatta evin önüne kadar bıraktı. 3 arabayla Nevşehir’den evin önüne geldik. Gelirken şansımız süperdi yani. Biz Muhi’yle eve vardıktan 2 saat sonra Emre ile Aytaç’ta Bozkır’a geldi. Hiçbirimizde bir sağlık sorunu yoktu. Allah’a şükür nasıl gittiysek öyle geri döndük. Daha çok şey öğrenerek, daha çok yer görerek geldik.

Unutmayın! Hayatta parasız yada çok az bir parayla çok şeyler yapılabilir. Para hiçbir şeydir. Bizi takip edenlere ise diğer gezilerimizde görüşmek üzere diyorum efenim…

Geçirilen süre: 3 gün
Toplamda harcanılan para: 40 TL (4 kişi)
Nisan 2011

 

Find your way ‘Manavgat’

Seyahat şarkısı (Wagon Wheel – Old Crow Medicine Show) bile seçtikten sonra yola koyulma zamanı gelmişti. Her şeyimiz hazırdı. Sabah 7.30 gibi Seydişehir yoluna çıkıp otostop çekmeye başladık. Sadece iki arabayla Seydişehir’e vardık. Seydişehir’de otostop çekerken hem oynuyorduk hem gülüyorduk, kural olmadan eğleniyorduk. Sonra bir araba durdu;

-Abi nereye?
-Alanya’ya.
-Bizi Manavgat girişine kadar atıver.
-Atlayın hadi.
Balları ve petekleri görür görmez gezgin arıcılık yaptığını anlamıştım. Konuştuk. Arıcı abi Beyşehir’liymiş. Sağ olsun bizi Manavgat girişine kadar götürüp şans dileyip gitti. Artık Manavgat’taydık. Artık iş ayaklardaydı. Fotoğraflar çekilmeye başladık. Önce yapay olan şelaleye gittik. Sonra doğal olanına gittik ve hayatın var olduğunu bir kez daha anladık. Turistler veya diğer kısım uzaktan fotoğraf çekerek o tadı yaşıyordu. Biz ise çıkardık ayakkabıları, sıvadık paçaları, gir içine şelalenin… Buzzz gibi su. Nasıl dinlendik anlatamayız. Herkesin görmesi gereken bir yerdir Manavgat Şelalesi.

Burada sıkıldıktan sonra yola koyulduk tekrar. Bir taksici arkadan seslendi;
-Gençler ne tarafa gidiyorsunuz, götüreyim.
-Paramız yok ama Side’ye gideceğiz.
-O zaman bu yolu takip edin.

Hadi canım? Çok sağ ol ya. Cidden.

Side’ye varmak için 6 km vardı. 4 km’sini yürüdük. Sonra bir arabayla vardık. Kaleleri, tapınakları, tarihi eserleri gezdik. Turistlerle konuştuk. Sahilde oturduk. Dinlendik. Artık yemek yeme zamanıydı. Oh ekmeğimizi aldık, ekmekle yenilecek tek helva vardı onu alıp bir de içecek bir şeyler aldık. Hayda bu da ne? Hafif yağmur atıştırmaya başladı. Kapalı bir yer bulmak lazımdı.

Sahilde “Sihirli Ev” (Magic Home) dediğimiz bir yer bulduk. Eskiden bar olan bir yer. Şimdi kullanılmıyordu. Bayağı da güzeldi. İçinde kaldık 2 saat. Yağmur da iyice dinmişti. Denizden taşlar topladık. Koştuk, bağırdık, şarkı söyledik, şımardık durduk. Rezilliğin tadını çıkardık.

Her yeri de gezdikten sonra kalacak yer lazımdı şimdi bize. Otogara gittik ama gitmez olaydık. Gece 1’e kadar otogarda oturduk. Çünkü sonrasında otogar kapandı. Evet kapandı. Biz de dışarıda kaldık. Sabah 5’i görene kadar donduk diyebilirim. Bir tek geçmemiz gereken bu gece vardı. Onu da zor da olsa geçtik. Artık yola koyulma zamanıydı. Çıktık otostopla yine Bozkır’a geldik. Otostop konusunda çok şanslıydık yine. 3-4 arabayla gidip geldik. Ama sonunda ikinci otostop maceramızı da başarıyla tamamlamıştık.

Bir diğer otostop maceramızda buluşmak üzere…

Geçirilen süre: 2 gün
Harcanılan para toplamda: 20 TL (3 kişi)
Mart 2011