“hayatımızın anlamı… sanatın çıkar gözetmezliği hakkında konuşuyordunuz.
müziği ele alalım örneğin. gerçek ile bağlantısı diğer şeylere göre çok az.
bağlantısı olsa bile, bu bağlantı mekanik bir yolla kuruluyor, fikirler yoluyla değil.
yalnızca sesle, herhangi bir çağrışımdan yoksun.
ve buna rağmen müzik, mucize gibi yüreğimize işliyor.
armoni haline gelen gürültüye yanıt olarak içimizde yankılanan, onu en büyük hazzın kaynağı haline getiren, bizi sersemleten ve bir araya getiren ne?
tüm bunlara neden ihtiyaç duyuluyor?
ve en önemlisi kim ihtiyaç duyuyor?
‘hiç kimse ve hiçbir nedenle’ diyebilirsiniz.
çıkarsızca. hayır. hiç sanmıyorum.
yine de, her şeyin biraz anlamı vardır.
anlam ve nedeni.”

stalker / andrey tarkovski

İki Sanat Dâhisinin Buluştuğu Nokta: The Grand Budapest Hotel*

“Fakat sonuç olarak her gölge, ışığın bir çocuğudur ve sadece aydınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yükselişi ve çöküşü gören kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır.”

Stefan Zweig, Dünün Dünyası

Not: Bu yazı filme dair sürpriz bozan (spoiler) içerir.

On birinci sayıda ele alınacak isimleri tartışırken Merve Akıncı’dan gelen Stefan Zweig önerisi sinemaseverlerin aklına direkt Wes Anderson’ı getirmişti. Zira yönetmen, fırtınalar kopartan son filmi “The Grand Budapest Hotel”de Stefan Zweig’ın notlarından esinlenmişti ve Zweig dendiğinde bu harikulade film de mutlaka ele alınmalıydı.

Erwin Panofsky, bir sanat eserinin üç aşamada ele alınacağını söyler: “Tanımlama, çözümleme, yorumlama.” Bu teoriden yola çıkarak “The Grand Budapest Hotel” filmini ve filmin Zweig’a dair taşıdığı izleri ele almak hem yazarı hem de filmi biraz daha iyi anlamamız açısından faydalı olacaktır.

***

STEFAN ZWEIG VE DÜNÜN DÜNYASI

Viyana’da, o çok sevdiği Avrupa’da mutlu bir şekilde yaşayan, sanat ve edebiyatla içli dışlı bir ortamda büyüyen bir yazar Stefan Zweig. Dergileri takip eden ve haftanın belirli günlerinde Viyana’da arkadaşlarıyla birlikte dergileri ve edebiyatı tartışan Stefan Zweig’ın o zamandan bellidir büyük bir yazar olacağı. Satranç, Amok Koşucusu gibi çok ünlü kitaplara imza atmasının yanı sıra Freud, Dostoyevski, Puşkin, Balzac, Nietzsche gibi büyük yazar ve düşünürlerin de biyografisini yazmıştır. Birçok kişiye ilham kaynağı olan Zweig, otobiyografisini yazdığı Dünün Dünyası kitabında nasıl mutlu bir hayattan karamsarlığa, karanlığa ve intihara sürüklendiğini anlatır. O çok sevdiği Avrupa’dan kaçan, asla geri dönmeyi düşünmeyen Zweig, en sonunda dünyasının asla eskisi gibi olamayacağına inanarak karısıyla birlikte intihar eder.

WES ANDERSON VE SİNEMASI

“Bottle Rocket”, “The Royal Tenenbaums”, “The Darjeeling Limited”, “Fantastic Mr. Fox”, “Moonrise Kingdom” ve son olarak “The Grand Budapest Hotel” gibi müthiş filmlerin yönetmeni Wes Anderson, 1 Mayıs 1969’da ABD’de doğmuştur. Sadece yönetmen değil aynı zamanda bir “auteur”dür. Fransız yönetmen François Truffaut’nun ilk kez “Une Certaine Tendance Du Cinéma Français” (Fransız Sinemasının Mutlak Eğilimi) adlı makalesinde geçer “auteur” kavramı. Senaryosundan, yönetmenliğine, oyuncu seçimlerinden dekoruna kadar filmin tüm detaylarında kendi tarzını ortaya koyan yönetmenler için kullanılır. Wes Anderson da tam olarak böyle bir yönetmendir.

Sinematopya.com’da yer alan bir yazıda Wes Anderson’ın ABD sinemasına birkaç beden fazla geldiğini söylemenin haksızlık olmayacağını belirtiyor Burak Hazine. Kendisine katılmamak elde değil. Son yıllarda ancak ve ancak klişe ve gişe filmleriyle boy gösteren bir ABD sineması var karşımızda. Son dönemin usta yönetmenlerinden Wes Anderson ise her karesinde sanat barındıran filmler çekerek ABD sinemasında öne çıkan yönetmenlerden biri hâline geliyor.

Filmlerinde genel olarak pastel renkler kullanan Anderson, sahnenin tüm detaylarını en ince ayrıntısına kadar düzenler. Öyle ki, sahnede odak noktasında olan nesne, arka planın tam ortasında yer alır her daim. Hatta bu yüzden adına kısa belgeseller yapılan Anderson’ın adı “simetri hastası yönetmen” olarak geçmektedir. Filmlerinin müzikleri de görüntüleri kadar sıcak ve etkileyici olur. Genel anlamda aynı oyuncu kadrosuyla çalışsa da birçok yıldıza “küçük” roller vermesiyle de bilinir. Ama bu izleyiciyi asla rahatsız etmez, aksine o yıldızlar, küçük rollerle görevlerini tamamlayıp kaybolunca filme ayrı bir hava katar tıpkı “The Grand Budapest Hotel”de Adrien Brody ve Edward Norton’un rolleri gibi.

Anderson, filmlerinde ciddi konuları işlese bile ciddileşmekten yana değildir. Zweig’ın dram ve acı dolu dünyasını bile o kadar eğlenceli bir şekilde gözler önüne serer ki; izleyici hem savaşın adım adım yaklaştığını hisseder hem de ortaya konulan ince mizah karşısında gülümser film boyunca.

WES ANDERSON VE ZWEIG’IN TANIŞMASI

Anderson, filmi çekmeden altı-yedi yıl önce Zweig’ı tanıdığını söylüyor George Prochnik’e verdiği röportajda. Önce Acımak (Beware of Pity) kitabını okuyarak Zweig’ın dünyasına adım atan Anderson’ı çok etkiler Zweig ve usta yönetmen hemen diğer kitaplarını da okumaya başlar yazarın. Röportajda o kısmı şöyle anlatıyor:

“Zweig’ın birkaç kitabını okuduktan sonra beni en çok etkileyen nokta, onun hakkında kişisel olarak öğrenmeye başladığım şeylerin, yazar olarak onun hakkında hissettiklerimden aslında oldukça farklı olmasıydı. Çoğu yapıtı, esasında masum olan ve daha karanlık bölgelere yönelen kişilerin bakış açısından kaleme alınır ve ben de her zaman Zweig’ın, daha içine kapanık, çekimine kapıldığı işlerde bir şeyler arayan biri olduğunu hissetmiştim ancak bunlar onun kendi deneyimleri değilmiş. Aslında gerçek, bunun tam tersi. Zweig, yoluna çıkan her şeyi az çok denemiş olan biri gibi gözüküyor.”

Stefan Zweig’dan çok etkilenen Anderson, filmi, Zweig’ın otobiyografisi olan Dünün Dünyası adlı kitabından esinlenerek çeker. Filmde Zweig’ı iki karakterin oynadığını söylüyor yönetmen. Birincisi Zweig’ın genç hâlini oynayan, Büyük Budapeşte Oteli’nin konuğu Jude Law, ikincisi ise filmin hemen başında ortaya çıkan Tom Wilkinson. Bunun dışındaysa Gustave H. de büyük ölçüde Zweig üzerine modellendirilmiş, yazarın karakteristik özelliklerinden yola çıkılarak oluşturulmuş bir karakter.

Anderson’ın, Zweig’ın karanlık hayatından etkilenip de tam tersine hayali ve keyifli bir dünyayı tercih etmesinin sebebini, röportaj sırasında Prochnick’in yaptığı şu yoruma şiddetle katılmasından çıkarabiliriz: “Bu durum, Zweig’ın gerçeği görmekten aciz olduğu düşüncesinden uzaklaştırıyor bizi ve şu yoruma götürüyor: Zweig hayal gücünde yaşamayı o kadar çok istiyor ki, bu istek, gerçeğin etkisini hafifletebilir.”

STEFAN ZWEIG BAĞLAMINDA “THE GRAND BUDAPEST HOTEL”

Anderson, 2014’te vizyona giren muhteşem “The Grand Budapest Hotel”de kendine has tarzını, diğer filmlerine nazaran en profesyonel şekilde sergiler ve her zamanki gibi pastel renklere sahip hayali dünyasına davet eder izleyiciyi. Filmlerinin her bir karesini özenle hazırlayan ve sahnenin tüm detaylarını ince eleyip sık dokuyan Anderson, “The Grand Budapest Hotel” filminde, iki dünya savaşının arasındaki bir hayatı, hayali bir ülkede anlatıyor.

Üç ayrı zaman katmanında geçen film, kronolojik sıraya dikkat etmeden tarihler arasında yolculuk yapıyor. Filmde, Büyük Budapeşte Oteli’nde konsiyerj olarak görev yapan Gustave H. ve onun yanında lobby boy olarak işe başlayan Zero Mustafa’nın keyifli, aksiyon dolu ve tarihi macerası anlatılıyor. Ralph Fiennes, Adrien Brody, Willem Dafoe, Edward Norton, Jude Law, Tony Revolori ve Tilda Swinton gibi ünlü isimlerin rol aldığı filmin müthiş müziklerini ise yönetmenin diğer bir filmi “Moonrise Kingdom”dan da tanıdığımız bir isim, Alexandre Desplat yapıyor.

***

Zubrowka adlı hayali bir ülkede, genç bir kadının Stefan Zweig olduğu düşünülen bir yazarın anıtının önünde The Grand Budapest Hotel adlı kitabı açmasıyla başlar film. Kitabın arka kapağında ise “yazar” karakterini canlandıran Tom Wilkinson’ın fotoğrafı vardır. “Yazar,” filmin başında izleyiciye şöyle seslenir:

“Herkesin düştüğü bir yanılgı vardır. Yazarların hayal gücünün daima iş başında olduğu sanılır. Sınırsız sayıda olay ve hikâyeyi tamamen kendi kafamızdan uydurduğumuz varsayılır. Ama işin aslı tam tersidir. İnsanlar, yazar olduğunuzu öğrenince, karakterleri ve olayları ayağınıza getirir, yeter ki gözlemlemekten ve dikkatle dinlemekten vazgeçmeyin; hikâyeler, sürekli, ömür boyu size gelmeye devam edecektir. Başkalarının öykülerini anlatan yazara pek çok hikâye anlatılır.”

Burada Zweig ile Wilkinson karakteri arasındaki bağı görmek mümkün zira yazarın Satranç isimli kitabında, Gestapo tarafından hücre hapsinde tutulan karakter Dr. B’nin hikâyesini, gemideki bir başka yolcunun ağzından dinliyoruz.

Ardından film 1980’li yıllardan 1960’lı yıllara gider, ekran boyutu değişir. Otele yeni yerleşen Zweig’ın genç hâli (Jude Law) otelin sahibi olan Zero Mustafa’nın (Murray Abraham) hikâyesini merak eder ve biz de filmin ana karakterinin Gustave H. olmasına rağmen tüm filmi Zero Mustafa’nın ağzından dinleriz. Yani Dünün Dünyası’nda Zweig’ın yaptığı gibi Zero Mustafa da otobiyografisini anlatmaya başlar ve filmin ekran boyutu bir kez daha değişir.

Gustave H, yaşlı kadınlara -özellikle sarışın olanlara- ilgi duyan, onlarla vakit geçiren ve onların hayatlarına renk katan bir konsiyerjdir. Otelde her şey ondan sorulur, her şeyi o bilir ve her şeyin kontrolü ondadır. Otelde lobby boy olarak işe yeni başlayan genç adam, Zero Mustafa (Tony Revolori) ile tanışırlar. Gustave H. bundan böyle, otelcilik ve lobby boy olmak konusunda Mustafa’nın akıl hocası olacaktır.

Filmde, Zweig’ın karamsarlığa düşüşünden ve Avrupa’yı sarsan o savaştan esintiler vardır fakat Gustave H. ve Zero Mustafa daha çok kendi çıkarlarının derdindedir. Öyle ki filmin bir sahnesinde Zero Mustafa gazeteyi alır ve koşa koşa Gustave H.’in odasına gider. Gazetenin manşetinde “YENİDEN SAVAŞ ÇIKABİLİR” yazarken altında ise küçük bir haber vardır: “Yaşlı bir kadın ölü bulundu.” Hem Zero’nun hem de Gustave H.’in dikkatini alttaki bu küçük haber çeker, çünkü ölen yaşlı kadın Gustave H.’in bir zamanlar sevgilisi olan, filmin başında otelden ayrıldığını gördüğümüz Madame D (Tilda Swinton)’dir. Gustave H. ile Zero Mustafa alelacele cenaze töreni için yola çıkarlar ve ancak Madame D’nin vasiyetinin açıklanacağı toplantıya yetişebilirler. Ne var ki Madame D, çok değerli olan “Elmalı Oğlan” tablosunu eski sevgilisi Gustave H.’e bırakır ve esas macera buradan sonra başlar.

Hem giderken hem de dönerken kahramanlarımızın tren yolculukları esnasında savaşın izleri kendini göstermeye başlar. Nazi askerleri treni durdurduklarında ülkede kaçak olarak yaşadığını düşündükleri Zero’yu almak isterler ama Gustave H. buna karşı çıkar. Askerlerin elinden ise Gustave H.’in annesinin eskiden birlikte olduğu komutan Henckels (Edward Norton)’in yardımıyla kurtulurlar ve Gustave H. bu olaydan sonra dönemin vahşiliğine şöyle gönderme yapar: Bir zamanlar insanlık olarak bilinen şu vahşi mezbahada hâlâ ufak da olsa bir umut ışığı kalmış, görüyorsun değil mi?”

Filmin sonlarına doğru yine bir tren yolculuğunda Nazi askerleri tarafından sorgulanırlar ve Gustave H. belki de Zweig’ın söyleyemediklerini söylüyormuşcasına askerlere “Faşist pislikler!” diye bağırır. Genel anlamda savaş esintilerini tren yolculuklarında hisseder izleyici ama filmin sonlarına doğru artık askerler kenti ele geçirmiş ve otele yerleşmişlerdir. Savaşın artık başlamış olduğu zamanlarda bile Gustave H. ve Zero Mustafa kendi dertleriyle uğraşıp savaşı görmezlikten gelmektedirler. Belki de Wes Anderson, Zweig’ın bu savaş yüzünden intihar edişindeki karanlığı, filmi ve karakterlerini savaşın dışında tutmaya çabalayarak hafifletmeye çalışmıştır. Çünkü tüm bu olanlar hayali bir ülkede değil de gerçek bir dünyada yaşanıyor olsaydı hem film bu kadar etkileyici ve keyifli olamayacak hem de bir biyografi filminden öteye geçemeyecekti.

Anderson, Prochnick’e verdiği röportajda Zweig’ın sürekli olarak intiharı düşündüğünü ve bütün yapıtlarında intihardan bahsettiğini söyler. Filmde intihar yoktur fakat yaşlı kadınlarla birlikte olan Gustave H. çocuk ruhlu ve eğlenceli bir adam olmasına rağmen içten içe mutsuz bir karakterdir. Tüm otel çalışanları birlikte yemek yerken o, tek başına küçük odasında yer yemeğini. Gustave H.’in aslında ne kadar yalnız ve sorunlu bir karakter olduğunu, kurabildiği tek gerçek bağın kendisinden oldukça genç olan Zero Mustafa ile olmasından anlıyoruz.

Film boyunca Avrupa’nın ne kadar güzel olduğunu görürüz, ta ki savaş başlayana kadar. Tıpkı Zweig’ın Dünün Dünyası adlı eserinde olduğu gibi. Kitap Avrupa’da insanların ne kadar mutlu olduğundan bahsederek başlar ama savaş ile birlikte karanlık ve hüzün dolu bir sonla biter.  Avrupa artık eski Avrupa değildir.

Film nasıl başladıysa öyle bitiyor. Anıtın önünde genç kadının kitabı okumasıyla başlayan film, yine anıtın önünde kitabı okuyan genç kadının görüntüsüyle bitiyor ama kadının kitabı bitirdiğini görmüyoruz. Belki de öykü, hayali bir ülkede hâlâ devam ediyordur.

*YM Dergi’nin “Stefan Zweig” temalı 11. sayısında (2015) yayımlanmıştır. 

#euro2016 – ikinci maçlar ardından

  • slovaklar sürpriz yaptı. ruslara artık güle güle diyebiliriz. marek hamsik gösterdi klasını.
  • şu ana kadar dmitri payet en iyi oyunu oynayan futbolcu. fransa nispeten daha iyi top oynuyor diğer ülkelere göre.
  • ingiltere, roy hodgson ile bir bok yapamaz. harry kane büyük hayal kırıklığı. ingiltere gruptan çıktı ama bu taktik ve bu kadro seçimiyle çok fazla gidemez bence.
  • kuzey irlanda beni epey şaşırttı. ukrayna’yı 2-0 yendi. helal olsun.
  • low ve almanya forvetsiz oynamakta ısrar ederse işleri zor. gomez’i arıyor gözler sürekli.
  • favorim italya yine iyi oynadı isveç karşısında. golü geç bulsa da italya, hırsıyla çok istediğini gösteriyor bu kupayı.
  • hırvatlar 2-0’dan sonra çok şımardı. 60’ta modric’i oyundan almalar, rakitic’in artistik hareketleri falan. çek’ler acımadı, geri döndüler.
  • türkiye adına söyleyecek bir şey yok. şu ana kadar turnuvanın en alt, en kötü takımı. açıkçası başlamadan önce umutluydum ama çok büyük hayal kırıklığı milli takım. hem kötü oynuyorlar hem bize trip atıyorlar, böyle de lüksleri  var. artık umudum yok.
  • belçika, her turnuvada gizli sürpriz olarak gösterilir. çünkü çok iyi bir takım. irlanda’yı kolay yendiler.
  • turnuvanın en iyi hakemi şu ana kadar cüneyt çakır diyebiliriz. final kesin onun bence.
  • şu ana kadar oynanan maçlarda “3” gol yiyen iki takım var: türkiye, irlanda
  • ikinci maçlar ardından “0” çeken takımlar: türkiye, arnavutluk, ukrayna
  • hala gol atamamış takımlar: türkiye, arnavutluk, ukrayna, avusturya
  • gudjohnsen, rosicky ve r. carvalho‘yu hala oynuyor olarak görmek ilginç geliyor bana.
  • türkiye, ukrayna, arnavutluk, avusturya, rusya, irlanda, isveç, romanya evine döner, asıl euro 2016, 16 takımla yeni başlar tahminimce.

John Fante ve Antikahramanlık

Ne Los Angeles Anladı Beni, Ne de Sen!*

Sanatın hemen tüm dallarında antihero (antikahraman) olarak adlandırdığımız karakterler var. Bunlar kimi zaman gerçek bir kişilik, kimi zaman ise bir kurgudan ibarettir. Bu başlık, Ahmet Kaya’nın “Diyarbakır Hasreti” adlı şarkısından yola çıkılarak Arturo Bandini, Camilla, yaratıcıları John Fante’ye ve Los Angeles’a ithaf edilmiştir.

***

Aslında bakıldığında Arturo’yu sadece Los Angeles ve Camilla değil dünya anlayamamıştı. Belki de çok sonradan anlaşılmaya başlanmıştı ama zaten Arturo Bandini’nin ve yaratıcısı John Fante’nin anlaşılma gibi bir kaygısı yoktu. Antikahramanların anlaşılma, takdir edilme, geri dönüş gibi kaygıları yoktur. Onlar yapmak ister ve yapar, onlar yardım etmek ister ve yardım eder… Toplumun kahramanlık anlayışına ters bir karakterleri ve başlarına buyruk bir tarzları vardır. Dünya sorunları onları ilgilendirmez; ilgileniyor olsalar bile bu dünyayı kurtarmak için değil, kendilerini tatmin etmek veya kurtarmak içindir. Fante’nin karizmatik ve egosantrik antikahramanı Arturo Bandini de tam olarak böyle bakıyordu dünyaya.

JOHN FANTE VE ARTURO BANDINI’NİN OLUŞMA SÜRECİ

İtalyan asıllı Amerikan John Fante, 1909’da Colorado’da genelde “Wop!” diye aşağılanan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya adımını atar. Amerikalılar’ın, İtalyan asıllı Amerikanlar’ı aşağılamak için kullandığı bir kelime olan Wop; Fante’nin çocukluğunda da büyük bir yere sahip olmalı ki, yıllar sonra Wop ile ilgili bir öykü bile yazar. (Gençliğin Şarabı, Bir Wop’ın Destanı) Üniversiteye gider ama bitiremez, yarıda bırakır. Yoksulluğun ve sefaletin içinde öyküler yazmaya ve dergilere göndermeye başlar.

İlk kitabı olan Road To Los Angeles’da, Arturo Bandini karakteri ilk kez görülür. Kitap 1933’te yazılır fakat 1985’te yayımlanır, çünkü kitap o dönemde kışkırtıcı bulunmuştur. Arturo Bandini aslında Road To Los Angeles (Los Angeles Yolu) kitabında doğmuştur ama herkes onu ilk olarak Ask The Dust (Toza Sor) kitabı ile tanımıştır. Nietzsche ve Schopenhauer okumaya bayılan Arturo Bandini, markette ve sonrasında fabrikada çalışmaya başlar. Henüz derdi sadece parayladır. Aynı zamanda yazmaya çalışır Arturo Bandini. Fante’nin alter-egosu olan Arturo Bandini, Arthur Banning diye kendi alter-egosunu yaratır. Fakat egosantrik ve umursamaz bir karakter olan Bandini kendi yazdıklarını da beğenmez. En sonunda evden ayrılır ve Los Angeles’a kaçar. İyi de yapar, çünkü Bandini’nin çocukluğunu, ailesini, çocukluk aşkını anlatan Wait Until Spring Bandini (Bahara Kadar Bekle Bandini), ardından buhranlı yazarlık ve aşk dönemini anlatan Ask The Dust (Toza Sor) ve en sonunda Hollywood ve senaryo ile tanıştığı Dreams From Bunker Hill (Bunker Tepesi Düşleri) ortaya çıkacaktır.

ÇOCUKLUĞUNDAN BELLİ OLAN ANTİKAHRAMAN

John Fante’nin, annesi Mary Fante ve babası Nick Fante’ye armağan ettiği kitabı Bahara Kadar Bekle Bandini 1938’de yayımlanır. Amerika’da yaşayan İtalyan kökenli Amerikan bir ailenin, fakirlik ve sefalet içinde yaşam mücadelesini anlatan bu roman aslında John Fante’nin gerçek ailesinin yansımasıdır. Arturo’nun babası Svevo Bandini bir duvarcı ustasıdır ve kar yağdığı zamanlar işsiz kalır. Ailesinin yoksulluğundan utanan ve sıkılan Arturo Bandini, babası Svevo gibi kıştan nefret eder. Babası evi bir gün terk eder ve sürekli tespih çekip dua eden bir annesi ve kardeşleriyle birlikte baş başa kalır. Fante’ye göre fakirliğin simgesi olan makarna, Bandini ailesinin vazgeçilmez bir yemeğidir. Gençliğin Şarabı kitabında da Rahibe’yi annesi sırf ona makarna yapacak diye çağırmaktan utanan bir karakter vardır. Fakirliğinden utansa bile aşktan geri kalmaz Arturo Bandini ve sınıfındaki Rosa’ya deli gibi aşık olur, bu platonik bir aşktır ve Bandini’nin içinde günden güne büyümektedir. Annesinin cahilliğinden ve fakirliklerinden utanan Arturo Bandini, henüz küçüklüğünde egoist ve umursamaz bir tavrının olduğunu şu sözlerle gösterir:

“…Denizde kum bende para, Rosa. Babamın başına talih kuşu kondu, duymadın mı? Zengin olduk. Babamın İtalya’daki zengin amcası. Bütün mirasını bize bıraktı. Soylu bir aileden geliyoruz. Biz de bilmiyorduk, sonradan öğrendik; Abruzzi Dükü’nün ikinci dereceden kuzeniymişiz. İtalya Kralı’yla uzaktan akrabaymışız. Önemi yok ama. Ben seni hep sevdim, Rosa, asil kanı taşıyor olmam hiçbir şeyi değiştirmeyecek.”

Arturo Bandini’yi diğer kahramanlardan ayıran ve antikahraman yapan en önemli özelliklerinden birisi bu romanda ortaya çıkıyor: Tanrı’dan ve rahibelerden korksa da, toplum gibi salt onlara inanmak yerine onlara kendi dünyasında savaş açmayı yeğliyor. Zaman zaman kilise, rahibeler ve Tanrı ile dalga geçmektedir, bu da onun toplum ve ahlak kurallarını çok ciddiye almadığını, kendine has mizahi üslubuyla eleştirdiğini gösteriyor.

ARTURO BANDINI’NİN LOS ANGELES’I VE CAMILLA’SI: TOZA SOR

1939’da yayımlanan Ask The Dust (Toza Sor), bize Arturo Bandini’nin kim olduğunu, yazarlık serüvenini ve hüzünlü aşk hayatını tam anlamıyla anlatan bir romandır. Arturo Bandini’nin antikahraman olduğunu belirten bir cümleyle başlar roman:

“Bir gece Bunker Hill’deki otel odamın yatağında oturuyordum, Los Angeles’ın tam ortasında. Hayatımın önemli gecelerinden biriydi çünkü otelle ilgili bir karar vermek zorundaydım. Ya öde, ya da çık: ev sahibemin kapının altından attığı notta böyle yazıyordu. Hassasiyet gerektiren önemli bir sorunla karşı karşıyaydım. Sorunu ışıkları söndürüp yatağa girerek hallettim.”

Böylesine önemli bir sorunla –dışarıda kalması söz konusu- karşı karşıya kalan normal bir insan, sorunu ışıkları söndürüp uyuyarak halletmez ve bu sorumluluğunun farkında olduğunu gösteren hareketler sergiler. Ama konu Arturo Bandini olunca umursamaz bir tavır görülüyor. Aslında yapacak pek bir şeyi de yoktur. Çünkü parası bitmiştir, yazdığı yazıların yayımlanmasını ve para almasını beklemektedir. Günlük yemek ihtiyacını aldığı portakallarla gideren Bandini, terk ettiği annesinden istediği paralarla idare eder. Uğruna ailesini terk ettiği yazarlığı için Los Angeles’tan şu sözlerle yardım ister:

“Los Angeles, bir parçanı ver bana! Los Angeles, sokaklarını aşındıran ayaklarımla nasıl geldiysem sana, sen de öyle gel bana, öyle sevdim ki seni güzel kent, hüzünlü kum çiçeği, güzel kent.”

Yine Los Angeles sokaklarında dolaşmaya çıkmıştır, çıkmalıdır; çünkü Arturo Bandini yaşayarak yazma taraftarıdır ve deneyimlerini öyküleştirir. Bir kiliseye girer ve çocukluğunda bahsettiğim din savaşını burada apaçık ortaya koyar. Tanrı ile sözleşme yapar:

Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche’yi okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim. Ve lütfen tanrım, bir ricam daha olacak: annemi mutlu kıl. İhtiyar o kadar önemli değil, onun şarabı var ve sıhhati yerinde, ama annem her şeye kaygılanır. Amin.”

Antikahramanımız Bandini’nin Tanrı’yla “benden büyük bir yazar yarat, kiliseye döneyim” diye anlaşma yapması, çocukluğunda okuduğu Nietzsche’nin etkisinden hala kurtulamadığını gösterir. Nietzsche’yi de yaşayış olarak ele aldığımız zaman bir antikahramanın taşıdığı özellikleri taşır, belki de Bandini’nin antikahraman olmasındaki en büyük sebeplerden biri de Nietzsche okumasıydı.

Bir gün kahve içmek için gittiği bir mekanda hayatını alt üst edecek kadın ile tanışır: Camilla Lopez. İkisi de o çağın göçmenlerinden olduğu için birbirlerini Meksikalı ve İtalyan diye aşağılar. Antikahramanımız Bandini’nin egosantrik halleri Camilla’ya deli gibi aşık olmasına rağmen devam eder ve onu garson olduğu için sürekli aşağılar. Öyle ki kendisini büyük bir yazar olarak gören Bandini, Camilla’ya hediye ettiği dergiye şu sözleri yazmaktan geri kalmaz:

“Sevgili Pejmürde Çarıklar, farkında olmayabilirsin, ama dün gece bu öykünün yazarına hakaret ettin. Okuman yazman var mı? Varsa, on beş dakika zaman ayırıp bu başyapıtı oku. Ve bir dahaki sefere dikkatli ol. Bu çöplüğe gelen herkes serseri olmayabilir.”

Arturo Bandini, Camilla’ya deli gibi aşık olmuştur ama Camilla başka bir adamı (Sammy) sevmektedir. Bandini’nin kaderi ve karakterinin temeli budur: Kaybetmek ve asla bunu belli etmemek.

HOLLYWOOD’A SENARYO YAZAN BANDINI: BUNKER TEPESİ DÜŞLERİ

Fante, ömrünün son yıllarında şeker hastalığı yüzünden gözlerini kaybeder ve Bandini karakterinin son romanı olan Bunker Tepesi Düşleri’ni karısına dikte ettirerek yazdırır. Kitap 1982’de yayımlanır ve bir sene sonra da John Fante, geride Arturo Bandini gibi bir antikahramanı bırakarak hayata veda eder.

Arturo Bandini bu son romanda Hollywood’a senaryolar yazarak iyi para kazanmaya başlamıştır ama senaryo yazmayı hiçbir zaman sevmemiş ve kendisini buna ait hissetmemiştir. Sırf bu yüzden kendisiyle olan savaşları bitmez ve Los Angeles hala onu anlayamamıştır. Los Angeles’ın anlayamamasına ek olarak kadınlar da onu anlayamamıştır ve hala düzgün bir ilişkisi olmamıştır. O her şeye rağmen Camilla’yı da Los Angeles’ı da çok sevmiştir. Bandini, daha önce ateistlik ile dindar olmak, Camilla’yı sevmek ile gururlu davranmak ikilemlerini yaşadığı gibi şimdi de senaryo yazmak ile para kazanmak arasında kalmıştır. Bandini’yi  -sürekli “kumdan kent” diye tanımladığı- Los Angeles’ın, Camilla’nın ve insanların anlayamamasının sebebi bu kitapta belli oluyor: Bandini de kendini anlayamamıştı; ne istediğini hiçbir zaman tam anlamıyla bilemedi, kendini bu dünyaya ait hissetmedi. O sadece yaşamak istedi ve yaşadı. Deneyim kazanmak istedi ve Los Angeles sokaklarına çıktı. Aşık olmak istedi ve oldu; acı çekmesi gerekti, çekti.

Fante’yi tanrısı olarak gören, bizi Fante ile tanıştıran ve romanlarında kendisinin Arturo Bandini olduğunu haykıran Charles Bukowski’nin sözüyle noktalayalım:

“…O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım…”

*Bu başlıkla YM Dergi’nin 8. sayısında (Haziran 2014) yayımlanmıştır.

Rüya Şekillendirme Merkezi*

Umarım kaldırdığımız bu kadeh son kadehtir. Hayır, ben içmesine içerim de… Rakı, ilk defa içen adamı fena çarpar. Bunlar böyle bir şeyin farkında değil, söylüyorum da anlamıyorlar. Buna aslan sütü derler, sizin o arpa suyunuza benzemez adamım, anladınız mı? İçtikçe daha çok açılıyor çenem:

“Ya Buk, böyle işte. Sen o kadar içeceksin, o kadar yer göreceksin, girmediğin ortam olmayacak ama fasıl yapmadan öleceksin. Akıl alır şey değil.”

Bukowski, bu kadar samimiyeti kaldırabilen bir adam değildi. Bana omuz silkip mekanın diğer tarafına çevirdi başını. Zaten bu rakı sadece beni mi konuşturuyor, anlamadım gitti. Geldiğimizden beri ağzını bıçak açmadı Bukowski’nin. Elbette rakının ve yanındaki mezelerin tadına varıyordu ama bir iki kelam etmek bu kadar zor olmamalı. Yazar kompleksi işte, ne yapalım…

“Ya sen Fante, sen nasıl buldun burayı? Bu arada Arturo hakkında şunu söylemem lazım; büyük bir aşkla istedi Camilla’yı ama bir şeyi unuttu sevgili Fante, bir şeyi unuttu!”

Kadeh tokuşturmalarının arasında bir ses daha yükseliyordu: Zeki Müren, Gözlerin Doğuyor Gecelerime.

“Bu sesi duyuyor musun sevgili Fante? Yalnız şunu fark ettim, Bukowski ile konuşurken Buk diyebilecek kadar samimi olurken, nedense sana karşı büyük bir saygı ile yaklaşıyorum sevgili Fante… Neyse, neyse, çok uzatmayayım. Arturo Bandini’nin unuttuğu tek şey: Zeki Müren. Sen o kadar büyük bir aşk yaşa ama Zeki Müren dinleyemeden git bu hayattan. Zeki Müren dinlemeden ölmüş insana gerçekten çok acıyorum sevgili Fante. Ruhu da rahat etmiyordur o kişinin. Poe’nun yerinde olsam son sözümün “Tanrım bu zavallı ruhuma yardım et!” yerine “Tanrım, bu zavallı ruhuma Zeki Müren dinlet!” olmasını isterdim. ”

Ne Fante konuşuyordu, ne de Bukowski… İkisi de masanın ağırlığıyla müsemma bir şekilde rakısını yudumluyor, mezesini yiyordu. Fante, haydariyi çok sevmişti, Bukowski, acılı ezmeyi… Garip adamlardı ikisi de… Fante, bacak bacak üstüne atmış sürekli düşünüyordu. Asil bir duruşu vardı Fante’nin. Bukowski öyle değildi, daha bizdendi, daha salaş ve daha paspal… Fante, sürekli uzaklara dalıyordu, Rosa’yı düşünüyordu, Camilla’yı düşünüyordu, çocukluğunu düşünüyordu. En önemlisi de Arturo’yu düşünüyordu. Camilla’nıngözleri doğuyordu gecelerine, biz ise Buk ile kadehleri tokuşturuyorduk.

Rakımız bitmişti ama söylemek istemiyordum, hem artık içmek istemiyordum hem de içeceksek Bukowski veya Fante’nin garsona hitap şeklini öğrenmem için onların söylemesini istiyordum. Şu masada ikisini de tanıdığım kadarıyla Fante, “evladım bak buraya” diye çağırırdı. Buk ise “Ulan yavşaklar, boşları takip etsenize!” diye serzenişte bulunurdu. Ama yok, konuşmuyorlar… Belki de Türkiye’ye gelirken hayal ettikleri ortam bu değildi, yüksek ökçeli, kalın butlu kadınlar beklerken benim gibi çok konuşan bir sapla oturmuş rakı içiyorlar, Zeki Müren dinliyorlardı. Onları da anlamak lazımdı tabii…

“Fante, sana çok önemli bir sırrımı açıklay…” demeye kalmadan birden şarkı değişti: Black Strobe, I’m a Man

Ne olduğunu anlayamadan etrafıma bakınıyor, Bukowski ve Fante’den bir açıklama beklercesine çaresizce kucağıma oturan lateks elbise giymiş kadının öpücüklerine maruz kalıyordum. Ortam değişmiş, Bukowski ve Fante simsiyah giyinmiş ve siyah bir gözlük takmışlardı. Arkamdan beni izliyorlardı. Bir anda her şey nasıl oldu da değişmişti? Aklımı kaçırmak üzereydim, bağırmak istiyordum. “NE OLUYOOOOOOOO LAAAAAAAN?” diye bağırırken kapı açıldı, içeri üç tane ellerinde uzun namlulu silah olan adam girdi. Yavaş yavaş bize doğru yürüdüler, arkamı dönüp Bukowski ile Fante’ye yardım etmeleri için ağlar bir şekilde baktım. İkisi de gülümseyerek adamlara vur emrini verdi. Ben artık kelime-i şehadet getirmeye başlamıştım bile, hem de rakı masasında. Uzun namlulu silah ile adam bana doğru yaklaştı, kucağımdaki kadını bir tekmeyle yere attı.

Şimdi, canıma okuyacaklardı. Bana doğru yaklaştı ve kulağıma eğilip fısıldadı:

“Fazla akbiliniz var mı?”

***

Kötü bir rüya görüyorsanız, uyandığınızda şükredersiniz. Fakat şu an tam tersi olmuştu ve gecenin köründe telefonumu ısrarla arayan kimdi diye sorguluyordum. İstemeye istemeye kalkıp telefonu açtım, karşımda zarif bir sese sahip kadın konuşuyordu:

“İyi geceler Zihni İnsanoğlu, ben DreamHouse R.Ş.M’den arıyorum. İsmim Meltem.”

“Pardon, anlayamadım… Nereden arıyorsunuz Meltem Hanım?”

“DreamHouse R.Ş.M efendim. Rüya Şekillendirme Merkezi.”

“Hiçbir şey anlamıyorum. Buyurun, gecenin bu saatinde ne istediniz benden?”

Gülümsedi: “Efendim, bizim işimiz geceleri oluyor genelde. Size kampanyalarımızdan bahsetmek istiyoruz ama öncelikle bu ayki rüya kotanızın dolduğunu belirtmek isterim. Görmek istediğiniz rüyanın sonunu getiremediğiniz için hemen ardına günlük hayatta duyduğunuz en sık cümlelerden oluşan bir rüya atıyoruz. Böylelikle gün içinde yaşadığınız banal ve monoton hayatı rüyanızda da yaşatıyoruz. Elbette bundan kurtulmanın yolları var.”

“Şimdi anlamaya başlıyorum. Bir nevi rüya pazarlıyorsunuz?”

“Biz adına öyle demekten pek hoşlanmıyoruz. Rüyalarınızı şekillendiriyoruz. Biz olmazsak da rüya görebilirsiniz ama eğer adına rüya diyebilirseniz tabii.”

“Peki, benim rüyama nasıl ulaşıp müdahale ettiniz?”

“Zihni Bey, şu an için rekabete hazır olduğumuzu düşünmüyoruz.”

“Anladım, anladım, meslek sırrı tabii!”

“Aynen öyle. Size hemen kampanyalardan bahsetmek istiyorum. Normal Paket adlı kampanyamızda günlük hayatınızdan farklı ama bir o kadar da aynı rüyalar görüyorsunuz, aylık ücreti ise 390 TL. Süper Paket adlı kampanyamızda ise bir ay boyunca her gece istediğiniz ünlü ile birlikte erotik rüyalar görüyorsunuz, bunun aylık ücreti ise 780 TL! Ve geldik en son pakete… DreamHouse Özel Paket! Bu pakette bir ay boyunca nasıl rüyalar görmek istediğinizi siz anlatıyorsunuz, bizim eşsiz tasarımcılarımız ise tasarlıyor ve bir ay boyunca görmek istediğiniz rüyayı yansıtıyoruz. Bunu kullanan 1764 tane müşterimiz var ve hepsi gece olsa da uyuyup rüya görsek diye andaval gibi geziniyor gündüzleri.”

“Böyle saçma bir şey olamaz! Siz kimi kandırıyorsunuz yahu? Rüyamıza kadar müdahale etmek de ne demek? Özel yaşamın gizliliği diye bir şey var. Hadi diyelim bir zamanlar vardı. Yani tamam, öyle bir şey yok artık. Ama rüyaya kadar kota koymak da ne demektir? Üstelik bizlere bir açıklama yapılmadan, fikrimiz alınmadan? İstediğim bir rüyayı görmemi sağlayacağınızı iddia etmeniz bile saçma! Bari rüyamızda bizi rahat bırakın ya!”

Meltem Hanım, yanında bulunan diğer arkadaşına “Kaçak rüya şekillendirenin cezasının hapis cezası olduğunu söyle!” dedikten sonra bana da epey iddialı bir cümle söyledi: “Pardon efendim… Eğer istediğiniz rüyayı görmezseniz paranız iade!”

“Yok artık! Ne kadar peki, bu özel paket?”

“1400 TL! Kredi kartına 9 taksit yapabiliyoruz.”

“Tamam, istediğim rüyayı bir ay boyunca görebileceğim değil mi?”

Tekrar gülümsedi Meltem Hanım: “Evet, dilerseniz tekrar uykuya dalmanızı istiyorum ve az önce yarıda kestiğimiz rüyanıza devam etmenizi sağlayacağım. Bunun için bir ücret alınmayacak, firmamızdan size özel bir hediye olarak düşünebilirsiniz. Bize bu numaradan ulaşabilirsiniz. İyi uykular Sayın İnsanoğlu!”

* Bu öykü “İyi Uykular” adıyla Yitik Alfabe dergisinde yayımlanmıştır.

#euro2016 – ilk maçlar ardından

an itibariyle ilk maçları geride bıraktık. hemen hemen (iki maçın sadece bir kısmını izleyebildim) tüm maçları izleme fırsatım oldu. aklımda kalanlar nelermiş bakalım:

grup a

  • nedense fransa’da herkes büyük bir ışık görüyor, bunda ev sahibi olmasının da etkisi olabilir ama ben birkaç oyuncu dışında fransa’yı da zımba gibi göremedim. yine de iyi maç çıkardılar. payet, turnuvanın yıldızlarından biri olabilir. romanya yenilmesine rağmen fena top oynamadı. iyi savunma yapmayı biliyor. ersin düzen, iyi bir sunucu ama çok kötü spiker. çok sıkıcı anlatıyor. etrafımdan da hep aynı şeyleri duydum.
  • bazı spor yazarları arnavutluk’tan sürpriz bekliyor ama ben oyunlarında bir ışık göremedim. isviçre’nin beceriksizliği olmasa o maç 1-0 bitmezdi. lorik cana hâlâ aynı kasap. cemaili baktığında hiç de kötü top oynamıyor, neden gs’de olmadı anlamıyorum. hala bu gruptan fransa ve isviçre’nin çıkacağını düşünüyorum. romanya da zorlayacaktır.

grup b

  • galler – slovakya maçı ilk maçların (3 gol olmasına rağmen) en sıkıcı maçlarından biriydi. slovakya’da bir numara göremedim. ilk maçların (türkiye ve k. irlanda ile birlikte) en kötülerinden slovakya. gareth bale‘in golü güzeldi. ronaldo taklidi yapmasına gerek yok bence.
  • ingiltere-rusya maçı, çok zevkli bir maçtı. ingilizler’in iyi top oynadığı, ruslar’ın ise iyi savunma yaptığı maçta beraberlik bence çok olasıydı. ha bana kalırsa, bu ingiltere de favoriler arasında gösteriliyor ama pek ışık verdiği söylenemez. roy hodgson doğru tercih değil. ingiltere, tottenham’ın genişletilmiş hâli gibi. drinkwater’ın olmaması, sadece üç maç yapan wilshere’ın oyuna alınması, vardy’nin yedek beklemesi (kane 90 dakika yokları oynadı) garip tercihler. rooney kaptan olabilir ama ben kane’i oraya çekip vardy’i ileri koyardım. vardy’nin sürpriz koşularını herkes bilir, arkaya atılan toplarla çok güzel işler yapardı. harry kane’in de çok yararlı bir şekilde forvet arkası oynamışlığı var.

grup c

  • kuzey irlanda turnuvanın en güçsüz takımlarından biri görüntüsü çizdi. polonya, lewandowski, milik, kaputzska (yemek olan değil) gibi adamlarla iyi işler yapacak gibi. lewandowski, turnuvanın en iyi santraforu diyebilir miyiz? ilk 3’ünden biri diyebiliriz.
  • almanya-ukrayna maçı da zevkli bir maçtı. ukrayna; bence çok sağlam top oynadılar. almanya karşısında iyi direndiler, çok da pozisyona girdiler. yani berabere bitse, kimse nasıl olur bu demezdi. ukrayna’nın onda biri kadar direnç gösterebilseydik, yenilmemiz kimseye koymazdı. almanya, gomez’siz eksik gibi. yine favorilerden ama sanki son dünya kupası’ndaki almanya yok gibi. ilk maç diye de olabilir.  low‘un ilginç koklama totemi de var sanırım, sürekli yapıyor.

grup d

  • türkiye maçı için uzun bir yazı yazdım.
  • ispanya’nın korkulacak bir tarafı yok. türkiye-hollanda maçını hatırlayın. o maçtaki gibi bir türkiye, bu ispanya’dan 1 puan da alır, hatta yenebilir de. gol atmakta zorlanıyorlar. çek cumhuriyeti‘ne dair bir şey göremedim.

grup e

  • irlanda – isveç maçına dair tek şey, zlatan’ı her daim izlemek çok güzel.
  • ilk maçların en en en güzeli: belçika – italya. acayip keyifli bir maç. eski gücüne kavuşmuş bir italya. prandelli’nin oynattığı italya’yı hatırlayın, bir de bu maçtaki italya… hakikaten dağlar kadar fark var. bayıldım ben italya’ya. belçika gibi yıldızlardan oluşan bir ülkeyi, iyi bir takımı yenmek kolay değil. italya 2 – 0 kazandı. lukaku, net goller kaçırdı. italya’nın mavi forması daha güzeldi bence. acaba pirlo’yu da bir görseydik kadroda, ne güzel olurdu dedik. çünkü o başbakanların hası.

grup f

  • avusturya ve macaristan ayrıldıktan bu yana, neyse neyse. bu şakayı çok yaptılar. avusturya biraz tutuk başladı turnuvaya. macarlar’a dikkat etmek lazım. beni şaşırttılar.
  • portekiz de favori gösteriliyor ilginç bir şekilde. ben yine şans vermiyorum portekiz’e. baş belası izlanda, baş belası olmaya devam ediyor. inanmışlar harbiden.

ilk maçların en kötüleri: türkiye, slovakya, kuzey irlanda
ilk maçların en iyileri: italya, hırvatistan, fransa
ilk maçlarda dikkat çekenler: payet, milik, mustafi, dier, modric
ilk maçlarda hayal kırıklıkları: arda, çalhanoğlu, caner, mandzukic, kane

#euro2016 – ilk maçımızın ardından

bu maçın özeti: keşke türk futbolcular reklamlarda oynadıkları kadar iyi top oynasalar. hırvatlar’ın iyi oynayacağını herkes biliyordu ama bu kadar kötü bir milli takım beklemiyorduk.

  • çıkan ilk 11’de cenk tosun dışında bir sürpriz yoktu. cenk de burak da şu anki performanslarıyla epey yetersiz bir görüntü çiziyorlar ama benim tercihim burak yılmaz olurdu. burak ne kadar kötü de olsa o gün bir şekilde golünü atıyor. cenk ve burak, bambaşka özelliklere sahip iki ayrı santrafor ama bu tarz turnuvalarda burak yılmaz’ın tecrübesi daha fazla. nedir? burak yılmaz, türkiye’de hiçbir zaman sevilmedi. bu onun kaderi.
  • volkan babacan’dan başlayalım. formsuzdu oldukça. ortalarda topa çıkmakta epey tedirgindi. çıkması gereken birkaç ortada iyice kaleye gömüldü hatta bir kafa vuruşu direkten dışarı çıktı hırvatların. yediği golde modric çok iyi vuruş yaptı, görüş alanı da kapalıydı ama elemelerdeki volkan babacan o golü yemezdi. en azından dokunurdu topa. ilk maçın azizliği diyelim.
  • balta-topal tandemi baktığında kağıt üzerinde -stoper olmamalarına rağmen- iyi görünüyor. maçın başlarında, hatta ilk yarıda hemen hemen pozisyon vermediler. hakan balta gerçek bir profesyonel, mehmet topal elinden geleni yapıyor. şu da bir gerçek mandzukic epey formsuz ve zorlamadı pek.
  • caner erkin neredeyse en kötü oyununu oynadı. vitor pereira sağ olsun, caner’in oyununda ve formunda epey gerileme var. neredeyse hiç çıkmadı o kanattan. srna istediğini yaptı ve o kadar rahat gidip geldi ki, en kolay maçıdır srna’nın herhalde. bunda arda turan’ın da yürümesinin etkisi de var. ne caner’e yardım etti ne de ofansif anlamda katkısı vardı, ona ayrıca geleceğiz. caner, şu kadronun en önemli futbolcularından biri. acilen formunu yakalaması lazım. onun kesmelerinden çok gol atabiliriz. maçın hayal kırıklıklarından birisi.
  • gökhan gönül’ü beğendim. sağ kanatta iyi işler yaptı. elemelerdeki formsuzluğu gitmişti, eski gökhan’a yakın bir oyun oynadı. vasat olan takımın içinde vasatın üstünde bir oyun sergiledi. sonuç olarak o da pek çıkamadı ileri. bunlar hücumu seven bekler, hücum varsa gökhan ve caner var, hücum yoksa ikisi de yok demektir.
  • selçuk inan asla topu bir kere durdurmadan pas atmaz. yaşı ilerledikçe beli de ağırlaştı. çok yavaş oynuyor ama hala takımın en kaliteli ayaklarından biri. o da bu maçın hayal kırıklıklarından. ozan tufan ve oğuzhan da aynı şekilde büyük hayal kırıklığı. ikisinde de böylesine büyük bir turnuvada ilk kez oynamanın heyecanı vardı. oğuzhan kayıptı, ozan mücadeleci ama bir yıl boyunca düzenli forma giymemesinin sıkıntısını yaşıyor. ozan’ı biraz daha sert oynatarak ondan “melo” yaratabiliriz. her takıma sert giren bir futbolcu şart. rakip takımın 10 numarasını biraz tedirgin etmek gerekir. futbolun kanunudur bu. bunu lorik cana sıklıkla yapar ama o da biraz abartır, kırmızı kart görmeden edemez. (beşiktaş’ta veli sakatlanmadan önce hemen hemen böyle oyun oynardı.)
  • hakan çalhanoğlu. büyük hayal kırıklığı. acayip heyecanlı. top ayağına gelince ne yapacağını bilmeyen bir futbolcu profili çiziyor. belki de biz ondan çok şey bekliyoruz diye bize böyle geliyor ama gerçek çalhanoğlu bu değil kesinlikle. normalde çok kolay yapabileceği şeyleri de yapamadı. belki iyi bir volkan şen onun yerine ilk 11’de başlayabilir. uyanması lazım hakan’ın. bu büyük bir fırsat. kendini göstermesi lazım. turnuvalardan daha iyi bir pazar yok. her şutu, her golü, her asisti onun için değer demek. gerçekten çalhanoğlu’nu izlerken tek hissettiğim şey, uyuduğuydu. lütfen uyan, o sağlam şutlarından çıkar, gol olmasa da olur.
  • arda turan ise bu maçın en büyük hayal kırıklığı. kaptanımız, yıldızımız dedik, bağrımıza bastık ama o sahada yürümeyi tercih etti. tamam 6 ay boyunca top oynamamak çok kötü, bir futbolcuyu da çok kötü şekilde etkiler ama top ayağına gelince de ölü gibiydi. o kadar yürüyordu ki, yani o kadar bariz şekilde belli etti ki bunu, onu çok seven terim bile 60 civarında oyundan aldı. bas bas bağırıyordu beni oyundan çıkarın diye. iyi konuşuyorsun programlarda, güzel bir kariyerin var, iyi ekonomik girişimlerde bulunuyorsun, reklamlarda çok profesyonelce oynuyorsun eyvallah… lakin bir yıldızın bahanesi olmaz. ne olursa olsun bu takımı taşıman gerekiyor. ben bu kadar isteksiz bir arda görmek, izlemek istemiyorum.

hırvat maçı sonuç olarak hepimiz için hayal kırıklığı oldu. ben galibiyet beklemiyordum, etrafımdakilere de hep söyledim ama en azından bir beraberlik alabilirdik. bu oyunla 3 yemediğimize şükredelim -ki atmaları işten bile değildi. luka modric, büyük oyuncu. topu her ayağına aldığında klasını hissediyorsun. onu izlemesi zevk veriyor. gerçekten çok iyi bir takıma sahibiz. tek yapmamız gereken; uyanmak. uyanmak ve kendine gelmek. maçı izleyenler hırvatlar’ın maçı ne kadar çok istediğini anlamıştır, işte biz de bunu milli takımda hissetmek, görmek istiyoruz. yürüyen milli takım değil, yenilse bile 90 dakika savaşan takım görmek istiyoruz. zor değil, yapabiliriz. nedense içimden bir his hala 4 puan alabileceğimizi söylüyor.

#euro2016 – gruplar (üründülobia)

merhabalar. malumunuz yine bir turnuva ile heyecanlı bir yaz geçireceğiz. bundan iki yıl önce de dünya kupası yazıları ile günümüzü gün etmiş, eğlenmiştik. o zaman söylediğim gibi; teknik ve taktik açıdan inceleme değil de, daha çok kahvehane ağzıyla yazıp değerlendiriyorum. (teknik ve taktik açıdan inceleyen birçok spor blogu vardı, şimdi hepsi twitter fenomeni olmuş, blog nedir unutmuşlar, çünkü anlık fav ve rt daha tatmin edicidir). ve bir başka olay ise ömer üründül tehlikesi. üründülobia adını verdiğim fobi hemen hepimizde oluştu. bu fobi, stockholm sendromuna benzer biraz. bu adam katilindir ama onu dinlemeden edemezsin. sonuçta maçta gol olmazsa golsüz biter. neyse. öyleyse 10 haziran’da başlayacak ve bir ay sürecek olan euro 2016’nın grup aşamasını inceleyelim.

a grubu
fransa
romanya
arnavutluk
isviçre

iki yıl öncesini hatırlayan var mı? aşırı fransız düşmanlığı vardı yazılarımın temasında. fransa milli takımını sevmiyorum, sevemiyorum. açıkçası bu turnuvada çok sinir olacağım bence, çünkü ev sahibi ülkeye yapılan kıyağı sokak röportajında “paralel yapı yaptı heaa” diyen arkadaş bile biliyordur. bu gruptan fransa ile isviçre çıkar diye düşünmekteyim ama arnavutluk da sürpriz yapabilir bu turnuvada. yeteneksiz benzema’yı izlemeye katlanacağız yine. isviçre ise son dünya kupası’nda ümit veren bir futbol oynamıştı. dzemaili yenge de tribünde yerini alırsa ve trt bol bol gösterirse müteşekkir oluruz. romanya denince aklıma gheorghe hagi ve lucescu geliyor. bu kadar. tahminim: fransa, isviçre


b grubu
ingiltere
rusya
slovakya
galler

bu gruptan ingiltere çıkacaktır ama ikinci takımın kim olacağı belli olmaz. ingiltere’de de aslında pek bir cacık yok ama grubu zayıf bence. rusya bir adım daha yakın gruptan çıkmaya. cs go competitive oynamaya başladığımdan beri ruslara olan sevgimi kaybetsem de (bkz. cs go’daki ruslar ve türkler) tarkovski ve dostoyevski gibi adamlardan dolayı hala saygım var. 100 milyonluk bale’in olduğu galler’in de şansı var grupta. jamie vardy ve harry kane isimlerini izlemek enfes olacaktır. ingiltere maçları kaçmaz hocam. o değil de jimmy floyd hasselbaink (okuması çok zevkli) acaba nabıyo şimdi? tahminim: ingiltere, rusya


c grubu
almanya
ukrayna
polonya
kuzey irlanda

almanya’nın olduğu grup diğer takımlar için ölüm grubudur her daim. almanya bu turnuvanın da en büyük favorilerinden biri ama bu sefer sanki sürpriz bir şekilde yarı finalde elenecekler. bu grupta da ikinci olarak çıkacak takım kesin değil. bence polonya çıkacaktır. hayır hayır, lewandowski hatrına söylemiyorum bunu, en yakın onları görüyorum ikinciliğe. ukrayna, shevchenko’dan sonra bir daha toparlanamadı… tahminim: almanya, polonya


d grubu
ispanya
hırvatistan
çek cum.
türkiye

ve bizim grup! hızlıca diğer ülkeleri yazalım. ispanya, son yıllarda düşüş içerisinde. dünya kupası’nda büyük hezimetle ayrıldılar. bence büyütülecek bir tarafları yok. sadece akıllıca ve sakin oynamak gerekir karşılarında. hırvatistan ve çek cumhuriyeti maçlarını herhalde unutan yoktur. bu iki ülke yine burada karşımızdalar. bizi çok iyi tanırlar, çok iyi. çekler neyse de hırvatistan’a dikkat etmek gerekir. ve türkiye! bu sefer bu milli takıma çok güveniyorum nedense. bir sürpriz yapıp yarı final bile oynayabilirler. türk futbolculara tek tek baktığımızda gerçekten hepsi de çok kaliteli futbolcu. eğer takım halinde oynamayı başarabilirsek bizim için her şey kolay olur. ispanya’dan 1 puan, çeklerden 3 puan, en kötü hırvatistan’dan da 1 puan alırsak ikinci olarak çıkarız. amma velakin 7 puan alıp babalar gibi çıksak daha iyi olur. en iyi 3. olarak gitmeyiz umarım yine. zira heyecandan ölebiliyor insanlar. tahminim: ispanya, türkiye

bizim milli takıma dair ayrı bir paragraf: ne cenk ne burak ikisi de yeterli kalitede değil bana kalırsa. benim tercihim yine de cenk’ten yana olur. ya da burak 60 dk, cenk 30 dk. gol yollarında sıkıntı çeker miyiz bilemiyorum, hakan çalhanoğlu ve arda turan bu konuda epey becerikli. mehmet topal, defans önü oynamalı. stoperde hakan-serdar tandemi gayet iyiydi elemelerde. selçuk inan çok kaliteli, bir serbest vuruşla sizi turnuvaya götürebilir ama çok çok ağır. hayırlısı diyelim.


e grubu
italya
belçika
irlanda cum.
isveç

ah italya, can italya. dünya kupası yazılarından da bileceğiniz gibi turnuvalarda favori takımım italya. bence bu çok değişik bir his. italya ile türkiye maç yapınca italyanlardan nefret ediyorum. ağızlarını yüzlerini dağıtasım geliyor. ama italya, başka bir ülkeyle oynayınca italya’nın rakibine aynı hisleri hissetmiyorum. incelenmesi gereken sosyolojik bir vaka. belçika da son yıllarda çok iyi top oynuyor. dünya kupası’nda da genç kadrosuyla ses getirmişti epey. isveç ve irlanda da iyi top oynuyor. bana kalırsa ölüm grubu bu grup. dört takım da sağlam. dört takımda da belli yıldızlar var. çekişmeli bir grup olacağı kesin. tahminim: italya, belçika

 


f grubu
portekiz
izlanda
avusturya
macaristan

sürprizlerin takımı izlanda ile başlamak istiyorum. izlanda bu gruptan paşalar gibi çıkar. zaten avusturya-macaristan imparatorluğu ayrılalı çok oldu, ehe ehe. izlanda, grup aşamalarının en iyi top oynayan takımlarından biriydi. portekiz’in sağı solu belli olmaz asla. grubu geçseler bile çok ilerleyemezler. çok dengesiz bir ülke. yine de bu grupta imparatorluk düşer, portekiz ve izlanda çıkar. tahminim: portekiz, izlanda

o zaman grup maçlarından sonra görüşmek üzere. giddyup!

Duygusuzlar Şehrinde “Sorun Yaratan Adam”

“40 yaşındaki Andreas, kendini garip bir şehirde bulur. Oranın neresi olduğu veya nasıl geldiği hakkında en ufak bir fikri yoktur. Bir işi, evi ve karısı vardır. Bir şeylerin yanlış gittiğinin farkına varan Andreas, şehirden kaçmaya çalışır fakat herhangi bir çıkış yolu yoktur. Hugo isminde bir adamla tanışınca onun kaçmasına yardım edebileceğini düşünür. Öteki dünyaya kaçmak için ufak da olsa bir ışık doğunca, Andreas bu şansını sonuna kadar kullanmaya karar verir. İlk gösterimi Cannes Film Festivali’nde yapılan Sorun Yaratan Adam, son dönemde Norveç’ten çıkan en ilginç yapımlardan biri.”

– Film tanıtımından

Birden kendinizi bir otobüste buluyorsunuz. Bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Ama bilinmeyen bir yolculuk. Bilinmeze doğru giden bir otobüs. Sizi ıssız bir durakta -son durakta- indiriyor. Hiç bilmediğiniz bu yerde sizi bir adam karşılıyor ve “duygusuzlar şehri”ne götürüyor. Gariptir ki, işiniz hazır, eşiniz hazır, eviniz hazır. Modern dekorasyon ve mobilyalarla süslenmiş geniş bir ev. Her gece duygusuzca gerçekleştirilen ve monotonlaşan seks hayatı. Herhangi bir duygu paylaşımı yok. Ikea kataloglarına birlikte bakıp evi dizayn etme dışında edilen bir muhabbet yok.

İş hayatı da öyle. İş arkadaşlarıyla herhangi bir duygu alışverişi yok. Aralarında bir dostluk, bir ahbaplık yok. Parmağınız kopsa dahi mesafeli ve samimiyetsiz bir yaklaşım var. Etrafta kan görülse dahi umursamazlık. Çünkü şehir hayatı bunu bize dayatır. Tüm bunlar normalde kara mizah yapılan bir filmde görülür ama yaşadığımız hayatların artık kara mizahtan bir farkı yok. İskandinav yönetmen Jens Lien, bunu çok iyi kurgulanmış bir senaryo ile izleyiciye aktarıyor. Başta ne olduğunu anlayamıyoruz. Çünkü gerçekte de böyledir. Başta ne olduğunu anlayamayız. Sürece dahil oluruz. Süreçle birlikte topluma dahil oluruz ve eleştirdiğimiz, kınadığımız tiplerin arasında tıpkı onlar gibi birer duygusuz insan oluruz. Tabii, genelde bundan memnun olanların sayısı fazla. Ama bazen Andreas gibi “sorun yaratan” insanlar ortaya çıkıyor ve ev yapımı kekin kokusunu alıyor. Alıyor ama ona ulaşmak o kadar kolay değil. Ulaşılsa bile yasak! Aşk acısı da yasak! Eğer artık böyle bir hayatta aşk acısı çekiyorsanız hayat sizi öldürmez, süründürür. Bunu da o kadar şahane bir sahneyle anlatıyor ki Jens Lien, insan hayran kalıyor.

1781Böylesine her açıdan muhteşem olan bir filmin hiç duyulmaması da garip. Fellini’nin “Seyirci, filme hangi karanlıkta girmişse aynı karanlıkta çıkıp gider. Bu filmlere giden insanlar rahatsız olmak istemezler; sorumluluk istemezler; uykuda kalmak isterler.” sözünü hatırlatıyor bana. Kesinlikle son zamanların izlenmesi gereken filmlerinden biri Den Brysomme Mannen.

Den Brysomme Mannen,
Jens Lien,
2006, Norveç